Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Bilinmeyen İtalyanlar: SARDUNYALILAR

yazar

Yayınlayan

on

“Sardunyalıyım!”
İlk tanıştığımızda eşim böyle demişti bana. Sonraları, “İtalyanım” yerine “Sardunyalıyım” demenin bütün İtalya’da bilinen, bu adalılara özgü bir özellik olduğunu öğrenecektim.
Sardunya Adası’nda doğmuş büyümüş bir İtalyan’la evlenince hayatıma turkuaz renkli Sardunya Adası ve daha önce hiç bilmediğim Sardunyalılar da usulca giriverdiler.

Adalılara İtalyanca’da “Sarda” veya “Sardo” deniyor. Kelimelerin sonuna gelen “a” veya “o”, öznenin kadın veya erkek olmasına bağlı değişiyor.
Ana karadan sadece coğrafi olarak değil, kültürel olarak da ayrı bir ülke gibiler adeta. Onlarla biraz vakit geçirince, bu misafirperver ada halkının ne kadar kendilerine has olduklarını fark ediyor insan.

Bize Farklı Gelmeyen Sardunyalılar

Aslında misafirperverlikleri bize, Türklere hiç de yabancı değil. Sanki candan Anadolu halkını görüyor insan onlarda. İkramları, misafirlerini rahat hissettirme istekleri o kadar tanıdık ki!
Sadece bu özellikleri değil, köylülerinin Anadolu motiflerinin esintilerini taşıyan yerel kıyafetleri de Anadolu’yu anımsatıyor. Kadınlar, başlarındaki beyaz yemenileri ve rengârenk elbiseleriyle, erkekler de “Efe”vari mağrur duruşlarıyla bizden çok da farklı değiller.

Sardo/Sardalar misafirperver oldukları kadar aynı zamanda inatçılar da. Hatta bu konuda bütün ülkeye yayılmış ve İtalyan diline yerleşmiş bir de ünvanları var: Testa di Sardo — yani Sardunya Kafa!

Adanın Kırsalı

Sardunya, sadece içilebilir berrak ve turkuaz denizi, ilk kez ayak basan sizmişsiniz algısı yaratan kar beyazı kumlu sahilleri ve eşsiz şekillerdeki kayaların görkemli siluetleri ile değil; aynı zamanda kırsalı ile de özel.
Deniz kokusundan uzaklaşıp adanın orta kısımlarına doğru gittikçe adanın bambaşka bir çehresi gülümsüyor insana. Sicilya’dan sonra Akdeniz’in ikinci büyük adası olan Sardunya’nın orta kısımları, yüksek zirveleri olmayan dağlık arazilerden oluşuyor.

Bu yıl ilk defa yaz aylarında değil, baharda ziyaret ettiğimiz için, arabayla adanın yemyeşil orta kısmını gezmek, camları açıp yasemin, ardıç ve mersin kokularını içime çekmek bana çok iyi geliyor. Yüzüme cömert bir gülümseme yerleşiyor.
Hayvancılığın çok geliştiği adada, yol boyunca öbek öbek yeşil çimlerin keyfini çıkaran koyunları ve onların başlarındaki çobanları selamlıyorum.

Hayvancılığın bu kadar ön planda olduğu bu adada elbette et yemekleri de çok rağbet görüyor.
Benim gibi et yemeyen, ama deniz ürünlerini sevip bol bol balık ve deniz ürünü beklentisi içinde olan biri için Sardunya mutfağı biraz hayal kırıklığı yaratabilir; zira menüler bol bol et yemeği içeriyor.

Uzun Yaşayan İnsanların Bölgesi: Ogliastra

Yeme içmede etin bolluğunu vurgulayınca, Sardunya’nın sağlıklı bir mutfağının olmadığı algılansın istemem.
Aslında tescilli sağlıklı bölge diyebiliriz Sardunya için. Daha net ifade etmek gerekirse, dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu coğrafi bölgeler olarak kabul edilen beş adet **“Mavi Bölge”**den (Blue Zone) biri adanın iç tarafındaki dağlık kırsal olan Ogliastra bölgesi.

