Connect with us

Köşe Yazıları

Korkuyoruz!!!

yazar

Published

on

Bu yazıyı yazıp yazmamakta oldukça kararsız kaldım. Zira çok bıçak sırtı ve yanlış anlaşılmaya açık bir konu. Benim ve çevremde tanıdığım kadınların sığınmacı erkeklerle ilgili yaşadığımız endişelerden bahsetmek istiyorum. Yazacaklarımın ne siyasetle bir ilgisi var, ne de ırkçılıkla. Bu noktayı baştan belirtmek isterim. Sadece endişeliyiz, insani haklarımızın ve özgürlüğümüzün kısıtlandığını düşünüyoruz ve can güvenliğimizin tehdit aldında olduğuna inanıyoruz.

Bundan birkaç yıl önce ilk sığınmacılar gelmeye başladığında, genç erkeklerin çokluğu bizi şaşırtmış ve endişelendirmişti. Küçük bir Avusturya kasabasında yaşıyorum. Evimizin yakınlarında bir integrasyon kursu ve bir sosyal merkez var. O yüzden sık sık gelenleri gözlemleyebiliyorduk. Az nüfusu olan kasabalarda da yeni gelmiş sığınmacıların yerleştirilmesi oldukça tartışma konusu olmuştu. Yaşamın içinden şahit olduğumuz bazı örnekler vermek istiyorum. Ancak şu veya bu ülke diye ayıramıyorum, zira Suriye, Afganistan ve başka ülkelerden gelenler var. Hangi ülkeden geldikleri çok da önemli değil, önemli olan Avrupa yaşamına ve kültürüne tamamen zıt bir kültürden gelmeleri.
Süpermarkette yaşanan bir olay, genç bir sığınmacı erkek kadınların olduğu kasadaki sıraya girmek istemiyor ve kadınların arkasında beklemeyi reddediyor. Kasiyer kadın onu uyarınca da öfkelenip tüm aldıklarını yere atıp çıkıyor. Sütler içecekler yerlere saçılıyor. Buna benzer market olaylarını çevremizden de duyduk.
Avusturya’ da ormanlık alanlar, parklar, şehrin kenarından geçen akarsuların yanına yapılan yürüyüş yolları boldur. Yaklaşık yirmi yıldır burada yaşıyorum tek başıma ormanda hiç korkmadan yıllardan beri yürüyüşümü yapıyorum. Ancak bir anda karşıma 10-15 sığınmacı çıkınca açıkçası ürküyorum. Garip bakışlar, aralarında konuşup gülüşmeler insanı huzursuz ediyor. Ne dediklerini anlamasam da bana bakarak konuşunca kendimi bir garip hissediyorum. Aynı huzursuzluğu yakın arkadaşım da yaşıyor. O da benim gibi çoğu zaman tek başına yürüyüşe çıkıyor. Ancak uzun zamandır, özellikle havanın erken karardığı kış aylarında şehir içinde yürümeyi tercih ediyor.
Geçenlerde kızım alışveriş merkezinde gezen iki arkadaşını rahatsız ettiklerinden bahsetti. Geçen yaz da havuzda duş almakta olan 10-12 yaşlarında bir kızın etrafını sarıp taciz ettiklerini farkedip müdahale etmiştim. Aslında insan müdahale etmeye de korkuyor çünkü nasıl tepki vereceklerini kestirmek zor. Havuzlarda da aynı durum. Gruplar halinde her yere gidiyorlar ve özellikle küçük kızlara tacizkar bir şekilde bakıyorlar.
Kadınlara tecavüz ve cinayet haberleri duyduğumuz günler gitgide sıklaşmaya başladı. Oysa burada yaşadığım yıllar boyunca yılda belki bir ya da iki haber duyardık. Bu yıl sadece Viyana’ da 10 civarında tecavüz ve cinayet olayı okudum. Dikkatimden kaçan haberler de olmuş olabilir. En son okuduğum Viyana’ da hayat kadını olarak çalışan 3 kadının Afgan bir genç tarafından bıçakla öldürülmesi idi. Kadınların çalıştıkları evi farkediyor ve büyük mutfak bıçaklarından alıp gidip kadınları vahşice öldürüyor. Mahkemede inancına ters olduğu için yaptığını söylüyor.
Avusturya’ ya ilk geldiğim zaman sokaklarda günün her saati rahatça gezebildiğim ve istediğimi rahatsız edilmeden giyebildiğim için çok mutlu olmuştum. Yıllarca da bu özgür ortamın tadını çıkardım. Ne yazık ki artık hem kendim, hem de çocuklarım için korkarak yaşıyorum. Kızımı tek başına bir yere göndermeye korkar oldum. Oğullarım da gece gittikleri bir yerde bir şiddet olayı ile karşılaşırlar diye korkuyorum. Geçenlerde Almanya’ da kızkardeşinin mezuniyet töreninden dönerken öldürülen gencin haberi beni günlerce etkiledi.
Hem tamamen Avrupa’ ya zıt bir mantaliteleri olan, hem de oldukça agresif bu genç erkeklerle yaşamak zorunda mıyız? Onların ülkelerinde savaş var diye kabul ettik, ülkelerimiz barınma, eğitim ve iş sağladı. Peki bizim güvenliğimizi kim sağlayacak? Bu insanlara topluma uyum sağlamaları için herhangi bir eğitim veriliyor mu bilmiyorum. Ama kadını yok sayan, kolayca öldürebilen, tecavüz edebilen, hatta başı kapalı olmayan kadına bunların yapılmasını normal sayan bu düşünce tarzı değişebilir mi?
Biz kadınlar korkuyoruz. Yeniden özgürce, korkmadan, insanca yaşamak istiyoruz. Zaten toplumda kadınlar iş yaşamında olsun, aile içinde olsun bir sürü zorlukla baş etmek zorunda kalıyor. Bir de can güvenliğimiz için endişe duymadan yaşama hakkımız elimizden alınsın istemiyoruz. Bunu istemek çok mu fazla? Bunu istediğimiz için ırkçı mıyız?
Başka kadınların da bu konu hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Sizlerin de çevrenizde duyduğunuz veya yaşadığınız olaylar var mı? Yorumlarda anlatırsanız çok sevinirim.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Ülkemde sığınmacı istemiyorum‘ diyenler faşist midir?“ link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Tren Yolculuklarının Bir Büyüsü Olabilir mi?

yazar

Published

on

Yıllar önce o dönemde çalıştığım ilaç şirketinin Lozan- Cenevre arasında küçük bir kasabada yer alan merkezine bir toplantıya gelmiş, ne yapıp ne edip kendime bir tren yolculuğu fırsatı yaratmıştım.

Cama başımı dayayıp seyre daldığım ardarda akan büyüleyici yeşil vadiler, kıvrılarak yükselen dağ yolları, sislerin içinden beliren köyler, yeşilliklerin arasından dev birer ayna gibi parlayan göller ve heybetli dağlar bende o anda, oracığa benim seyretmem için yerleştirilmiş bir film sahnesi hissi yaratmış, şu düşünceyi aklıma sokmuştu:

İnsan bu ülkede yaşasa, her gün bu trenlere binse şu hayatta başka ne ister…”

Bu düşünceyi nasıl güçlü bir şekilde içselleştirmişim ki,  o seyahatten birkaç yıl sonra İsviçre’ye taşındım!

Tren yolculuklarına olan tutkum bu ülkede katlanarak artmış olsa da, trenlerle aramızdaki ilişki eskilere, ilkokul yıllarıma kadar uzanır.

Annemin öğretmen olarak çalıştığı okuluma birkaç yıl ikimiz birlikte trenle gidip gelmiş, 80’ler İstanbul’unun dingin yaşam bölgesi olan Göztepe-Maltepe hattında istasyonların nostaljik havasını, önümde uzayan rayların o yaştaki bir çocuk için bitmek bilmeyen sonsuzluğunu ve tren satıcılarının ilgi çekici dünyasını keşfetmiştim. Her gün okula gidip gelmek birdenbire doğal bir maceraya dönüşmüştü benim için.

Bu yolculuklar esnasında bir iki sefer ansızın durup dakikalarca hareket etmeyen trenin içinde yankılanan “raylara biri atlamış galiba!” şeklindeki korkutucu cümlelerle çocuk kafamda trenler tekinsiz, dev birer metal canavara bürünmüş ve yıllar sonra okuduğum Tolstoy’un Anna Karenina’sının trenin altına kendini atmasıyla o tatsız his tekrar yüzünü göstermiş olsa da, bu belli belirsiz  “canavar” algısı trenlerle arama girmeyi başaramadı.

Günlük kısa yolculuklar albenili olmasına albeniliydi ama yetişkinliğe geçtiğimde kafamda bütün görkemiyle bambaşka bir tren yolculuğu hayali belirmişti; filmlerde gördüğüm o gümüş takımlar ve beyaz kumaş peçetelerle yemek yenen notaljik restoranlı ve yataklı vagonlu şehirlerarası trenlerde gerçekleştirilen bir yolculuk!

