Connect with us

Köşe Yazıları

Bu Nasıl Haber? ..İsviçreninsesi’nde Bu haber Ne Alaka?

yazar

Published

on

Son zamanlarda sosyal medyada ve çeşitli platformlarda, İsviçreninsesi’nde de yayınlanan haberlerde bazı olumsuz yorumları gözlemliyoruz. 10 bin takipçiden birkaçı, bazı paylaşımların altında yorumlarda içerik hakkında „Bu haberden bize ne?“, „Bu ne biçim haber?“ ya da „İsviçreninsesi ile bunun ne alakası var?“ şeklinde eleştirilerde bulunuyor. Elbette eleştirinin yapıcı olması önemlidir, ancak bu tür yorumların genellikle başka motivasyonlar taşıdığını da unutmamalıyız. Nedeni yazının devamında.

Yapıcı Eleştiriler ve Medeniyet

Bazıları öyle yapıcı ve nazik eleştirilerde bulunuyor ki, bu eleştiriler gerçek bir değer taşıyor. Eleştiri yapmak elbette önemlidir; bu hem İsviçreninsesi hem de diğer haber kanalları için geçerlidir. Gelen beğeni ve eleştiriler, yapılan çalışmanın doğru veya yanlış olduğunu gösterebilir ve yetkililere geri bildirim sağlar. Ancak, eleştiri illa ki hakaret ya da küfürle değil, kısa bir şekilde „Bu görüşe katılmıyorum“ veya „Ben farklı düşünüyorum“ diyerek medenice yapılabilir. İsviçre ve Almanya medyasında, haberlerin altında binlerce yorumda insanlar, medenice görüşlerini yazar ve tartışabilirler. Ne yazık ki, Türkiye’deki sosyal medya platformlarında insanlar sanki küfür etmek için fırsat kolluyor gibi görünüyor. Eleştiriler yapılabilir; ancak aynı kişi beğendiği haberlerde de olumlu yorumlar yaparak dengeyi sağlamalıdır.

İsviçreninsesi’nin Misyonu ve İçerik

Öncelikle belirtmek isterim ki, İsviçreninsesi haber portalı tamamen ücretsiz olarak hizmet sunar. Buradaki haberler için sizden herhangi bir abonelik ücreti talep edilmemektedir. Platform, emek verilerek hazırlanan ve çeşitli konuları ele alan haberleri kullanıcılarına sunar. Bu haberler arasında bazen herkesin ilgisini çekmeyen konular olabilir; ancak bu haberlerin de kendine özgü bir değeri vardır.

Medya Türleri ve İçerik Uyuşmazlıkları

Bu bir eleştiri konusudur: Adı „Magazin“ olan bir kanalda yüzde 90 siyaset veya günlük yaşam sorunları haber oluyorsa, burada bir tutarsızlık vardır. Benzer şekilde, adında „Siyaset“ veya „Günlük“ geçen bir medyada da yüzde 90 magazin haberi yer alıyorsa, bu da bir yanlışlık gösterir. Aynı şekilde, adında „İsviçreninsesi“ bulunan bir haber portalında eğer yüzde 10 İsviçre haberi, yüzde 90 magazin veya Türkiye haberleri yer alıyorsa, burada da bir uyumsuzluk söz konusudur.

İsviçreninsesi’nin İçerik Öncelikleri

Ancak İsviçreninsesi haber portalının merkezinde İsviçre ve bu ülkedeki yaşam ile ilintili haberler bulunmaktadır. Bu, portalın pratikte de uyguladığı bir prensiptir. İsviçreninsesi adından da anlaşılacağı gibi, İsviçre merkezli haberler ve gurbetçi denilen Avrupa Türklerini, göçmenleri ilgilendiren konular, turizmi ve Avrupa’daki gelişmeleri öncelikli olarak ele alır. Kars’ın bir mahallesindeki yol yapımı ya da Adana’dan, Denizli’den, Edirne’den, İstanbul Güngören’deki mahalle kavgası gibi haberler, buradaki muhtarlık ya da belediye seçimleri İsviçreninsesi okuyucularının önceliği arasında değildir. Ancak, Türkiye’den de olsa bazı haberler, Avrupa’da yaşayan insanlar için ilgi çekici olabilir. Sosyal medyada trend olmuş, gündem haline gelmiş konular, geniş bir kitleyi ilgilendirir. Kendi memleketinde olan bir konu, Avrupa’da yaşayan Türkleri de ilgilendirebilir ve bu nedenle haber portallarında yer bulabilir.