Sardunyalı bilim adamı Gianni Pes’in memleketinde alışılmışın üzerinde yaşlı insanın bulunduğunu göstermek istediği araştırmalar bu terimin ortaya çıkmasına ilham kaynağı olmuş.
Tabii ki literatüre ilk geçen Mavi Bölge de Sardunya olmuş.

Ogliastra, dünyanın en yaşlı insanlarına ev sahipliği yapıyor. Hayatları boyunca genellikle çiftliklerde çalışan bu insanlar, dağlık bölgelerde yaşıyor ve yedikleri her şeyi kendileri üretiyorlar.
Yaşadıkları alan bol basamaklı sokaklardan oluşuyor.
Buralarda yaptıkları yürüyüşler, dostluğa verdikleri önem ve arkadaşlarıyla düzenli olarak içtikleri birer kadeh yöresel kırmızı şarap, onları 100 yaşını aşan dünyanın en uzun ömürlü insanları arasına katmış.

Sardunyalı Akrabalarım

Eşimin 91 yaşındaki teyzesi Vita Teyze’yi görünce de hiç şaşırmıyorum. Vita Teyze, Ogliastra’da değil, ama nefis bir deniz şehri olan Cagliari’de yalnız yaşıyor ve son derece bakımlı ve sağlıklı görünüyor.
Sadece sağlık açısından değil, dış görünüşe verilen önem açısından da bana İtalya’da olduğumu hatırlatıyor.
Küt kesilmiş, bakımlı kahverengi saçlarıyla kuaförden yeni çıkmış gibi görünüyor.
Üzerinde son derece zarif bir kıyafet ve boynunda kalın iki kat inci kolye var. İtalyan moda markalarından birine ait olan kocaman güneş gözlükleri yüzünde, aydınlık bir gülümsemeyle sarılıyor bana.

Birlikte onun mahallesinde yer alan deniz manzaralı balık lokantasında nefis ada lezzetleri tadıyoruz.
Bana sağlıklı yeme ve yaşam alışkanlıkları ile tüm hayatı boyunca düzenli olarak sürdürdüğü (hala da devam eden) spor aktivitelerini anlatıyor.

Paskalya Yemeği

Yeme içmeden söz açmışken, geçtiğimiz Pazar günü Hristiyan takviminin en önemli bayramı olan Paskalya için eşimin ailesiyle birlikte yediğimiz uzun yemeği de atlamak olmaz.
İtalyanlar için Paskalya günü, mutlaka aile ile yenen uzun bir öğle yemeği demek.

Tüm ülkede var olan “agriturismo” kavramı Sardunya’da çok yaygın.
Bir nevi tarım işletmelerinin gelirlerini artırmak amaçlı başlayan ve çiftlik turizmi olarak da adlandırabileceğimiz bu yerlerde hem konaklama yapılabiliyor hem de mekânın kendi yetiştirdiği ürünlerden oluşturdukları menüleri tadabiliyorsunuz.

Tatmak deyince ufak porsiyonlar akla gelmesin, patlayana kadar yemek ikramından bahsediyorum!
Arka arkaya gelen tabaklar neredeyse insana isyan ettirecek yoğunlukta.
İşte biz de Paskalya gününde yaklaşık 3,5 saat boyunca böyle bir agriturismo’da aile yemeği yiyoruz.
Birbiri ardına ikram edilen yerel lezzetleri tatmak ve masalardaki gürültülü, neşeli İtalyan ailelerini gözlemlemek benim için başlı başına renkli bir tecrübe oluyor.

Dil ve Sardunyalılar

Aile içinde bir araya gelince gürültülü olsalar da aslında Sardunyalılar, İtalyanlar’ın genel özelliği olan konuşkanlığa biraz mesafeli duruyorlar.
Özellikle yabancılara karşı genel olarak daha mesafeli ve daha az konuşkanlar bu ufak tefek Akdenizliler.

