Köşe Yazıları
Bilinmeyen İtalyanlar: SARDUNYALILAR
“Sardunyalıyım!”
İlk tanıştığımızda eşim böyle demişti bana. Sonraları, “İtalyanım” yerine “Sardunyalıyım” demenin bütün İtalya’da bilinen, bu adalılara özgü bir özellik olduğunu öğrenecektim.
Sardunya Adası’nda doğmuş büyümüş bir İtalyan’la evlenince hayatıma turkuaz renkli Sardunya Adası ve daha önce hiç bilmediğim Sardunyalılar da usulca giriverdiler.
Adalılara İtalyanca’da “Sarda” veya “Sardo” deniyor. Kelimelerin sonuna gelen “a” veya “o”, öznenin kadın veya erkek olmasına bağlı değişiyor.
Ana karadan sadece coğrafi olarak değil, kültürel olarak da ayrı bir ülke gibiler adeta. Onlarla biraz vakit geçirince, bu misafirperver ada halkının ne kadar kendilerine has olduklarını fark ediyor insan.
Bize Farklı Gelmeyen Sardunyalılar
Aslında misafirperverlikleri bize, Türklere hiç de yabancı değil. Sanki candan Anadolu halkını görüyor insan onlarda. İkramları, misafirlerini rahat hissettirme istekleri o kadar tanıdık ki!
Sadece bu özellikleri değil, köylülerinin Anadolu motiflerinin esintilerini taşıyan yerel kıyafetleri de Anadolu’yu anımsatıyor. Kadınlar, başlarındaki beyaz yemenileri ve rengârenk elbiseleriyle, erkekler de “Efe”vari mağrur duruşlarıyla bizden çok da farklı değiller.
Sardo/Sardalar misafirperver oldukları kadar aynı zamanda inatçılar da. Hatta bu konuda bütün ülkeye yayılmış ve İtalyan diline yerleşmiş bir de ünvanları var: Testa di Sardo — yani Sardunya Kafa!
Adanın Kırsalı
Sardunya, sadece içilebilir berrak ve turkuaz denizi, ilk kez ayak basan sizmişsiniz algısı yaratan kar beyazı kumlu sahilleri ve eşsiz şekillerdeki kayaların görkemli siluetleri ile değil; aynı zamanda kırsalı ile de özel.
Deniz kokusundan uzaklaşıp adanın orta kısımlarına doğru gittikçe adanın bambaşka bir çehresi gülümsüyor insana. Sicilya’dan sonra Akdeniz’in ikinci büyük adası olan Sardunya’nın orta kısımları, yüksek zirveleri olmayan dağlık arazilerden oluşuyor.
Bu yıl ilk defa yaz aylarında değil, baharda ziyaret ettiğimiz için, arabayla adanın yemyeşil orta kısmını gezmek, camları açıp yasemin, ardıç ve mersin kokularını içime çekmek bana çok iyi geliyor. Yüzüme cömert bir gülümseme yerleşiyor.
Hayvancılığın çok geliştiği adada, yol boyunca öbek öbek yeşil çimlerin keyfini çıkaran koyunları ve onların başlarındaki çobanları selamlıyorum.
Hayvancılığın bu kadar ön planda olduğu bu adada elbette et yemekleri de çok rağbet görüyor.
Benim gibi et yemeyen, ama deniz ürünlerini sevip bol bol balık ve deniz ürünü beklentisi içinde olan biri için Sardunya mutfağı biraz hayal kırıklığı yaratabilir; zira menüler bol bol et yemeği içeriyor.
Uzun Yaşayan İnsanların Bölgesi: Ogliastra
Yeme içmede etin bolluğunu vurgulayınca, Sardunya’nın sağlıklı bir mutfağının olmadığı algılansın istemem.
Aslında tescilli sağlıklı bölge diyebiliriz Sardunya için. Daha net ifade etmek gerekirse, dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu coğrafi bölgeler olarak kabul edilen beş adet **“Mavi Bölge”**den (Blue Zone) biri adanın iç tarafındaki dağlık kırsal olan Ogliastra bölgesi.
Sardunyalı bilim adamı Gianni Pes’in memleketinde alışılmışın üzerinde yaşlı insanın bulunduğunu göstermek istediği araştırmalar bu terimin ortaya çıkmasına ilham kaynağı olmuş.
Tabii ki literatüre ilk geçen Mavi Bölge de Sardunya olmuş.
Ogliastra, dünyanın en yaşlı insanlarına ev sahipliği yapıyor. Hayatları boyunca genellikle çiftliklerde çalışan bu insanlar, dağlık bölgelerde yaşıyor ve yedikleri her şeyi kendileri üretiyorlar.
Yaşadıkları alan bol basamaklı sokaklardan oluşuyor.
Buralarda yaptıkları yürüyüşler, dostluğa verdikleri önem ve arkadaşlarıyla düzenli olarak içtikleri birer kadeh yöresel kırmızı şarap, onları 100 yaşını aşan dünyanın en uzun ömürlü insanları arasına katmış.
