Köşe Yazıları
Bilinmeyen İtalyanlar: SARDUNYALILAR
“Sardunyalıyım!”
İlk tanıştığımızda eşim böyle demişti bana. Sonraları, “İtalyanım” yerine “Sardunyalıyım” demenin bütün İtalya’da bilinen, bu adalılara özgü bir özellik olduğunu öğrenecektim.
Sardunya Adası’nda doğmuş büyümüş bir İtalyan’la evlenince hayatıma turkuaz renkli Sardunya Adası ve daha önce hiç bilmediğim Sardunyalılar da usulca giriverdiler.
Adalılara İtalyanca’da “Sarda” veya “Sardo” deniyor. Kelimelerin sonuna gelen “a” veya “o”, öznenin kadın veya erkek olmasına bağlı değişiyor.
Ana karadan sadece coğrafi olarak değil, kültürel olarak da ayrı bir ülke gibiler adeta. Onlarla biraz vakit geçirince, bu misafirperver ada halkının ne kadar kendilerine has olduklarını fark ediyor insan.
Bize Farklı Gelmeyen Sardunyalılar
Aslında misafirperverlikleri bize, Türklere hiç de yabancı değil. Sanki candan Anadolu halkını görüyor insan onlarda. İkramları, misafirlerini rahat hissettirme istekleri o kadar tanıdık ki!
Sadece bu özellikleri değil, köylülerinin Anadolu motiflerinin esintilerini taşıyan yerel kıyafetleri de Anadolu’yu anımsatıyor. Kadınlar, başlarındaki beyaz yemenileri ve rengârenk elbiseleriyle, erkekler de “Efe”vari mağrur duruşlarıyla bizden çok da farklı değiller.
Sardo/Sardalar misafirperver oldukları kadar aynı zamanda inatçılar da. Hatta bu konuda bütün ülkeye yayılmış ve İtalyan diline yerleşmiş bir de ünvanları var: Testa di Sardo — yani Sardunya Kafa!
Adanın Kırsalı
Sardunya, sadece içilebilir berrak ve turkuaz denizi, ilk kez ayak basan sizmişsiniz algısı yaratan kar beyazı kumlu sahilleri ve eşsiz şekillerdeki kayaların görkemli siluetleri ile değil; aynı zamanda kırsalı ile de özel.
Deniz kokusundan uzaklaşıp adanın orta kısımlarına doğru gittikçe adanın bambaşka bir çehresi gülümsüyor insana. Sicilya’dan sonra Akdeniz’in ikinci büyük adası olan Sardunya’nın orta kısımları, yüksek zirveleri olmayan dağlık arazilerden oluşuyor.
Bu yıl ilk defa yaz aylarında değil, baharda ziyaret ettiğimiz için, arabayla adanın yemyeşil orta kısmını gezmek, camları açıp yasemin, ardıç ve mersin kokularını içime çekmek bana çok iyi geliyor. Yüzüme cömert bir gülümseme yerleşiyor.
Hayvancılığın çok geliştiği adada, yol boyunca öbek öbek yeşil çimlerin keyfini çıkaran koyunları ve onların başlarındaki çobanları selamlıyorum.
Hayvancılığın bu kadar ön planda olduğu bu adada elbette et yemekleri de çok rağbet görüyor.
Benim gibi et yemeyen, ama deniz ürünlerini sevip bol bol balık ve deniz ürünü beklentisi içinde olan biri için Sardunya mutfağı biraz hayal kırıklığı yaratabilir; zira menüler bol bol et yemeği içeriyor.
Uzun Yaşayan İnsanların Bölgesi: Ogliastra
Yeme içmede etin bolluğunu vurgulayınca, Sardunya’nın sağlıklı bir mutfağının olmadığı algılansın istemem.
Aslında tescilli sağlıklı bölge diyebiliriz Sardunya için. Daha net ifade etmek gerekirse, dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu coğrafi bölgeler olarak kabul edilen beş adet **“Mavi Bölge”**den (Blue Zone) biri adanın iç tarafındaki dağlık kırsal olan Ogliastra bölgesi.
Sardunyalı bilim adamı Gianni Pes’in memleketinde alışılmışın üzerinde yaşlı insanın bulunduğunu göstermek istediği araştırmalar bu terimin ortaya çıkmasına ilham kaynağı olmuş.
Tabii ki literatüre ilk geçen Mavi Bölge de Sardunya olmuş.
Ogliastra, dünyanın en yaşlı insanlarına ev sahipliği yapıyor. Hayatları boyunca genellikle çiftliklerde çalışan bu insanlar, dağlık bölgelerde yaşıyor ve yedikleri her şeyi kendileri üretiyorlar.
Yaşadıkları alan bol basamaklı sokaklardan oluşuyor.
Buralarda yaptıkları yürüyüşler, dostluğa verdikleri önem ve arkadaşlarıyla düzenli olarak içtikleri birer kadeh yöresel kırmızı şarap, onları 100 yaşını aşan dünyanın en uzun ömürlü insanları arasına katmış.
Sardunyalı Akrabalarım
Eşimin 91 yaşındaki teyzesi Vita Teyze’yi görünce de hiç şaşırmıyorum. Vita Teyze, Ogliastra’da değil, ama nefis bir deniz şehri olan Cagliari’de yalnız yaşıyor ve son derece bakımlı ve sağlıklı görünüyor.
Sadece sağlık açısından değil, dış görünüşe verilen önem açısından da bana İtalya’da olduğumu hatırlatıyor.
Küt kesilmiş, bakımlı kahverengi saçlarıyla kuaförden yeni çıkmış gibi görünüyor.
Üzerinde son derece zarif bir kıyafet ve boynunda kalın iki kat inci kolye var. İtalyan moda markalarından birine ait olan kocaman güneş gözlükleri yüzünde, aydınlık bir gülümsemeyle sarılıyor bana.
Birlikte onun mahallesinde yer alan deniz manzaralı balık lokantasında nefis ada lezzetleri tadıyoruz.
Bana sağlıklı yeme ve yaşam alışkanlıkları ile tüm hayatı boyunca düzenli olarak sürdürdüğü (hala da devam eden) spor aktivitelerini anlatıyor.
Paskalya Yemeği
Yeme içmeden söz açmışken, geçtiğimiz Pazar günü Hristiyan takviminin en önemli bayramı olan Paskalya için eşimin ailesiyle birlikte yediğimiz uzun yemeği de atlamak olmaz.
İtalyanlar için Paskalya günü, mutlaka aile ile yenen uzun bir öğle yemeği demek.
Tüm ülkede var olan “agriturismo” kavramı Sardunya’da çok yaygın.
Bir nevi tarım işletmelerinin gelirlerini artırmak amaçlı başlayan ve çiftlik turizmi olarak da adlandırabileceğimiz bu yerlerde hem konaklama yapılabiliyor hem de mekânın kendi yetiştirdiği ürünlerden oluşturdukları menüleri tadabiliyorsunuz.
Tatmak deyince ufak porsiyonlar akla gelmesin, patlayana kadar yemek ikramından bahsediyorum!
Arka arkaya gelen tabaklar neredeyse insana isyan ettirecek yoğunlukta.
İşte biz de Paskalya gününde yaklaşık 3,5 saat boyunca böyle bir agriturismo’da aile yemeği yiyoruz.
Birbiri ardına ikram edilen yerel lezzetleri tatmak ve masalardaki gürültülü, neşeli İtalyan ailelerini gözlemlemek benim için başlı başına renkli bir tecrübe oluyor.
Dil ve Sardunyalılar
Aile içinde bir araya gelince gürültülü olsalar da aslında Sardunyalılar, İtalyanlar’ın genel özelliği olan konuşkanlığa biraz mesafeli duruyorlar.
Özellikle yabancılara karşı genel olarak daha mesafeli ve daha az konuşkanlar bu ufak tefek Akdenizliler.
Diğer taraftan adada bir de dil zenginliği var.
Tek bir ada olmasına rağmen adanın farklı bölgelerinde dört farklı dil konuşuluyor.
Benim gibi İtalyanca’sını geliştirmek isteyenler, ada halkının konuşmasını anlamazlarsa moralleri bozulmasın.
Bilin ki bunun sebebi, İtalyanca’dan oldukça farklı olan dilleri.
Hatta adanın kuzey batısında konuşulan Katalanca bile var.
- yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarında Osmanlı donanmasının üç kez saldırısına maruz kalan Sardunya’da, Osmanlı başarılı olmuş olsaydı bugün belki Türkçe de konuşulan dillerden biri olurdu, kim bilir!
Bu kendine özgü adaya her geldiğimde yeni bir yer, yeni bir özellik keşfediyor ve ada sakinlerinin o gösterişsiz ve yalın hallerine rağmen adanın kültürel, arkeolojik ve tarihi zenginliğinden etkileniyorum.
Geçen yılki ziyaretimde, İtalya’nın Nobel edebiyat ödüllü ilk kadın yazarı Grazia Deledda’nın Sardunyalı olduğunu öğrenmiş, yazarın yaşayıp büyüdüğü evi gezme şansı yakalamıştım.
Deledda, adanın ortalarına yakın bir şehir olan Nuoro’da yaşamış olmasına rağmen, farklı bölgelerde onun izlerine rastlamak mümkün.
Geçen hafta adanın kuzeydoğusunda kaldığımız küçük aile otelinin isminin, Deledda’nın en popüler kitaplarından biri olan Canne al Vento — Rüzgârdaki Kamışlar olması bana güzel bir sürpriz oldu.
Her bölgesi ve her şehri ayrı bir sürpriz olan Sardunya, eminim ki beni her ziyaretimde sürprizleriyle şaşırtmaya ve etkilemeye devam edecek.





Köşe Yazıları
Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli
Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.
İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!
Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.
Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek
Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!
Bereketin içindeki melankoli
“Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.
İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:
“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”
Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.
Hüzünle geçen bir hayat
Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.
Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.
Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:
“Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”
Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.






Köşe Yazıları
Bazı Vedalar Gül Kokar
Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.
Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.
Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.
Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.
İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.
Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.
Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Köşe Yazıları
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
Cemil Baysal
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar
Cemil Baysal
Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.
O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.
Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?
“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.
Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.
Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?
Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.
Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.
Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.
Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.
Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