Diğer taraftan adada bir de dil zenginliği var.
Tek bir ada olmasına rağmen adanın farklı bölgelerinde dört farklı dil konuşuluyor.
Benim gibi İtalyanca’sını geliştirmek isteyenler, ada halkının konuşmasını anlamazlarsa moralleri bozulmasın.
Bilin ki bunun sebebi, İtalyanca’dan oldukça farklı olan dilleri.
Hatta adanın kuzey batısında konuşulan Katalanca bile var.

  1. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarında Osmanlı donanmasının üç kez saldırısına maruz kalan Sardunya’da, Osmanlı başarılı olmuş olsaydı bugün belki Türkçe de konuşulan dillerden biri olurdu, kim bilir!

Bu kendine özgü adaya her geldiğimde yeni bir yer, yeni bir özellik keşfediyor ve ada sakinlerinin o gösterişsiz ve yalın hallerine rağmen adanın kültürel, arkeolojik ve tarihi zenginliğinden etkileniyorum.

Geçen yılki ziyaretimde, İtalya’nın Nobel edebiyat ödüllü ilk kadın yazarı Grazia Deledda’nın Sardunyalı olduğunu öğrenmiş, yazarın yaşayıp büyüdüğü evi gezme şansı yakalamıştım.
Deledda, adanın ortalarına yakın bir şehir olan Nuoro’da yaşamış olmasına rağmen, farklı bölgelerde onun izlerine rastlamak mümkün.

Geçen hafta adanın kuzeydoğusunda kaldığımız küçük aile otelinin isminin, Deledda’nın en popüler kitaplarından biri olan Canne al VentoRüzgârdaki Kamışlar olması bana güzel bir sürpriz oldu.

Her bölgesi ve her şehri ayrı bir sürpriz olan Sardunya, eminim ki beni her ziyaretimde sürprizleriyle şaşırtmaya ve etkilemeye devam edecek.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Zamanın Unutulduğu Mekanlar:Viyana Kahvehaneleri

yazar

Yayınlayan

on

Daha içeri adım atmadan geniş pencerelerden kendini müjdeleyen kırmızılığa bir an önce kavuşmak için camlı kapıyı hevesle itiyorum. İçerisi aydınlık ve bu soğuk kış gününde insanın bir daha dışarı çıkmak istemeyeceği kadar sıcak. İştah açıcı tarçınlı sıcak kek kokusu, tat ve koku duyularımı hızla harekete geçiriyor. Sağlı sollu iki salondan sağdakine doğru yürüyorum. Kırmızı kadife koltuklar gözüme çok davetkar görünüyor. Salona hakim yumuşak bir köşeye yerleşiyorum. Duvarlardaki beyaz çerçevelerin içinden gülümseyen kırmızı kadife döşemeleri, beyaz çerçeveli aynaları, farklı ebatlarda altın varaklı tabloları ve tavandan sarkan zarif kristal avizeleri inceliyorum. Fonda caz nameleri mırıldanan Ella Fitzgerald olmasa, rahatlıkla 19. yüzyıla ışınlandığımı düşünebilirim. Beyaz bebe yakalı siyah bluzu ve fırfırlı önlüğü ile siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen güleryüzlü garsona bir “melange” (sütlü Viyana kahvesi) ile “apfelstrudel” (elmalı turta) siparişi veriyorum. Etrafı incelerken, acaba 1900’lerin başlarında Viyana kahvelerini “demokrasi kulüpleri” olarak tanımlamış olan, kitaplarını çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig veya dönemin entelektüel ortamının önemli isimlerinden olan Sigmund Freud tam burada oturmuşlar mıdır diye düşüncelere dalıyor ve birkaç asır öncesinin Viyana’sını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum.

