Köşe Yazıları
İsmimiz Kaderimiz Olabilir mi?
Japon yazar Haruki Murakami, Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları isimli romanında, adı „renksiz“ olduğu için derin bir değersizlik hissi ile kıvranan Tsukuru Tazaki ile tanıştırır bizi.
Tsukuru’nun lise arkadaş grubunda herkesin soyadında bir renk vardır; örneğin gruptaki diğer iki erkekten birinin ismi “kızıl çam” anlamına gelen Akamatsu, diğeri de “mavi deniz” anlamındaki Oumi’dir. Tsukuru’nun ismi ise öylesine dümdüz ve renksizdir.
Tsukuru kendini eksik ve önemsiz görür, gruptan dışlanmış hissetmeye başlar. Zamanla bu dışlanma hissi gerçek bir travmaya dönüşür. Arkadaşları tarafından terk edilmiştir. Kimliğiyle ilgili sorunları derinleşir ve kitap boyunca Tsukuru, kimliğini yeniden inşa etmeye çalışır.
“Böyle şeyler ancak romanlarda ve filmlerde olur”
“Alt tarafı bir isim, hayatta daha büyük dertler var”
Aklınızdan benzer düşünceler mi geçiyor?
Oysa ki isimlerimiz belki de hayatımız üzerinde bizim sandığımızdan daha fazla etkiye sahiptir.
Bir kelimeden öte
Biz henüz bu dünyaya gelmeden burada bizi bekleyen,bize ait olan ilk şeydir ismimiz. Küçücük bir bebekken büyülü bir kelime gibi kulağımıza ezanla fısıldanır.
Kimi zaman bir aile mirası olarak kökünde geçmişin izlerini taşıyarak gelir. Daha yeni gözümüzü açtığımız taze yaşamımıza tarihin ağırlığını ve yaşanmışlıklarını yükler.
Zaman zaman anne veya babanın hayran olduğu biriyle ilgili sessiz bir beklenti ile giriverir hayatımıza o beklentinin izini ömür boyu üzerimizde bırakarak.
Bazen bir şarkıdan alınmış bir ilham, bazen de sadece kulağa hoş gelen bir sestir. O sesi sevsek de sevmesek de hayatımız boyunca en çok duyacağımız, hiç bıkmayacağımız melodi olur.
İsmimiz, göründüğü gibi sadece basit bir kelimeden ibaret değildir; adeta bir renk gibidir. Ya kişiliğimize tatlı tatlı dokunarak kolaylıkla uyum sağlar yuvasına, ya da zorlanır; uyumsuzdur, sessiz sessiz bağırır. Bir türlü örtüşmez ait olmaya çalıştığı yerle ve kişiyle.
Kendi ismi insana bazen aidiyet duygusu hissettirirken, bazen de özgürlük arzusu uyandırır. İnsan isminin kendisini sınırladığını hissettiğinde, o sınırları aşma isteğiyle yanıp tutuşur. Belki de bu yüzdendir ki kimileri isimlerini değiştirmek, kendi adlarını yeniden yazarak bir bakıma kaderlerinin kontrolünü de ellerine almak isterler.
Yıllar geçtikçe ismimiz bizi bir anlamda tanımlar, şekillendirir. Hayat boyu taşırız onu; bazen gururla, bazen de omuzlarımızdaki bir yük gibi.
Bir isim, aslında yalnızca harflerden oluşmuş bir sözcük gibi görünse de içinde bir hayat, bir anlam, bir hafıza taşır. Sadece bize ne hissettirdiği değil, başkalarına ne hissettirdiği de bir oranda yaşamımızı etkiler. Hayat boyu iletişim kurduğumuz herkesin hafızasında ismimiz bir duyguya dönüşür. Hafızada oluşan kimliktir bu.
İsmimiz aslında varoluşumuzun ve kimliğimizin sesidir.
Uzun lafın kısası, diyeceğim odur ki, bir isim, bireyi tanımlayan birkaç harf ve tınıdan çok daha fazlasıdır. Doğarken o küçücük bebeğe verilen bir ismin taşıdığı anlam, birey olduğunda onun toplum içindeki yerini belirleyip, gelecekteki tercihlerini bile yönlendirebilir.
Adımız kadar mı varız?
Çocuklarımıza isim koyarken bu açıdan pek düşünmesek de, isim seçim süreci sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve kültürel sonuçları olan bir karardır.
İtalyanlar “Nomen Omen” derler buna. Latince kökenli bu deyiş, insanın isminin kişiliğini ve hayatını nasıl şekillendirebildiğini iki kelimeyle özetleyiverir.
Carl Jung’un psikolojideki benlik kavramına göre, bireyin içsel algısı ile dış dünyaya yansıtılan kimliği arasında bir denge vardır. İsimler de, bireyin kendilik algısını şekillendirmede etkilidir.
