Connect with us

Köşe Yazıları

OSCARIN YILDIZLARI

yazar

Published

on

Oscar ödül töreninde kırmızı halının en şıkları ve en “olmamış”ları…

OSCAR KİMİN?

Oscar akademi ödül töreni, eskisi kadar heyecanlı, ilgiyle beklenen bir ödül töreni olmasa da, film yıldızlarının kırmızı halıda ne giydikleri, törende neler yaptıkları hayranları tarafından merakla takip edilmeye devam ediyor.

Kırmızı halı; lüksü, şıklığı, zarafeti, asilleri, kazananları temsil etme özelliği taşıyan özel bir anlamı vardır. Ödül törenlerinde ünlülerin şıklık yarışına girdiği kırmızı halı için; aylar öncesinden onlara özel olarak sadece onların üzerinde gördüğümüz elbiseler, mücevherler, ayakkabılar bazen oscar ödül heykelini gölgede bırakır.

Bu yıl ki Oscar ödül töreninin kırmızı halıda kimler şık diye baktığımda pekte çok şık birilerini göremedim diyebilirim. Oyüzden hem şıkları hemde rüküş demeyim de olmamışları sizler için yorumlamaya başlayalım.

OSCARIN YILDIZLARI

DEMİ MOORE

Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle, genç görünümünü kaybetmeyen fiziğiyle Demi Moore bence gecenin en şıkları arasındaydı.

Giorgio Armani’nin tasarımı olan; gümüş rengi ışıl ışıl parlayan, ölçülü göğüs dekolteli, kalçada hareketlilik sağlayan drapajlı balık elbisesi ve Chopard mücevherleriyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kırmızı halı Oscarını ben Demi Moore ‘a veriyorum..

MİKEY MADİSON

Mikey Madison; “Anora” filmindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Christian Dior Coutre’dan 1950’ler tarzı, göğüs altında bir fiyonk efektli siyah ve pembe kombin renkli bir elbisesi ve 1910’lardan kalma bir Tiffany kolye ve uyumlu bir bileziğiyle eski Oscar törenlerine atıf yapan tarzıyla kırmızı halı şıkları arasına girdi.

ADRİEN BRODY

“The Brutalist” filmindeki performansıyla En iyi erkek oyuncu dalında ikinci Oscar ödülünü kazanan Adrien Brody; geceye Giorgio Armani simokini ve mücevher tasarımcısı Elsa Jin imzalı yaka broşuyla gecenin en şık erkeğiydi.

SELENA GOMEZ

Selena Gomez Oscar’a misafir olarak gelsede elbisesiyle en şıkları arasında olduğu için onu öne aldım. Ralph Lauren imzalı ışıltılı elbisesinin tarzıyla Hollywood yıldızlarından Sophia Loren’e selam gönderiyor.  

Bu şık elbiseyi, Bulgari elmas kolyesi ve elmas yüzüğüyle tamamlayarak Hollywood yıldızlarının lüks şıklığını yansıtıyor…

MONİCA BARBARO

Oscar yıldızlarından biriside Monica Barbaro ; geceye prenses stilli, kabarık uçuk pembe saten etekli, zarif dekolteli Dior Couture elbisesi ve göz kamaştıran Bulgari mücevherleriyle katıldı.

ARİANA GRANDE

“Wicked” filmiyle pop starlıktan, Hollywood starlığına geçiş yapan Ariana Grande; kırmızı halıda Schiaparelli Couture imzalı pudra tonlardaki hareketli çember etekli, straplez elbisesiyle boy gösterdi.

TİMOTHÉE cHALAMET

Dönemin bütün kırmızı halılarının aranan isimlerinden olan, Kyle Jenner ile olan ilişkisiyle gündemden düşmeyen Timothée Chalamet, renkli hayatını yansıtan neon sarı takım elbisesiyle gecenin en dikkat çekici olduğu kadar en rüküşleri yada “olmamışları” arasındaydı…

Lisa


Lisa son dönemin en dikkat çeken isimlerinden ancak kırmızı halıda giydiği Markgong tasarımı smokin elbisesi, Bulgari mücevherleri (mücevherleri gören var mı?) ve rastgele toplanmış kahküllü saçlarıyla dikkat çekmekten öteye gidemeyen bir “olmamışlık” la boy gösterdi.

HALLE BERRY

Oscar ödül törenine sunucu olarak katılan Halle Berry; kırmızı halıda Cristiano Siriano imzalı, tam 7000 aynalı kırık kristallerden oluşan straplez balık elbisesiyle katıldı. Aynalı kristallerin tek tek işlenmesindeki büyük emeğe saygım var ama bu elbise sanki Oscar’in ağırlığını taşımıyor bence oyüzden ne yazıkki o da bu gecenin “olmamış”ları arasına girdi.

SCARLETT JOHANSSON

Scarlett Johansson;  Thierry Mugler imzalı lacivert kadife elbisesini uzun lacivert kadife eldivenleriyle tamamlayarak, De Beers mücevherleriyle kırmızı halıda yerini aldı. Bir opera sanatçı pozundan da anlaşılacağı gibi Oscar ödül törenine değilde Opera da sahne alacak gibi görünüyordu. Bence o da ne yazıkki “olmamış”tı..

Oscarlar kime giderse gitsin kırmızı halı ödüllerini hakedenler kazandı.

Yazan ve hazırlayan: Ayşenur Demirkan

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet

yazar

Published

on

 Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.

 Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂

 Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.

 Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:

“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”

 Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.

 Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.

 1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.

 Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.

  Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi

 Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.

 Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.

 Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.

 Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.

 Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.

 Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.

 Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.

 İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor

 Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.

 Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.

 2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbime dön!

yazar

Published

on

​Hayat, ucu bucağı görünmeyen bir umman; bizlerse o devasa mavilikte menzilini arayan birer seyyahız. Doğamız gereği her birimiz sığınacak güvenli bir limanın, fırtınanın ortasında sıcaklığını hissettirecek bir evin ya da bize „ev“ hissi veren bir yüreğin arayışı içindeyiz. Son birkaç yıldır, önceleri içsel bir çekimle, şimdilerde ise tam bir farkındalıkla nerede bir liman bulduysam oraya uğramadan, tabiri caizse demirlemeden geçemiyorum.

​Benim deniz tutkum; kıyıya vuran dalgaların neşesinden, yaz güneşinin sıcaklığından ya da kumsalda şemsiye altında kitap okumaktan ibaret değil. Ben bu muazzam varlığın bütününe sevdalıyım; hırçınlığına, karanlığına ve hatta fırtınalarına bile…

​Fakat en çok deniz fenerlerini seviyorum. Zifiri karanlığın ortasında, yolunu kaybetmişlere rehber olan yalnız ve vakur kadim dostlarım. Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri. Hangisiyim, henüz ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey; insanla deniz arasındaki o göz ardı edilemeyecek benzerlik.

​Her ikisi de dışarıdan bakıldığında hafif dalgalı, sakin birer yüzeyden ibaret; oysa derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen bambaşka alemler barındırıyor.

​İçimizdeki dalgalar kabardığında, yani en öfkeli anlarımızda çekeriz dünyanın dikkatini. Herkes üzerimize çöken o devasa dalgaların boyutuyla ilgilenir. İnsanlar dehşete düşer, yargılar veya korkar. Ya da fırtına dindikten sonra, ruhumuzun kıyısına vuran o çer çöpü, kırgınlıkları, hırpalanmış kelimeleri ve darmadağın olmuş anıları görürler. Dünyanın gözünde bu enkaz, sadece bir yıkımın ve kusurun kanıtıdır. Oysa kimse bilmez ki, o amansız fırtınalar aslında içimizi temizlemek içindir. Ruh; kendi derinliklerinde biriken tortulardan, yüklerden kurtulmak ve arınmak için hırçınlaşır. Kıyıya vuran her çer çöp, aslında içsel bir temizliğin kanıtıdır.

​İşte tam o enkazın ortasında, dalgaların yorulduğu ve fırtınanın çekildiği o arafta İsmet Özel dizeleri yetişir imdada:

​Burada kalamazsın, başa dönemezsin

ama dön

Eve dön!

Şarkıya dön!

Kalbine dön!

​Fırtınanın kopardığı o gürültü bittiğinde, geriye sadece bu acımasız ama bir o kadar da şefkatli hakikat kalır. Olduğun yerde duramazsın, çünkü artık o eski sen değilsin; dalgalar seni hırpaladı, değiştirdi. Başa da dönemezsin, çünkü zamanın suları geriye akmaz. Ama yine de bir yere dönmek zorundasın. Gitmek, arınmak ve nihayetinde ait olduğun yeri bulmak zorundasın.

​Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!

Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!

​İsmet Özel’in bu çağrısı, fırtınanın savurduğu ruhlarımızın pusulasıdır aslında. Şarkı, ruhun unuttuğu o saf melodidir; kalp, limanın ta kendisidir; ev ise aidiyettir. Kalbe, eve ve şarkıya dönmek bir kaçış değil, asıl varış noktasına doğru atılan adımdır.