Çocukluk arkadaşım Zeynep’le İstanbul-Selanik arasında tren seyahatlerinin başladığını duyduğumuzda ikimiz de çok heyecanlanmış, hiç beklemeden yer ayırtmıştık. Baharın yaklaştığını müjdeleyen ılık bir İstanbul akşamında Sirkeci Garı’ndan hiç de filmlerde gördüklerimize benzemeyen hantal görünüşlü  trenimize binmiş, hayal ettiğimiz estetik görüntüyü ve özeni bulamamak yolculuk heyecanımızı yine de söndürmemiş,  gümüş takımlı restoran yerine yataklı kabinimizde camdan dışarıyı seyrederek yediğimiz kaşarlı tostlarımızın ardından gece boyunca kâh uyuklamış, kâh sohbet etmiştik. Saatler sonra gecenin karanlığında, tam da Ayfer Tunç’un Yeşil Peri Gecesi romanında sık sık bahsettiği “kurdun saati”nde, durduğumuz istasyonda bağırışan görevlilerin gürültüsünden sınıra vardığımızı anlamış, iki kafadar heyecan içinde kapıyı vuran sınır polisine pasaportlarımızı göstermiştik.

Herşey hayatta ilk kez tecrübe edildiğinde ne kadar da heyecanlı geliyor insana. Yıllar sonra bugün, İsviçre ve komşu ülkeleri ile arasında sık sık gidip geldiğim trenlerde bazen yapılmadan geçilen, bazen de görevlinin kalabalık vagonlarda dolaşarak gerçekleştirdiği hızlı pasaport kontrolleri “bitse de bir an önce yola devam etsek” düşüncesinden başka bir his uyandırmıyor bende.   

Yolculuğun kendisi için ise hislerim bugün de hala çocukluğumda duyduğum tutkuyu barındırıyor.

Özünde beni asıl heyecanlandıran “yolda olma hali” sanırım. Bu yolda olma hali bana, hayatla ilgili ufak molalar verip, yaşananlara, kendime ve hayatıma dışarıdan bakabilmemi de sağlıyor belki de. Aslında aynı zamanda bir anlamda kendime yaptığım birer içsel bir yolculuk benim için tren yolculukları.

Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, önceden belirlenmiş bir ray hattında hem güvende hissedip, hem ileriye, bir nevi bilinmeze doğru yol almak.

Dışarıdaki manzara peşpeşe akarken, trenin o kendine özgü sakin ve ritmik hareketleriyle uyumlu bir şekilde, benim de düşüncelerimin acele etmeyen, sindirmeye izin veren bir tempoda sakince akması.

Bir yandan ileri doğru hareketin ve varma hedefinin verdiği canlılığı yaşarken, bir yandan ardı ardına geçen görüntülerle geçmişe, anılara dalabilmek.

Angolalı yazar Jose Eduardo Agualusa da tren yolculuklarının bellek ile ilişkisini çok önemsiyor ki, Bukalemunlar Kitabı’nda trenden seyrettiğimiz manzaralarla anılarımız arasında ilişki kurarak anının, hareket halindeki bir tren penceresinden görülen bir manzara olduğunu söyler ve şöyle ekler:

Gözümüzün önünde akan manzaraların gerçek olduğunu biliriz ama çok uzakta olduklarını bildiğimiz için onlara dokunamayız. Bazıları şimdiden o kadar uzakta kalmıştır ki, tren hızla hareket ederken onların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olamayız.” Tıpkı trenden gördüğümüz ardarda geçen manzaralar gibi geçmiş de akıcı bir deneyimdir, sabit değildir, akar, değişir, bazı kısımları uzaklaşıp silikleşir. Ve trende giderken geçmişin anılarına dalmak da yolcuğumuzu güzelleştirir. En azından benim sık yaptığım bir şey.  

Trenler edebiyatta ve sinemada önemli bir yere sahip. Çoğumuz belki de çocukluktan beri bunları okuyarak veya seyrederek büyüyoruz. Bu yüzden bilinçaltımızda tren yolculuklarının bir “hikâye başlıyor” hissi uyandırabilmesi de doğal aslında. Tıpkı benim yıllar önceki İstanbul-Selanik trenine duyduğum heyecan gibi, her yolculuk yeni bir hikaye, yeni bir başlangıç.

Şimdilerde duyduğum heyecan, bu sene başlatılacağını duyduğum İsviçre-İskandinavya arası direk tren hattı için. Biletimi alıp, bu uzun ve konforlu olacağını hayal ettiğim (evet, hayal etmekten hiç vazgeçmiyorum!) yolculuğun keyfini çıkarmak için can atıyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Trendler