Bu konuda yapılan çok sayıda araştırma bile var.
Örneğin, yaygın ve olumlu anlamlar taşıyan isimlere sahip bireyler daha yüksek özgüven seviyelerine sahip olabiliyorlar.
Diğer yandan toplumda bazı isimler sosyal sınıflarla, etnik kökenle veya dini kimlikle de özdeşleştirilebiliyor. Bu toplumsal önyargı, işe alım süreçlerinde ne yazık ki “isim ayrımcılığı” gibi olgulara kadar varabiliyor. Örneğin Batı’da yapılan bir çalışmada, “klasik” ya da “elit” isimlere sahip bireylerin özgeçmişlerinin daha fazla geri dönüş aldığı gösterilmiş.
Bir de değişik teoriler var ki, aynı zamanda biraz da eğlenceliler doğrusu. Örneğin “Adlandırma Etkisi” (name-letter effect) teorisine göre kişiler kendi isimlerindeki harflerden oluşan adları olan kişilere sempati duyuyor! Bir diğer teori olan “İsim Kaderi Hipotezi”ne (nominative determinism) göre kişilerin isimleri, kişilik gelişimleri ve hatta meslek seçimleri üzerinde etkili olabiliyor. Örneğin Deniz isimli birinin denizcilik ile ilgili meslek seçmesi şaşırtıcı değil bu teoriye göre!
Kültürlerde isimler
İsimlere verilen önem de kültürden kültüre değişir. Örneğin Japon kültüründe isimler çoğunlukla doğa ve sembollerle ilişkilidir. Bu, Tsukuru’nun isminin “renksizliği”nin onu, toplum içinde silik bir figür yapmasını bize açıklar.
Afrika kültürlerinde doğum koşullarına, aile geçmişine ve toplumsal rollere göre isim verilirken, Katolik kültürlerde manevi bir rehberlik biçimi olarak çocuklara azizlerin ismi verilir-ki bu da benim eşimde olduğu gibi bazen soyadının önünde üç, dört isim olmasına yol açar!
Türkçemizde isimlerimizin çoğunun bir anlamının olması dilimize ve kültürümüze ne büyük zenginlik katar. Yurtdışında her yeni tanıştığım kişiye özellikle ismimin anlamını söyler, saklayamadığım bir gurur duygusu ile bizim kültürümüzde çoğu ismin anlamı olduğu bilgisini paylaşırım.
“Bizim isimlerimizin çoğunun bir anlamı vardır; benim ismim de yazın Ege ve Akdeniz’de esen serin, tatlı rüzgar demek.”
Bu cümle, tanıştığım herkesin yüzünde aydınlık bir gülümseme yaratır.
İsmini sevmek
Sizi bilmem ama ben ismini sevenlerdenim.
Annemden öğrendiğim kadarıyla isim annem ise, annemle birlikte aynı anda hastanede doğum yapmak üzere olan bir başka kadınmış. Annemle babam tarafından önerilen isim beğenilince ben de Meltem olmuşum. Bir insanın hiç tanımadığı bir başka insanın hayatına dokunmasına, onda kalıcı bir etki bırakmasına ne özel bir örnek benim isim hikayem.
Fonetik açıdan sevdiğim “Meltem” isminin etimolojik kökeninin Türkçe olduğunu düşünürken, bir Yunanistan seyahatimde Yunanca’da “Meltemi” olarak kullanıldığını ve anavatanının da Yunanistan olduğunu öğrendiğimde önce şaşırmıştım. Ama düşününce, Ege rüzgarına başka hangi köken daha fazla yakışırdı ki?
Adımın edebiyatta bir kitabın satırlarından bana gülümsemesi çoğu zaman beni çok mutlu eden bir sürpriz olur. (Evet, galiba ismimizi duymanın egomuzu okşayan bir etkisi de var!) Geçtiğimiz günlerde okuduğum Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası isimli kitabından “Adı yumuşacık, kendiyse şaşırtıcı derecede sert” ifadeleri yine satırlardan gülümsedi bana.
Cümlenin tamamını değil de adımla ilgili olan ilk kısmını nedense yazar sanki benim için söylemişçesine sorgulamadan benimsedim. Hemen ardından da “ismin kendilik algısı üzerindeki gücü” fikrini düşünmeden edemedim.
Köşe Yazıları
Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime
Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.
Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.
Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?
Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.
“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.
Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.
Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.
Köşe Yazıları
Sayfadan Perdeye
Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları
2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.
Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.
İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.
Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.
Hamnet
İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.
Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.
Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.
Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.
Uğultulu Tepeler
İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler
Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.
Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.
Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.
Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.
Yüz Yıllık Yalnızlık
Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık
Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.
Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.
Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.
Masumiyet Müzesi
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.
1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.
Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.
Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


