Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Sardalye Sokağı’na Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.

 San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.

 Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.

Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.

 Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.

 Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.

 Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.

John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi

 John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.

 Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).

Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk

 Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.

 Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler