Köşe Yazıları
Kokunun Peşinde: Bellekte Açılan Kapılar
O güçlü duyguyla yıllardır zaman zaman yüzyüze gelirim. Bazen bir yemek kokusu beni çocukluğumun mutfaklardan kızartma kokusu yayılan tembel yaz öğleden sonralarına ve ailece oturduğumuz iştah açıcı sofralara götürürken, bazen de eski bir kitap kokusu ilkokulumuzdaki harita ve kitap odasının loş, küflü ve tozlu ortamına beni sessizce bırakıverir. Hani şu filmlerde karakterlerin aniden geçmişe gitmesi ve sahnelerin hızlıca değişivermesi gibi, burnumdan süzülen bir koku molekülü, adeta zamana meydan okuyarak beni, o film kahramanları gibi hayatımın herhangi bir anına taşımayı başarır. Bu büyülü hissin “Proust Madlen Fenomeni” şeklinde bir de ismi olduğunu ve bu ismin, 20. yüzyılın en önemli edebi yapıtlarından kabul edilen Proust’un „Kayıp Zamanın İzinde“ adlı eserinde Proust’un çaya batırılmış madlen kurabiyesinin tadıyla çocukluğunun anılarını yeniden yaşadığı sahneden geldiğini de bu duyguyu tatmaya başladıktan çok sonraları öğrendim.
Koku alma duyusu, tüm duyularımızın içinde hafızayla en güçlü bağlantıya sahip olan. Aslında Proust’un “madlen”i sadece duygusal ve bilinçdışı hafızanın edebiyattaki en güçlü örneklerinden değil, aynı zamanda belleğin insan yaşamındaki rolünü yansıtması açısından da önemli.
Kokunun Bellekteki İzleri
Bellek konusu oldum olası ilgimi çekmiştir. Edebiyatta da bellek ile ilgili romanlar en sevdiklerimin içinde oldu hep. Kimbilir, belki de koku duyusunun bu kadar ilgimi çekmesi de bu yüzdendir. Bellekle ilişkisi açısından bakınca kokunun, onu diğer duyulardan farklı kılan çok önemli bir özelliği var. Koku molekülleri “duygusal beyin” diye de bilinen limbik sistem üzerinden işlenir. Yani koku molekülleri, burun yoluyla alınır ve direk beynin limbik sistemi olarak bilinen duygusal merkezine iletilir. Peki bu ne anlama gelir? Limbik sistem, sadece kokunun değil bütün belleğimizin ve duygu durumlarımızın da işlendiği bölge. “E, peki diğer duyular oraya gitmiyor mu?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet tüm duyularımız aslında oraya gidiyor sonunda ama koku duyumuzun farkı, hiçbir bilişsel süzgeçten geçmeden, direk olarak limbik sisteme yönlenmesi. Bu doğrudan bağlantı da kokunun hafızayı tetiklemesini benzersiz kılıyor. Bu kimyasal duyuya gelen uyarılar herhangi bir rasyonel filtreden geçmeden direk limbik sistemin içine gidince aniden kendimizi bir zaman yolculuğunun içinde bulabiliyoruz. İşin içine başka bir rasyonel filtre girmeyince de koku molekülleri ile diğer duyularımızın bizi çıkarabileceği zaman yolculuğuna kıyasla çok daha eskilere gidebiliyoruz; 2,5-3 yaşlarımıza kadar ışınlanmamız mümkün. Mucize gibi değil mi?
Aslına bakarsak koku-bellek ilişkisi daha da eski, henüz biz bu dünyaya gelmeden önce başlıyor. “Kokular” kitabının yazarı ve koku uzmanı Vedat Ozan’a göre hepimizin koku bellek bankasının ilk girdisi aslında ortak; doğmadan koku almaya başlıyor ve içinden çıktığımız gövdeyi kokusundan tanıyarak doğuyoruz. Çok güvende hissettigimiz ana rahminden, bol uyaranlı, pek de tekin görünmeyen dünyaya gelince, bizi geçmişte olduğumuz yere bağlayacak güçlü bir halata ihtiyacımız oluyor. İşte koku duyusu da bir nevi o halatın yerine geçiyor Ozan’a göre. Yeni doğmuş çocuğun anne kucağına verilir verilmez sakinleşmesi de aslında bunun kanıtı değil mi?
