Connect with us

Köşe Yazıları

UYANIŞLAR

yazar

Published

on

Haziran sonunda, kişisel tarihimde iz bırakacak çok özel bir programa konuk oldum. İsviçre’ye tıpkı benim gibi yeni taşınmış olan sevgili Duygu Hancılar Yılmaz’ın “Uyanışlar” adlı podcastinde bu kez ben ağırlanan kişiydim.

“Uyanışlar”ın formatı oldukça yalın ama bir o kadar da derin: Konuklarına hayatlarının kırılma anlarını, yani uyanışlarını soruyor Duygu. Bu kısa ama öz sohbetlerde, insanlar iç dünyalarının eşiğinden geçiyor.

Duygu davet ettiğinde inanılmaz heyecanlandım. Açık konuşmak gerekirse biraz da panikledim. Çünkü hayatımda birçok dönüm noktası olmuştu ama hiçbir zaman oturup onları uyanışlar olarak düşünmemiştim. Önce daha önceki bölümlerde konuk ettiği kişileri dinledim, sonra kendi uyanışlarımı düşünmeye başladım. Neler hayatımın yönünü değiştirmişti?

Podcasti dinleyenlerin tahmin edebileceği gibi (dinlemeyenler için linki buraya bırakıyorum:

cevap aslında çok netti: Kitaplar.

Ben hayatım boyunca  birçok küçük uyanış yaşadım ama 2 tanesi var ki, yönümü tamamen değiştirdi; İşte bu podcastte onları anlattım.

İlk uyanışım çocukluk yıllarında, kitapların dünyasına açıldığım o büyülü döneme dayanıyor. Türkiye Çocuk ve Milliyet Çocuk dergileri ile başlayan okuma serüvenim, ortaokul yıllarında ciddi bir tutkuya dönüştü. Gerçek bir okur olmak istiyordum. Bu isteğin beni dayımın kütüphanesine götürdüğünü çok iyi hatırlıyorum. Cam sürgüsünü ittiğimde dünya klasiklerinden Varlık dergisine uzanan, tozlu ama sihirli bir evrenle karşılaşırdım. Kitapların kokusunu içime çeker, sayfalarına düşülmüş notları inceler, sonra kitabı usulca kapatıp yerine koyardım.

Dayım, o hevesli hâlimi fark edince, “Gerçek bir okur olma zamanın geldi,” diyerek elime Charles Dickens’ın David Copperfield’ını tutuşturdu. O kalın kapağı açtığım an, 19. yüzyıl İngiltere’sine uzanan bir yolculuk başladı. Ardından Jane Eyre geldi. Roman bana şunu fısıldadı: “Kitaplar sayesinde yaşamadığın hayatları yaşayabilir, gitmediğin coğrafyalara varabilir, kuş cıvıltılarını duyabilir, leylakların kokusunu içine çekebilirsin.”

İşte o andı benim ilk uyanışım.

13 yaşındaydım. O yaz günlerce gecelerce kitap okuduğumu çok net hatırlıyorum. Annemin “Yemeğe gel”, “Hadi artık uyu” uyarılarıyla görece gerçek hayata dönüyor, temel ihtiyaçlarımı karşılayıp kitapların o büyülü dünyasına geri dönüyordum.  Bu tutku içimde hiç dinmedi. Elime ne geçtiyse okudum: kitap, makale, gazete hatta ansiklopedi bile. Bu okuma aşkı ilerde beni gazeteciliğe yöneltti. Üniversite yıllarında da, mezun olduktan sonra da okumak ve yazmak hep hayatımın merkezinde oldu.

İkinci büyük uyanışım ise Zürih’e taşınmamla gerçekleşti.

Tolstoy’a atfedilen bir söz vardır: “Tüm hikayeler ya bir yolculukla başlar ya da bir şehre bir yabancı gelir.” Benimkisi ikincisiydi. 15 yıl pazarlama alanında çalıştığım işimle Zürih’e geldim. Fakat sonra rüzgar yön değiştirdi. İşim geride kaldı. Ben sadece ülkemden değil, dilimden, ritmimden, sesimden de uzaklaştım.

İlk yıl zordu. Rüzgârda savrulan bir yaprak gibiydim. Yanlış insanlar, olmaması gereken ilişkiler… Ama yine kitaplar yetişti imdadıma. Jack London’ın Martin Eden romanındaki bir cümle yankılandı içimde: “Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat ancak böyle insanlarla yaşanmaya değer.”