Viyana’da Kahvehanelerin Altın Çağı

Haydi gelin birlikte bugün şehrin en kendine has özelliklerinden biri olan kahvehanelerin Viyana sahnesinde aktif rol oynamaya başladığı yıllara, 19. yüzyılın ikinci yarısına gidelim.

Viyana kahvehaneleri parlak dönemini yaşamaktadır. Yüzyılın ilk on yılında Napoleon’un, Avusturya’nın İngiltere ile ticaretini engellemesi nedeniyle beklenmedik şekilde fiyatlanan kahve çekirdekleri zor bir dönemden geçilmesine yol açsa da, ambargo biter bitmez Viyana kahvehaneleri tekrar taze kahve ve entelektüel Viyanalılar ile dolmaya başlar. 1800’lerin başında 80 olan kahvehane sayısı, 50 yıl sonra 300’e ulaşır.

Edebiyat ve Kahvehaneler

1890’a gelindiğinde kahvehaneler edebiyatla buluşmuştur. Yüksek tavanlı, mermer masalı barok salonlar, dönemin yazarlarının, sanatçılarının ve düşünürlerinin mekanlarına, belki de bir nevi “yazı odaları” na dönüşür. “Jung Wien” (Genç Viyana) adı verilen edebiyat grubu sık sık Café Griensteidl’de toplanıp edebiyattaki geleneksel estetik anlayışı eleştirir, savundukları modernizmi  tartışırlar. “Kaffeehausliteraten”  (Kahvehane yazarları) olarak da adlandırılan bu genç Viyanalılar’ın içinde Peter Altenberg, Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi isimler de vardır.

Viyana kahvehaneleri sadece edebiyatın tartışıldığı değil, aynı zamanda öğrenme, yenilenme ve haber alma yerleri kimliğine de bürünürler. O dönem için büyük yenilik yaparak 1720 yılında kahvehanede halka açık gazete sunmaya başlayan “Kramersche Kaffeehaus”un başlattığı akımla gazeteler, kahvehanelerin en önemli simgeleri içinde yerini alırlar. Kibar ve şık Viyanalılar, Thonet sandalyelere yerleşip siparişlerini verdikten sonra, bir köşede asılı olan gazetelerden birini seçer ve zaman kavramından özgürleşmiş şekilde  gazetelerin satırlarında kaybolurlar. İşletme sahipleri için gazetelerin özenle korunması konusu önemlidir; öyle köşeye atılmış ve hırpalanmış gazetelerin bulunduğu yerler değildir bu şık kahveler. “Zeitungsständer” (gazete sehpası veya tutucusu) adı verilen uzun, ahşap veya pirinç bir direğe sabitlenerek sergilenirler; böylece hem geniş sayfalı gazeteler küçük mermer masaların üzerinde rahatça okunur, hem de kahve lekelerinden ve hasarlardan mümkün oldukça uzak tutulurlar.

Garsonlar tarafından masalara getirilen siparişlerin sunumları ise ayrı bir övgüyü hakeder. Yıllar sonra dahi devam ettirilecek gelenek, her kahvehanede özenle uygulanır; her müşteriye kahve öncesi damağı temizlemek için küçük bir tepsi içinde bir bardak su ikramı yapılır. Habsburg hanedanından gelen bir gelenek olarak su bardağı üzerine ters olarak kapatılan kaşık ise bardağın yeni doldurulduğunun bir göstergesidir.

Müşterilere gösterilen bunca özen ve konfora rağmen, bu kahvehanelerde oturmak pek öyle masraflı da değildir. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde bahsettiğine göre entelektüel tartışmalara hevesli gençler, uygun fiyatlı bir fincan kahveyle bu mekanlarda saatlerce oturup tartışır, yazılarını yazar, kart oyunları oynar, postalarını bu adreslerde temin eder ve en önemlisi de, sayısız gazete ve dergiye ulaşma fırsatını yakalarlar. Bu anlarda adeta zaman durur, hayat yavaş akar. Kristal avizelerin ışığında gölgeler uzar, defterler ilhamla dolar.