Hayatımızdaki Görünmez İz
Hepimizin hayatında vardır kokularla özdeşleştirdiğimiz olumlu olumsuz duygu ve anılarımız. Bir bakıma kokularla kendi hikayelerimizi oluşturuyoruz da diyebiliriz. Örneğin ben ne zaman yanmış odun kokusu duysam zaman yolculuğunda 4-5 yaşıma giderim. Zaman benim için bükülür, kendimi Karadeniz’de anneannemin ve dedemin evinde bulurum. Yanık odun kokusu serin deniz kokusu ile karışır, kendimi denizden çıkmış, sahili annemin büyüdüğü eve bağlayan yılankavi arnavut kaldırımlı sokakta neşe içinde yürürken bulurum. Yolun detaylarını hatırlarım; kaldırımın dokusunu, sağlı sollu yeşillikleri, en görkemli ağacın olduğu noktayı, komşuların evlerini bile kafamdaki resimde yerli yerine oturtabilirim. O yaşlarda bana bitmek bilmeyen gelen o yol, şimdi görsem kısalığıyla kimbilir nasıl şaşırtırdı beni.
Koku, basit bir duyusal deneyim olmaktan çok daha fazlası; anlık da olsa geçmişi bize yeniden yaşatabilmenin yanısıra bugünkü kimliklerimizi oluşturma sürecinde de güçlü bir araç aslında. Böyle ifade etmek abartılı gibi mi geliyor kulağa? Bir de şu açıdan bakalım; kişisel geçmiş hikayemizle ilişkilendirerek duyduğumuz tüm kokulara olumlu veya olumsuz etiketler verebiliyoruz. O kokuyla ilk nerede, nasıl karşılaştığımız, yanımızda kimin olduğu, ne hissettiğimiz gibi her türlü detay, geçmiş anılarımızla ilişkilendirdiğimiz hislerimizi, bu hisler de duygu durmumuzu belirliyor. İlginç olan bir diğer nokta da kokuya ilişkin verili bilgiyle doğmamış olmamız. Hangi kokuya nasıl bir tepki vereceğimiz tamamen subjektif ve kişiye özel. Bende bahsettiğim duyguları tetikleyen yanmış odun kokusu, başka birinde tamamen olumsuz duygular uyandırmış olabilir örneğin. Her koku yepyeni bir sayfa ve üzerini yaşanmışlıklarla, onlarla ilişkilendirdiklerimizle biz dolduruyoruz. Adeta kokularla hikayeler yazıyoruz. Bu düşünce bana çok etkileyici geliyor.
Üstelik koku sadece bellek ile ilgili değil; bize aynı zamanda benliğin de sürekliliğini hatırlatan bir duyu. Biz büyüdüğümüzü, yaşlandığımızı veya değiştiğimizi düşünürken, ansızın beklenmedik bir koku, yıllar önceki halimizi bugünkü “biz”le buluşturuverir. Adeta zamanın doğrusal olmadığını, insanın birçok “şimdi”den oluştuğunu hatırlatır bize.
Hafızanın ve Edebiyatın Görünmez Dili
Bu kadar sıradışı özellikleri olan bu duyumuz elbette edebiyatın da odağında olmuş zaman zaman. Portekizli şair ve yazar Pessoa, “Koku alma yeteneğinin tuhaf bir görme duyusu” olduğunu söyler. Bir koku molekülüyle gözümüzün önünde tüm netliğiyle beliriveren, belleğin tozlanmış raflarından inip adeta canlanan anıları düşününce pek de yanıltıcı bir tanım değil bence de.
Pessoa’dan bahsedince aklıma edebiyatta usta yazarların kokuyu eserlerinde nasıl da yalnızca bir betimleme unsuru olarak değil, hatırlamanın ve unutmanın sembolü olarak da kullandıkları geliyor.
Bellek meselesi üzerine Türkiye’de ilk kafa yoran romancılardan olan Ahmet Hamdi Tanpınar, bana göre Türk edebiyatının en iyi romanlarından biri olan “Huzur”da, 2. Dünya Savaşı öncesinin tekinsiz atmosferinde yeni bir hayata geçiş için gerekli olan kimliğin geçmişten alınması gerektiğini aktarır. Bir taraftan da modernleşme sancıları icindeki bir topluluğun unuttuklarını, belki de unutulmaya çalışılanları yansıtır. Kolektif ve kültürel bellek, roman boyunca bize kendini gösterir. Ana karakterler Nuran ve Mümtaz’ın İstanbul’un köşklerinden birini dolaşırkenki ruh hallerine de, bu düşünceler eşlik eder. İçinde bulundukları mekan, bir “yer” olmaktan çıkar ve Tanpınar’ın kaleminde, “kendi kokumuz” ve “biz” ifadelerine dönüşür: “Her şeyde garip bir mazi kokusu vardı. Bu, tarih içinde kendi kokumuzdu, ne kadar bizdik.”