Ve gerçekten öyle oldu. Yolum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’yle kesişti. Kalbi edebiyatla atan muhteşem kadınlarla tanıştım. İçimdeki ses bana şöyle dedi: “Özden, en sevdiğin şeyi yap. Kitaplardan bir dünya kur kendine.” ve öyle de yaptım.

Ve ben yıllar sonra yeniden gazeteciliğe döndüm.

Önce Instagram’daki ozdenevar hesabımda içerik üretmeye başladım. Ardından “Edebiyatın İzinde” köşesi doğdu. Şimdi hem köşe yazıyorum, hem röportajlar yapıyor, hem de sosyal medya için içerikler hazırlıyorum. Ayrıca gönüllüsü olduğum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’nün yönetim kurulunda medya sorumluluğu yapıyor, edebiyatın sesini daha fazla insana duyurmak için çalışıyorum.

Bir diğer gönül bağım ise Göçmen Kitapseverler Kitap Kulübü. Her sabahım o kulüpteki yazışmalar ile başlıyor. Her ay bir yazarı okuyor, ardından o yazarı konuk olarak ağırlıyoruz. Yepyeni yazarlar, yepyeni bakış açılarıyla tanışıyoruz.

Edebiyatla çevrili bir dünyada yaşıyorum şimdi. Hayalimden bile güzel…

 

Yazın Kitap Hasadı

Bu yaz birbirinden güzel, tadı damağımda kalan kitaplar okudum. Önceki yazımda, New York Times çok satanlar listesine giren Sarı Yüz’den söz etmiştim. HIzlı okunacak, ama keyif de verecek bir roman arıyorsanız hala okumayanlar için tekrar hatırlatmak isterim: Bir yazarın sancılı yazma süreciyle birlikte gelişen entrikaları anlatan bir roman. Gerilimle iç içe geçen atmosferi sayesinde, bir oturuşta bitirmek isteyeceğiniz türden.

Bu yazın yıldızı ise benim için Fatih Gezer’in Ölüler Kıraathanesi oldu. Zaten kalemine hayran olduğum bir yazar. Vedat Türkali İlk Roman Ödülü’nü kazanan bu kitap, İstanbul’un meşhur ve meşum bir mahallesinde, bir poker masasının çevresinde şekillenen sekiz hayatı konu alıyor. Romanın kurgusu oldukça çarpıcı, karakterleri yaşayan insanlar kadar sahici. Zülfü Livaneli’nin yorumu da kitabın gücünü ortaya koyuyor: “Fatih Gezer’in romanı gerçekten ilginç ve özgün.” İlk romanı olmasına rağmen olgun bir dille yazılmış, ustaca işlenmiş bir hikaye.

Bu yaz tanışma ayrıcalığına eriştiğim bir kalem: Yiğit Okur. Hulki Bey ve Arkadaşları adlı romanı tek kelimeyle muazzam. Sadece bir roman değil; içten bir dostluk hikâyesi ve aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine tutulmuş bir ayna. “Yenilmez Armada” lakaplı dört lise arkadaşının 30 yıla yayılan yaşam öyküsünü, bireysel dönüşümlerle toplumsal değişimleri iç içe geçirerek anlatıyor. Her karakteri ayrı bir derinlikte, her sayfası bellekte iz bırakacak güçte.

Ve son olarak, Erendiz Atasü’nün Kadınlar da Vardır adlı kitabını paylaşmak istiyorum.Kadın hikayelerinden oluşan bu eser, Atasü’nün kalemiyle tanıştığım ilk kitap oldu. Hikayelerde,  kadın yaşamları tüm gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Annelikler, suskunluklar, isyanlar, aşk ve yalnızlık… Her öyküde başka bir kadının iç sesiyle, ama aslında hepimizin iç sesiyle buluşuyoruz.

Erendiz Atasü, edebiyatımıza özellikle kadın bakış açısıyla getirdiği eleştirel tutumla tanınıyor. Kadınlar da Vardır, 1982 yılında Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülüne layık görülmüş. Aynı zamanda onun edebi dünyasında bir dönüm noktası sayılıyor.

Keyifli okumalar …

Continue Reading

Köşe Yazıları

Martin Eden

yazar

Published

on

İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.

 6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.

Bir Hayalin Çöküşü

 Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.

 Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.

 Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.

 Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.

 Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.

 Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.

 Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.

Elveda Martinciğim.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?

yazar

Published

on

Cemil Baysal’ın yazısı

2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?

Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.

2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.

Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.

Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.

Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.

Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.

Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?

Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.

Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa

yazar

Published

on

Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı

Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.

​Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“

​Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.

​Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.

​Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.

​Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.

Continue Reading

Trendler