Ancak o yıllarda-özellikle de 19. yüzyılın ilk yarısında- dışardan bu kahvehanelerin içine bakan birinin görebileceği sahne oldukça düşündürücüdür. Yüksek tavanlı şık mekanlar sadece erkeklerle doludur! O yıllarda kadınlar pek çok yere olduğu gibi bu kahvehanelere de tek başlarına giremezler. Sadece Avusturya’da değil , ne yazık ki 19. yüzyıl Avrupası’nda genel olarak normal kabul edilen bir yaklaşımdır bu. Virginia Woolf bu konuyu ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da incelikli bir şekilde gözler önüne serer. Kitaptan, bir erkek görevlinin Woolf’u, ziyaret etmek istediği üniversite kitaplığının kapısında telaşla durdurup, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde veya tavsiye mektubu ile kitaplığa alınabileceğini söylediği satırlar aklıma geliyor. Woolf’un şu ifadesinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Kadınlar, yüzyıllardır erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir.

Tarihler 1856’yı gösterdiğinde bu toplum ayıbı ve cinsiyet ayrımcılığı neyse ki sona ermiştir ve Viyana’nın şık giyimli zarif kadınları da artık tek başlarına kahvehanelere gidip bir fincan “melange” eşliğinde tatlıların keyfini çıkarır, en çok tercih ettikleri kahvelerin “stammgast”ları, yani müdavimleri olmaya başlarlar.

Osmanlı’nın Viyana’ya Hediyesi

Viyana kahveleri ile ilgili biz Türkleri ilgilendiren en ilginç konuya gelecek olursak..Bazı kaynaklara göre Viyana’nın “kahve şehri” haline gelmesi Osmanlı İmparatorluğu sayesinde gerçekleşir. Bu nasıl mümkün olmuş derseniz, gelin birlikte biraz daha eskilere; 17. yüzyıla gidelim.

Osmanlı’nın gücünün doruğunda oldugu yıllar. Kahve, bir yüzyıl kadar önce, 1517 yılında Osmanlı Yemen Valisi’nin Etiyopya’dan getirdiği kahve çekirdeklerini Sultan’a takdim etmesinin ardından, çoktan Osmanlı kültürüne girmiş, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu yoğun kokulu içeceğin en itibar gördüğü yer ise Osmanlı saraylarıdır. Uzak diyarlardan gelen çekirdekler kısa sürede, sarayda geliştirilen özel bir pişirilme ve sunum tarzıyla “Türk kahvesi”ne dönüşür. İkram için özenle İznik veya Kütahya çinisinden fincanlar üretilir. Kahvenin keyfini çıkarırken ellerin yanmasını engellemek adına fincanların etrafına kulp vazifesi gören gümüş veya altın bir zarf yerleştirilir. Sarayda yapılan kahve ikramı misafire gösterilen hürmetin bir tezahürü niteliğindedir, itibar görür, hafife alınmaz.

Biz gelelim bu itibarlı Türk kahvesinin Viyanalara nasıl ulaştığına. Bu konuda farklı kaynaklar ve rivayetler olsa da, sonuçta oklar hep Osmanlı’yı gösteriyor.

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kerstin Tomenendal tarafından yazılan ‘’Das Türkische Gesicht Wiens’’ (Viyana’nın Türk Yüzü)’nde anlatılana göre, 1665 yılında Kara Mehmet Paşa liderliğinde, içlerinde Evliya Çelebi’nin de yer aldığı 300 kişilik Viyana elçilik heyeti Viyana’ya gider. Avusturya İmparatorluğu tarafından heyete Leopoldstadt’ta bir yer hazırlanır. Kara Mehmet Paşa burayı 9 ay boyunca elçilik binası olarak kullanır. İşte Leopoldstadt’taki bu elçilik binalarında ve ‘’Schwarze Adler (Kara Kartal), ‘’Goldene Lamm’’ (Altın Kuzu) ve “Schwarze Bär” (Siyah Ayı) gibi hanlarda soylular itinayla ağırlanırken ilk kez Türk kahvesi de ikram edilir.