Haberlerin İçeriği ve Evrensellik

İsviçre’nin dışından gelen bazı haberlerin burada yer alması, İsviçre’de yaşayan yerel halkın bilgilendirilmesi gereken konular arasında olabilir ve bu, platformun çeşitli ilgi alanlarına hitap etme çabasının bir parçasıdır. Herkesin aynı tür haberlere ilgi göstermesi beklenemez. Dolayısıyla, bazı haberlerin hoşunuza gitmemesi doğal bir durumdur. Eğer size hitap etmeyen bir haberi görüyorsanız, onu geçmek en basit ve sağlıklı çözüm olacaktır. Ancak hesap sorup „Bundan bize ne, bu haber ne alaka?“ şeklinde yorum yapmak, gerçek bir eleştiri değildir. Ayrıca, aynı kişinin 1000 haberde tek bir olumlu yorumu yoksa ve sadece bir haberde bu tarz yorum yapıyorsa, bu genellikle iyi niyetten uzak bir yaklaşımın ve kişinin hayatındaki mutsuzlukların sosyal medya üzerinden yansımasının göstergesidir.

Hakaretler ve Yapıcı Eleştiriler

Hakaret içerikli bir yorumdan sonra kalkıp „eleştiriye açık olmalısınız“ diyerek kendini haklı çıkarmak etkili bir yaklaşım değildir. Nasıl hitap ediyorsan, aynı dilde cevap alabilirsin. Günlük hayatta da böyledir: Karşındakine küfür ediyorsan veya hakaret ediyorsan, onun da sana benzer bir şekilde cevap vereceğini, hoşuna gitmeyen şeyler duyabileceğini kabul etmelisin.

Medya Kapsamı ve Uluslararası Örnekler

Örneğin, Deutsche Welle sadece Almanya’dan haber sunmuyor; global bir perspektif sunarak dünyanın dört bir yanından gelişmeleri aktarıyor. New York Times da sadece New York’tan yaşam haberleriyle sınırlı kalmıyor; uluslararası haberlerle geniş bir kapsama sahip. Kimse New York Times’taki Türkiye haberine „Bu haberin bize ne alakası var?“ demiyor. Aynı şekilde, 20Min gibi İsviçre medyası, Türkiye’den haberler sunarken kimse „Sizin adınız 20Min; sadece 20 dakikalık haber sunmanız lazım“ şeklinde bir eleştiride bulunmuyor. Frankfurt Allgemeine Zeitung da haberlerini sadece Frankfurt’tan gelen bilgilerle sınırlamıyor; geniş bir coğrafyadan ve çeşitli konulardan haberler sunuyor.

Sosyal Medya ve Eleştiri Kültürü

Sosyal medyada bu durum genel bir sorun haline gelmiştir. İnsanlar, kolayca hakaret edebilir ve başkalarını küçümseyebilirler. Saatlerce emek verilmiş bir haberin sadece başlığına takılarak, „Milleti kandırmayın, yalancısınız!“ şeklinde yalancılıkla itham etmek yorum yapmak yaygın bir davranış haline gelmiştir. Ayrıca, „Yandaş, taraflı haber yapmayın“ gibi yorumlar da sıkça karşılaşılmaktadır. Herkes karşısındakini kendi bakış açısına göre değerlendirir; size göre farklı düşünenler her zaman yandaş veya taraflı olarak nitelendirilebilir. Aynı kişinin doğru bulduğu haber medya kanalı tek taraflı olabilir ama onun tarafından yayınlandığı için ona göre objektif ve tarafsızdır.

Teşekkür ve Takdirin Önemi

Eleştirilerinizi yaparken, emek verilerek hazırlanan haberlere teşekkür etmeyi de unutmamak önemlidir. Beğendiğiniz ve faydalı bulduğunuz haberlerde olumlu yorumlar yaparak, eleştirilerinizi daha dengeli ve yapıcı bir şekilde ifade edebilirsiniz. Hiç düşündünüz mü? Bir kuruş maddi talep edilmeden sunulan haberler, arkasında birçok saatlik emek barındırır. Belki sadece 2 dakikada başlığını okuyup geçtiğiniz bir haber, aslında büyük bir çabanın ve araştırmanın ürünüdür.

Genel Sonuç ve Medya Etik Kuralları

Bu durum sadece İsviçreninsesi için geçerli değil; Instagram, YouTube ve diğer platformlarda da benzer bir durum söz konusudur. İnsanlar, çeşitli platformlarda emek vererek saatlerce hazırlık yapar, araştırma yapar ve canlı yayınlarla ya da farklı yayınlarla bilgi sunarlar. Bir beğeni atıp „like“ yapmayı, teşekkür etmeyi çok görüyorsunuz; ancak hoşunuza gitmeyince kolayca hesap sorup, „Bu haber ne?“ diyorsunuz.

Sonuç olarak, hayatın her alanında eleştirilerinizi yaparken teşekkür etmeyi ve takdir etmeyi alışkanlık haline getirin. Bu, hem daha yapıcı bir yaklaşım sağlar hem de haber portallarının ve içerik üreticilerinin kalitesini artırmaları için bir motivasyon sunar. Unutmayın, her haberin arkasında bir emek var ve bu emeğe saygı göstermek, hem bizlerin hem de içerik üreticilerinin daha iyi sonuçlar elde etmesine katkıda bulunur. Her haber portalında hatalı haberler olabilir; ancak kasıtlı propaganda yapılmadığı sürece, bir haberin başlığında veya içeriğinde olan eksiklikler yüzünden „yalancısınız, yanlısınız“ şeklinde yorum yapmak yerine, resmin tamamına bakmak daha yapıcı olacaktır. Eleştiri yaparken, her haberde olumlu gördüğünüz şeyleri de yazın ki denge sağlanmış olsun. Aksi takdirde, 1000 haberde adı görülmeyen bir kişinin sadece bir haberde ortaya çıkıp yaptığı kasıtlı saldırı içerikli yorumlar asla ciddiye alınmaz.

#İsviçreninsesi #YapıcıEleştiri #SosyalMedyaEtiği #MedyaKalitesi #EleştiriVeTeşekkür #HaberVeEmek #GörüşleriniziPaylaşın #DengeliYorum #TürkMedya #İsviçreTürkleri #cemilbaysal #isviçrehaberleri #köşeyazıları #Almanya #Avrupa

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

                               Nadas Zamanı

yazar

Published

on

Çocuktum. Uçsuz bucaksız tarlaların arasından usul usul ilerliyorduk. Yeşilin binbir tonunun hakim olduğu bir yerde büyüdüğüm için, yol boyunca karşıma çıkan o kahverengi tarlalar çok ilgimi çekmişti. Araba ağır ağır ilerlerken ben de kahvenin farklı tonlarının birbirine karıştığı, yer yer öbek öbek duran toprağa uzun uzun bakmıştım. Sonra çocuk aklımla anneme dönüp, “Bu toprak neden ölmüş?” diye sormuştum. İşte “nadasa bırakmak” sözünü ilk kez o gün öğrendim.

Annem, toprağın yeniden verimlenebilmesi, daha güçlü ve daha bereketli ürün verebilmesi için bazen dinlenmesi gerektiğini anlatmıştı. Toprağın hiçbir şey üretmiyormuş gibi göründüğü o zamanın aslında boşuna geçmediğini; tam tersine, kendini yeniden toparladığı bir dönem olduğunu.

Bu kelimeyi de, doğanın bana o gün öğrettiği bu küçük mucizeyi de çok sevmiştim.

Belki de o günden sonra “nadasa bırakmak” benim için yalnızca toprağa ait bir şey olmadı. Zaman zaman çok zorlandığımda, içimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, kendimi zorlamak yerine ruhumu da nadasa bırakmayı öğrendim. Biraz susmayı, biraz geri çekilmeyi, hiçbir şey üretmeden de var olabilmeyi.

Kafamda, hayata geçirmek istediğim projelerin tohumlarının atılacağı bir yaz planlamıştım. Bodrum’da, balkonumdan görünen palmiye ve hurma ağaçlarına karşı; cırcır böceklerinin eşlik ettiği, kahvenin kokusunun sabahın serinliğine karıştığı sabahlarda bol bol yazıp okuyacağım bir yaz.

Ama olmadı.

Ruhumla bedenim bu kez aynı ritimde ilerlemedi. Başlamam gerektiğini düşündüğüm, hatta uzun zamandır hayalini kurduğum o projeye başlayamadım. Araştırmalarım için yanımda getirdiğim kaynaklar bir köşede öylece kaldı. Mental ve fiziksel olarak oldukça yoğun geçen bir senenin ardından zihnim resmen “pause” tuşuna bastı. Ben de bu kez o sese kulak verdim. Her şeyi biraz ana bıraktım; kendime de hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığım bir alan açtım. Ve bol bol yüzdüğüm, ailemle ve dostlarımla saatlerce konuştuğum, kahkahaların eksik olmadığı, güzel sofralara oturduğum, bol bol dans ettiğim, çokça sevildiğim bir yaz geçirdim. Araya, benim alışık olduğum temponun epey altında birkaç kitap sıkıştırdım elbette. Ama ilk kez belki de bunun hesabını tutmadım.

Dingin, yavaş ve biraz da şifa gibi bir yazdı.

Simi’de Küçük Bir Tesadüf

Bu sakinliğin arasına, her sene yaptığımız gibi küçük bir kaçamak da sıkıştırdık ve yine Yunan adalarından birine geçtik. Bu kez ruh halime de pek uygun düşen, sakinliğime sakinlik katan bir yer seçtim.

Simi’ye ilk kez 19 yıl önce gitmiştim. O küçücük, rengarenk evleriyle aklımın bir köşesinde yer etmiş, yıllar boyunca da güzelliği de dilime pelesenk olmuş bir yerdi bu küçük ada. Bu kez sevdiceğimle yeniden oradaydım. Otelden 5 -6 adımda denize ulaştığımız, sessizliğin ve yavaşlığın tadını çıkardığımız üç dört gün geçirdik.

Bu küçük kaçamak bana yalnızca güzel anılar değil, tatlı bir alışkanlığın da başlangıcını bıraktı. Gittiğim otellerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri, kütüphane varsa kitaplara göz atmaktır. Kaldığımız otelde de odamın yolu üzerinde minicik bir kitaplık vardı. Kitaplığı fark eder etmez raflara göz gezdirdim. Derken kitapların arasından Türkçe bir kitap gözüme ilişti. Matt Haig’in Gece Yarısı Treni sanki raftan bana göz kırpıyordu.

Kitabı elime alıp kapağını çevirdiğimde içinde küçük bir not buldum. O birkaç satır nedense günümü öyle güzelleştirdi ki… Hiç tanımadığım birinin, belki de aylar önce bıraktığı minicik bir iz, hiç beklemediğim bir anda bana ulaştı.

Ben de bu küçük zincire bir halka eklemek istedim. Yanımda okuyup bitirdiğim başka bir kitabın içine, onu bulan kişinin yüzünde belki küçücük bir tebessüm oluşturacak bir not yazıp kitaplığa bıraktım. Bir Türk okur denk gelir de iletişime geçmek ister diye Instagram hesabımı da ekledim. Bakarsınız bir gün “direct message” arkadaşı oluveririz.

Benim için yazın en tatlı anılarından biri oldu bu. Hatta şimdiden karar verdim; bundan sonra gittiğim otellerde, uygun bir kitaplık bulursam geride bir kitap ve birkaç satır bırakmak istiyorum. Kim bilir, belki siz de bir gün denemek istersiniz.

Ve Türkiye için hala yazın ortası sayılabilecek bir tarihte, eğitim öğretim hayatı sebebiyle, Zürih’e, ikinci evime dönüş yaptım. Tabii ki böyle güzel bir yazı geride bırakıp dönmek kolay olmadı.Ama döndüğümde fark ettim ki nadasa bıraktığım zihnimde küçük küçük filizler görünmeye başlamış bile.

Aklımın bir köşesinde bekleyen fikirler yeniden ses vermeye, içimde bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Bu kez acelem yok. Kendime verdiğim bu molanın bana nasıl döneceğini merak ediyorum sadece.  Şimdilik biraz akıştayım, biraz da olacakları izliyorum:)

Continue Reading

Köşe Yazıları

Köprüden Önce Son Çıkış

yazar

Published

on

Uzun yolları çok seviyorum; tren, araba, otobüs vasıta fark etmeksizin dışarıda kilometreler akıp giderken insan kendi iç dünyasına da sefer yapmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde arabayla yaptığım bir yolculuk sırasında „Köprüden önce son çıkış“ tabelası ilişti gözüme. Bu tabela ruhumda sayfalar dolusu paragrafa dönüştü.

İnsan hayatı için çok çarpıcı bir cümle: „Köprüden önce son çıkış.“

Köprüye girmeden önceki o son metreler, ruhun en hararetli çatışma alanı gibi. Bir yanda geçmişin ağırlığı, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar, zamanında söylenmemiş cümleler, yanlış şeritte heba edilen yıllar… Ve bir aydınlanma: „Buraya kadar yanlış gelmiş olabilirsin.“ O an gözün dikiz aynasına iliştiğinde geride bıraktığın yıllar keşkelerin gölgesinde kalır, kaçırdığın sapakları düşünüp için sızlar.

Köprüden önceki son çıkışı fark etmek ama artık o sapağa giremeyecek kadar hızlanmış olmak… Bazen de direksiyonu kıracak gücü bulamayıp o kaçınılmaz köprüye doğru sürüklenmek. Yol devam eder ve insanı en olgunlaştıran durakla yüzleşirsin: Kabulleniş. Kabulleniş, yenilgi demek değildir; yanlış kararların, hayatın getirdiği tüm virajların yükünü omuzlayıp „Evet, yolum buymuş“ diyebilme olgunluğudur. O tabela bize durmayı değil, olduğumuz haliyle yola devam etmeyi öğretir.

Ve tam o sınır çizgisinde, direksiyonu tutan ellerimizde beliren o son duygu: Cesaret. Çünkü köprüden önceki son çıkışı pas geçtikten sonra seni neyle karşılaşacağını bilmediğin sisli bir karşı yaka bekler… Geri gitme ihtimalin kalmadığında gaza basıp bilinmeyene doğru ilerlemek tam anlamıyla yürek işidir. Pişmanlıklarını heybene koyup kabullenişi yan koltuğuna oturtarak o köprüye sürmek; hayatın tüm belirsizliğine adeta meydan okumak gibidir.

Uzun yolların en güzel yanı sadece varılacak yeri değil, ruhumuzdaki sapakları ve virajları da göstermesi. Bir gün o levha ile göz göze gelirseniz yavaşlayın ve iç sesinizi dinleyin. Geride kalan keşkelerinizi yük değil tecrübe görün, pişmanlıklarınızla helalleşin ve o köprüden karşıya geçecek cesareti göğsünüzde hissedin.

Kim bilir, belki de hayat o son çıkışı kaçırdıktan sonra başlar.

Continue Reading

Trendler