Sardunyalı Akrabalarım
Eşimin 91 yaşındaki teyzesi Vita Teyze’yi görünce de hiç şaşırmıyorum. Vita Teyze, Ogliastra’da değil, ama nefis bir deniz şehri olan Cagliari’de yalnız yaşıyor ve son derece bakımlı ve sağlıklı görünüyor.
Sadece sağlık açısından değil, dış görünüşe verilen önem açısından da bana İtalya’da olduğumu hatırlatıyor.
Küt kesilmiş, bakımlı kahverengi saçlarıyla kuaförden yeni çıkmış gibi görünüyor.
Üzerinde son derece zarif bir kıyafet ve boynunda kalın iki kat inci kolye var. İtalyan moda markalarından birine ait olan kocaman güneş gözlükleri yüzünde, aydınlık bir gülümsemeyle sarılıyor bana.
Birlikte onun mahallesinde yer alan deniz manzaralı balık lokantasında nefis ada lezzetleri tadıyoruz.
Bana sağlıklı yeme ve yaşam alışkanlıkları ile tüm hayatı boyunca düzenli olarak sürdürdüğü (hala da devam eden) spor aktivitelerini anlatıyor.
Paskalya Yemeği
Yeme içmeden söz açmışken, geçtiğimiz Pazar günü Hristiyan takviminin en önemli bayramı olan Paskalya için eşimin ailesiyle birlikte yediğimiz uzun yemeği de atlamak olmaz.
İtalyanlar için Paskalya günü, mutlaka aile ile yenen uzun bir öğle yemeği demek.
Tüm ülkede var olan “agriturismo” kavramı Sardunya’da çok yaygın.
Bir nevi tarım işletmelerinin gelirlerini artırmak amaçlı başlayan ve çiftlik turizmi olarak da adlandırabileceğimiz bu yerlerde hem konaklama yapılabiliyor hem de mekânın kendi yetiştirdiği ürünlerden oluşturdukları menüleri tadabiliyorsunuz.
Tatmak deyince ufak porsiyonlar akla gelmesin, patlayana kadar yemek ikramından bahsediyorum!
Arka arkaya gelen tabaklar neredeyse insana isyan ettirecek yoğunlukta.
İşte biz de Paskalya gününde yaklaşık 3,5 saat boyunca böyle bir agriturismo’da aile yemeği yiyoruz.
Birbiri ardına ikram edilen yerel lezzetleri tatmak ve masalardaki gürültülü, neşeli İtalyan ailelerini gözlemlemek benim için başlı başına renkli bir tecrübe oluyor.
Dil ve Sardunyalılar
Aile içinde bir araya gelince gürültülü olsalar da aslında Sardunyalılar, İtalyanlar’ın genel özelliği olan konuşkanlığa biraz mesafeli duruyorlar.
Özellikle yabancılara karşı genel olarak daha mesafeli ve daha az konuşkanlar bu ufak tefek Akdenizliler.
Diğer taraftan adada bir de dil zenginliği var.
Tek bir ada olmasına rağmen adanın farklı bölgelerinde dört farklı dil konuşuluyor.
Benim gibi İtalyanca’sını geliştirmek isteyenler, ada halkının konuşmasını anlamazlarsa moralleri bozulmasın.
Bilin ki bunun sebebi, İtalyanca’dan oldukça farklı olan dilleri.
Hatta adanın kuzey batısında konuşulan Katalanca bile var.
- yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarında Osmanlı donanmasının üç kez saldırısına maruz kalan Sardunya’da, Osmanlı başarılı olmuş olsaydı bugün belki Türkçe de konuşulan dillerden biri olurdu, kim bilir!
Bu kendine özgü adaya her geldiğimde yeni bir yer, yeni bir özellik keşfediyor ve ada sakinlerinin o gösterişsiz ve yalın hallerine rağmen adanın kültürel, arkeolojik ve tarihi zenginliğinden etkileniyorum.
Geçen yılki ziyaretimde, İtalya’nın Nobel edebiyat ödüllü ilk kadın yazarı Grazia Deledda’nın Sardunyalı olduğunu öğrenmiş, yazarın yaşayıp büyüdüğü evi gezme şansı yakalamıştım.
Deledda, adanın ortalarına yakın bir şehir olan Nuoro’da yaşamış olmasına rağmen, farklı bölgelerde onun izlerine rastlamak mümkün.
Geçen hafta adanın kuzeydoğusunda kaldığımız küçük aile otelinin isminin, Deledda’nın en popüler kitaplarından biri olan Canne al Vento — Rüzgârdaki Kamışlar olması bana güzel bir sürpriz oldu.
Her bölgesi ve her şehri ayrı bir sürpriz olan Sardunya, eminim ki beni her ziyaretimde sürprizleriyle şaşırtmaya ve etkilemeye devam edecek.





Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





Köşe Yazıları
Bir Ömür Nasıl Yaşanır
Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.
Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.
İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”
Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.
Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.
Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.
Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.
İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.
Saygıyla.
Köşe Yazıları
İki Bayram, Bir Bahar
Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.
„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.
Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.
Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.
Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:
•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).
•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).
•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).
•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).
•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).
•Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).
•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).
Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.
Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