Hüsranın Ardından Bırakılan İz

Köpüklü Türk kahvesi keyfi elçiliklerde ve saraylarda devam ededursun, Osmanlı İmparatorluğu bir yandan sınırlarını genişletme çabasındadır. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında başarısızlıkla sonuçlanan 1.Viyana kuşatmasının ardından takvimler 1683’ü gösterdiğinde, bu kez IV. Mehmet tahttayken, Osmanlı, 2. kez Viyana’yı almayı hedefler. Ordunun başındaki Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde, stratejik değer taşıyan bir merkezdir. Hırslı bir komutan olan Kara Mustafa Paşa o zamana kadar sefere çıkmış olan en büyük orduya sahip olmasına rağmen, kuşatma sırasında ardarda yaptığı stratejik hatalara, çevre topraklarda kutsal koalisyonu oluşturan ülkelerin Viyana’nın yardımına koşmasının da eklenmesiyle birlikte Beç Kalesi’nde yenilgiye uğrar. Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalır.  

Hikayenin yenilgi sonrası kısmı ise ilginç. Rivayete göre, Osmanlı’nın Viyana’yı terk etmesinin ardından, etrafı kontrol eden askerler çuvallar dolusu kahve çekirdeklerini bulurlar. Bu kahverengi çekirdeklere bir anlam veremeyen askerler deve yemi oldukları sonucuna varıp, çuvalları yakmaya karar verirler.

Ancak Viyanalılar arasında kahve çekirdeklerini daha önceden tanıyan biri vardır: zamanında Belgrad’da görev yapmış komutan Georg Franz Kolschitzky. İmparatordan çuvalların savaş ganimeti olarak kendisine verilmesini talep eder. İşte böylece rivayete göre, Kolschitzky çekirdekleri öğütür, kavurur, süt ve şeker ile harmanlar ve bugün Viyanalıların meşhur kahvesi olan melange ortaya çıkar.

Viyana’da ilk kahvehanenin kim tarafından açıldığı konusunda ise kaynaklar iki ismi gösteriyor:

Bir rivayete göre ilk kahve “Zur blauen Flasche” (Mavi Şişe) adıyla Kolschitzky tarafından açılırken, başka kaynaklara göre 1685’de Yunan asıllı (farklı kaynaklara göre ise Ermeni bir ajan) Johannes Deodat, Haarmarkt’ta kendi evi olan yerde ilk resmi kahvehaneyi açar. 

Yüz yıl kadar sonra, 18’inci yüzyılın sonlarında Julis Meinl’in ilk kavrulmuş kahveyi endüstriyel olarak üretip satmasıyla asıl patlama yaşanır. Viyana’da ardarda kahvehaneler açılmaya başlar. Julius Meinl, kahvenin Osmanlı’dan geldiğini hatırlatan dünyaca ünlü “kahve içen fesli çocuk” logosunu yaptırır ve markanın ünü önce Viyana’ya, ardından dünyaya yayılır.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Viyana kahvehane kültürü bugün UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş durumda. Bu kahvehaneler kültürel anlamda o kadar değerli bulunmuş ki, UNESCO onları “tarih ve mekanın tüketildiği ama sadece kahvenin fatura edildiği yerler” tanımlamasıyla 2011 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi”ne eklemiş. Bu tanımlama, kahvehanelerin yalnızca fiziksel mekanlar değil, bir yaşam biçimi, bir iletişim şekli ve bir kamusal kültür taşıyıcısı olduğunun adeta resmi bir teyidi gibi.

Sanat ve mimari ile göz dolduran, son derece estetik bir şehir olan Viyana, bana göre sadece kahvehaneleri için bile ziyaret etmeye değer.