Roman boyunca bir yandan da başlı başına bir karakter olarak karşımıza çıkan İstanbul, Kandilli’den Fatih’e kadar birçok semtinin kendine has özellikleri ile bize sürekli göz kırpar. Okur Mümtaz ve Nuran’la birlikte İstanbul yolculuğuna çıkarken, şehrin kokusu adeta canlanır, satırlardan dışarı çıkar. İstanbul’un semtleri, iskeleleri ve köşkleri, renk, ses ve koku çağrışımlarıyla adeta duyusal, canlı bir alana dönüşürler.
Yazarların ustalığı bazen öyle bir noktaya varıyor ki, okur hiç gitmediği bir şehrin bile tüm kokularını ve renklerini sanki hep oradaymışçasına tüm canlılığıyla belleğinde canlandırabiliyor. Lawrence Durrel’in “İskenderiye Dörtlüsü” bana göre bunu en iyi şekilde yansıtabilen romanlardan. İskenderiye, tıpkı Tanpınar’ın İstanbul’u gibi, 4 ciltlik seri boyunca asla bir “şehir”olarak kalmıyor, adeta romanın en güçlü karakteri haline geliyor. Sesleri, kokuları, renkleri, karmaşası, görkemi, kirli dar sokakları, limanı, kahveleri ve farklı uluslardan insanları ile elle tutulur bir varlığa dönüşüyor. Bütün okuma boyunca bana eşlik eden baharatımsı koku şimdi bu satırları yazarken bile benimle.
Şehir Kokusu
Edebiyatta koku deyince seçebileceğim o kadar örnek varken bana şehrin kokusunu hissettirebilen örneklere yoğunlaştığımı farkediyorum. Şüphesiz “şehir kokusu” kavramına duyduğum ilgiden kaynaklanıyor bu. Farketmesek de hemen hepimizin belleğinde şehirlerin kokularının saklı olduğuna inananlardanım. Her şehir kendi iklimini, insanını, tarihini ve kendine özgü dokusunu bize bir şekilde hissettirir. O yüzden de hepimizin algısında her şehrin bir sesi, dokusu ve elbette bir kokusu vardır. Bir şehrin özellikle kokusu onun ruhudur. Ve herkes için bu ruhun yansıması farklıdır.
Yazarların şehirleri de onların penceresinden, satirlardan yansır okura.
Mesela Orhan Pamuk’un İstanbul’u puslu, gri, siyah-beyaz fotoğraflarla bütünleşmiş bir şehirdir ve ahşap evleriyle adeta hüzün kokar.
Sait Faik Abasıyanık, Burgazada’nın ada çamlarında ve tuzlu havasında insan ve özgürlük kokusunu arar. Onun Burgazadası’nın kokusu, hayatın kendisinin kokusudur
İhsan Oktay Anar’ın İstanbul’u hem tarih, hem masal kokar. Tütsülü, rutubetli ve esrarengizdir.
Benim de 2 yıl yaşadığım Dublin, James Joyce için kirli, canlı, soluk alıp veren bir beden gibidir adeta. Bira, yağmur ve liman kokuludur.
Kokular, bir şehrin görünmeyen hafızasını oluşturur. Belki de eserlerinde şehir kokusunun peşine düşen yazarların da gerçekte aradıkları kendi kaybolan hatıralarıdır.
Sonuçta kokular, hatıralar aracılığıyla bizi kendimize ulaştırır. Bir şehri özlerken, şehrin kendisinin yanısıra, o şehrin kokusuna sinmiş kendi hatıralarımız değil midir asıl özlediğimiz?
Köşe Yazıları
Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli
Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.
İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!
Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.
Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek
Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!
Bereketin içindeki melankoli
“Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.
İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:
“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”
Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.
Hüzünle geçen bir hayat
Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.
Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.
Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:
“Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”
Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.






Köşe Yazıları
Bazı Vedalar Gül Kokar
Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.
Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.
Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.
Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.
İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.
Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.
Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Köşe Yazıları
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
Cemil Baysal
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar
Cemil Baysal
Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.
O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.
Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?
“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.
Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.
Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?
Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.
Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.
Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.
Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.
Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