​Yazının başında, „Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri.“ demiştim. Aslında biz, o muazzam döngünün tamamıyız. Kendi karanlığımızda kaybolan gemi de biziz, içimizi temizlemek için hırçınlaşan o fırtınalı derya da… Ve nihayetinde, en zifiri gecelerde kendi ruhumuzun rotasını çizen o yalnız ama vakur deniz feneri de yine bizden başkası değil.

​Dalgalar yorulduysa, fırtına dindiyse ve içindeki o kadim fener yeniden görünür olduysa, artık yola çıkma vaktidir. Yol uzun, umman derin; ama fenerin ışığı her zamankinden daha aydınlık.

​Şarkıya, kalbine ve o en güvenli limana…

Eve dönme vakti

Continue Reading

Köşe Yazıları

Maison de Victor Hugo: Bir Yazarın İzleri

yazar

Published

on

              

Victor Hugo’nun, ne zaman karşıma çıksa beni durup düşündüren bir sözü var: “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın.”

Bu cümle bana hep insanın ardında ne bırakacağını düşündürür. Yazdıklarımız, okuduklarımız, gördüğümüz yerler, biriktirdiğimiz anlar. Hepsi zamanla içimizde bir yere yerleşiyor ve belki de anlatacaklarımızı çoğaltıyor. Ben de bu yüzden hem daha çok okumaya hem de elimden geldiğince daha çok yolculuk etmeye çalışıyorum. Çünkü okudukça dünyayı başka gözlerle görüyor, gördükçe de yazıya dönüşebilecek yeni izler biriktiriyorum.

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğim Paris gezimde bu sefer, uzun zamandır görmek istediğim edebi bir durağın peşine düştüm: Maison de Victor Hugo. Paris’in en güzel meydanlarından Place des Vosges’da yer alan bu ev, müze olarak ziyaret edilebiliyor. Hugo, yaklaşık 280 metrekarelik bu dairede 1832’den 1848’e kadar, yani 16 yıl yaşamış; burası onun hayatında en uzun süre kaldığı evlerden biri olmuş. Victor Hugo’nun bir dönem yaşadığı bu evi ziyaret etmek, benim için sıradan bir müze gezisinden çok daha fazlasıydı. Kitaplarıyla tanıdığım bir yazarın yaşadığı odalarda dolaşmak, penceresinden baktığı meydana ve ağaçlara bakmak, kendi tasarladığı yazı masasının önünde durmak; yıllardır okuduğum cümlelerin arkasındaki insanı biraz daha yakından hissetmek gibiydi.

Hepimiz Victor Hugo’yu çoğunlukla Sefiller ya da Notre Dame’ın Kamburu ile tanırız. Oysa evini gezerken, duvarlardaki notları okurken, eşyalarının ve yaşamına dair izlerin arasında dolaşırken bu eserlerin ardında yalnızca büyük bir romancı değil; şair, oyun yazarı, ressam, sürgün görmüş bir aydın ve politik duruşuyla çağının vicdanı olmaya çalışan güçlü bir insan olduğunu fark ettim.

Victor Marie Hugo

Victor Hugo, tam adıyla Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802’de Fransa’da doğdu. Babasının Napolyon ordusunda görev yapması nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerin ve ülkelerin izleriyle şekillendi. Anne ve babasının ilişkisindeki kopuşun ardından annesiyle birlikte Paris’te yaşamaya başladı. Eğitimini burada sürdürdü, hukuk okudu; fakat onun asıl yolu çok erken yaşlarda edebiyata çıktı.

Romantizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Hugo güçlü bir düşünce insanıydı. 1827’de yazdığı Cromwell oyununun önsözü, Fransız romantizminin önemli metinlerinden biri kabul edildi. 1830’da sahnelenen Hernani ile büyük bir çıkış yaptı.

Hugo’nun ilk romanı Notre Dame’ın Kamburu, 1831’de yayımlandı ve kısa sürede Avrupa’da büyük ilgi gördü. Roman yalnızca edebi bir başarı elde etmekle kalmadı; Notre Dame Katedrali’ne ve Paris’in tarihi yapılarına yönelik ilgiyi de artırdı.

Hugo’nun eserlerinde Paris yalnızca bir arka plan değil; neredeyse yaşayan bir karakter. Ona göre Paris, kalabalıkların buluştuğu bir halk şehri olduğu kadar, düşünceyi aydınlatan büyük bir merkez.