Kimbilir belki de umutla karşıladığımız yeni yıl, bu tarihi kahveleri tanımak, bu özel mekanlarda zamanı dondurmak ve yüksek tavanlı odaların fısıltılarından ilham almak için bazılarımıza güzel bir fırsat yaratır.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Mevzu İnsan, Mevzi Gönül

yazar

Yayınlayan

on

Hayat, görünmez ipliklerle örülmüş devasa bir dokumadır. Bu dokumanın en hassas ipi ise gönül ipliğidir. İnsan dünyaya sadece gözleriyle değil; durduğu yerin hikâyesiyle, durduğu yerin ruhuyla bakar. Bazen durduğumuz yer o kadar karanlıktır ki önümüzde yalnızca gri duvarları görürüz. Gökyüzünün maviliğini, kuşları ve yemyeşil ormanları unutur; duvarların kaderimiz olduğuna inanırız. Oysa “Mevzimiz, mevzumuzu belirler”. Yani gönlümüz nereyi mesken tuttuyse dünyayı oradan seyrederiz.

“Mevzi”, aynı zamanda durulan saf demektir. Durduğunuz yer; kimin yanında olduğunuzu, kime karşı durduğunuzu ve neyi savunduğunuzu belirler. Eğer mevziniz kırgınlıklar üzerine kuruluysa, mevzunuz hep haksızlıklardan ibaret olur; geçmişe dönüp dönüp “Neden ben?” sorusunun cevabını ararken bulursunuz kendinizi. Eğer mevziniz kin, hırs ve bencillikse mevzunuz ya savunma ya da çatışma olur. Çünkü gördüğünüz tek şey rakipler, düşmanlıklar ve engellerdir. Ruh, burada kendi ipliğine dolanır ve boğulur.

Oysa gönül ipliğini merhametle eğiren, hakikatle dokuyan ve sevdayla bağlayan bir ruhun mevzusu; bir çocuğun tebessümü, bir kuşun kanat çırpışı, bir çiçeğin betonu delerek büyüme çabası olur. İnsan, bir çocuğun tebessümünde saflığı ve masumiyeti yakalarken; çiçeğin betonu aşarak büyüme çabasında içindeki yaşama isteğinin direncini fark eder. Artık hayattan öylece geçip gitmez; bizzat yaşamaya şahitlik eder.

İnsan bazen yorulur, olduğu yere çöker kalır. Çöktüğü yer, o insanın yeni mevzisidir artık. Fakat bu çöküş bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. İnsan, bu mevzide kendi çıplak hâliyle karşılaşır. Artık mevzusu başkaları değil; mevzu kendisidir. Gönül ipliği, tam da burada kopmadan yeniden düğümlenir.

Gönül ipliği, insanın hayattaki anlam pusulasıdır. Gönül ipliği koptuğunda insanın mevzisi de savrulmaya başlar. Mevzisi savrulanın mevzusu, kuru gürültüden ibarettir. Duracağı yeri bilmeyen insanın hayat ritmi kaybolur; ipi kopmuş bir uçurtma gibi rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenir. Nerede duracağını bilemeyen insan, bir süre sonra içsel bir boşluğa mahkûm olur. Ancak şu da bir gerçektir ki insan, en çok kaybolduğunu sandığı anda bulur kendini.

Nihayetinde mevzimiz neresi olursa olsun; ipi kopmuş bir uçurtma olmak da, kökleri derinlere uzanan bir çınar olmak da bizim elimizdedir. Unutmadan: Yol biter, mekân değişir; ama gönül ipliği sağlam olanın hikâyesi asla yarım kalmaz.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Annemin Uyurgezeler Geceleri

yazar

Yayınlayan

on

Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.

  Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)

  Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.

  Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.

Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi

  Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.

  Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.

 Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.

  Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.

  Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.

 Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.

Haberin Devamını Oku

Trendler