1830’ların başında Hugo, toplumsal sefalet ve adaletsizlik üzerine büyük bir roman tasarlamaya başladı. Bu fikir yıllar içinde büyüdü, değişti, olgunlaştı. Yaklaşık on yedi yıllık bir emeğin ardından eser, 1862’de Sefiller adıyla yayımlandı. Jean Valjean’ın hikayesi üzerinden yoksulluğu, merhameti, vicdanı ve adalet arayışını anlattı. Sefiller yalnızca bir roman değil; insanın değişebilme ihtimaline, toplumun acımasızlığına ve merhametin dönüştürücü gücüne dair büyük bir metindir.

Victor Hugo’nun daha az bilinen ama çok etkileyici yönlerinden biri de resimle kurduğu bağdır. Büyük yazar aynı zamanda üretken bir ressamdı; yaşamı boyunca yaklaşık 3500 çizim yaptığı söylenir. Genellikle küçük ölçekte, kağıt üzerine çalışır; kahverengi ve siyah mürekkepleri tercih ederdi. Malzeme bulamadığında kömür tozu, lamba isi, kahve telvesi gibi gündelik şeyleri kullanır, hatta kimi zaman kendi kanıyla bile çizimler yaptığı anlatılır. Hugo, dünyayı bazen romanlarla, bazen şiirlerle, bazen de karanlık ve güçlü çizgilerle anlatan çok yönlü bir sanatçıydı.

Hugo’nun hayatı edebiyat ve sanatla sınırlı kalmadı; politik duruşu da en az eserleri kadar belirleyiciydi. 1848 Devrimi’nin ardından cumhuriyetçi fikirlere yaklaştı. Özgürlük, adalet ve insan hakları onun için yalnızca romanlarında işlediği temalar değil, hayatta da savunduğu değerlerdi.

Bu duruş, onu III. Napolyon ile karşı karşıya getirdi. Napolyon Bonaparte’ın 1851’de gerçekleştirdiği askeri darbeye açıkça karşı çıktı ve bu yüzden Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı. Önce Brüksel’e, ardından Jersey Adası’na gitti; daha sonra Guernsey’e yerleşti. 1859’da çıkarılan genel afla Fransa’ya dönebilecek olmasına rağmen, III. Napolyon iktidarda olduğu sürece dönmeyi reddetti.

Victor Hugo’yu güçlü kılan yanlardan biri de kalemini insan hakları için kullanmasıydı. Edebi kariyerinin başından itibaren en temel ahlaki duruşlarından biri idam cezasına karşı çıkması oldu. Bu konudaki en bilinen eserlerinden biri, 1829’da yayımlanan Bir İdam Mahkûmunun Son Günüdür. Hugo bu romanda, idama mahkum edilmiş bir insanın son saatlerini anlatarak ölüm cezasının insanlık dışı yönünü okurun vicdanına taşımaya çalışır. Kalemini yalnızca edebiyat için değil, toplumsal adalet için de kullanan Hugo; sanatçıların telif haklarının korunması için mücadele etti, ölüm cezasının kaldırılması için yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Bugünün diliyle söylersek, Hugo yalnızca yazan değil; yazdıklarıyla dünyaya itiraz eden bir aydındı.

1870’te III. Napolyon iktidarı sona erince Paris’e döndü ve büyük bir coşkuyla karşılandı. Artık yalnızca Fransa’nın en büyük yazarlarından biri değil, sürgünde de susmamış bir özgürlük savunucusuydu.

Victor Hugo, 22 Mayıs 1885’te, 83 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi ulusal bir törenle kaldırıldı ve Paris’teki Pantheon’a defnedildi. Bugün hala yalnızca Sefillerin ya da Notre Dame’ın Kamburunun yazarı olarak değil; edebiyatı vicdanla, adaletle ve insan onuruyla buluşturan büyük bir isim olarak yaşamaya devam ediyor.

Maison de Victor Hugo’dan çıkarken aklımda en çok şu duygu kaldı: Bir yazarı yalnızca kitaplarıyla tanımak başka, o kitapların doğduğu hayatın izlerine yaklaşmak bambaşka. Hugo’nun odalarında dolaşırken, eserlerinin ardında yalnızca büyük bir edebi yetenek değil; yaşadığı çağla hesaplaşan, haksızlığa itiraz eden ve insanı bütün çelişkileriyle anlamaya çalışan büyük bir hayat olduğunu hissettim.

Kendi sözünü en çok kendi yaşamıyla doğrulayan yazarlardan biri belki de Victor Hugo. Okumaya değer şeyler yazdı. Yazılmaya değer bir hayat yaşadı.

Continue Reading

Trendler