Connect with us

Köşe Yazıları

Yürümeye övgü: Düşünüyorum, öyleyse yürüyorum!

yazar

Published

on

Doğa yeni uyanıyor. Gökyüzü, rengine karar vermeye çalışırcasına pembeden turuncuya, alacalı görünüyor. Güneş cömertliğini henüz göstermemiş ama bugün pek de utangaç olmayacağı belli, hava şimdiden yumuşacık. Sadece adımlarımın altındaki otların hışırtılarının duyulduğu bir sessizlik içinde tepeye doğru yürüyorum. Üzüm bağlarına çıkan kısa ve dar bir patika bu. Sabahın taze kokusu içimi çocuksu bir sevinçle dolduruyor. Kayınların dallarının arasından sesinden büyüklüğünü kestiremediğim bir kuş sabahı selamlıyor. Düzenli soluk alıp vererek ve tempolu adımlar atarak geçen beş, altı dakikalık bir yürüyüşün ardından, tepenin yamacından Zürih Gölü’ne doğru sereserpe uzanmış şekilde tüm bereketli güzelliğini sunan üzüm bağlarına varıyoruz. Köpeğim Grissino’nun en sevdiği yer burası. Bağların arasındaki toprak yolda onu serbest bıraktığımda alev rengi tüylerini esintiye bırakarak özgürce koşuyor.

Ben onun ardından yürüyorum. Koşmayı tetikleyen hız ve ataklık isteğinin değil, yürümenin getirdiği sakinlik ve teslim olmanın peşindeyim. Öylece yürüyor ve vücudumun ritmine ruhumun çabasız bir doğallıkla ayak uydurmasını izliyorum. Adımlarım belli bir tempoya ulaştığında günlük hayatın zihnimde yaratmış olduğu gürültü, doğanın dinginliği ile birlikte eriyip gidiyor. Tüm yaşama telaşının geçici bir süreliğine geride kaldığını hissettiğim o noktada kendimle-veya en fazla köpeğimle-gerçek anlamda başbaşa olmanın tadına varıyorum.

Yürüyüşçü olma yolunda

Yıllar önce İsviçre’ye geldiğimde pek çok İstanbullu gibi bir araba bağımlısıydım. O zamanlar Basel’de yaşayan eşimi ziyarete gelmiş ve akşam yemeğe giderken arabayı almak yerine taksi çağırmayı önermiştim. Nasıl da pratik bir düşünce! Basel’in ne kadar düzenli ve yürünesi bir şehir olduğunu, Ren Nehri boyunca yürüyerek şehrin her iki yakasını bir saat içinde bitirebileceğimi öğrenmek çok vaktimi almayacaktı. Neredeyse ekmek almaya bile arabasına atlayıp gitmeye alışmış bir metropol kadını için yepyeni bir keşif (!) hissiydi bu. Elbette bu müthiş buluşa adapte olabilmenin ilk koşulu, bavulumda Basel’e gelen yüksek topuklu ayakkabılarımdan rahat yürüyüş ayakkabılarına yumuşak bir geçiş yapmaktı.

Geçen yıllar içinde İsviçre ve İrlanda’daki yürüyüşlerim beni “kendimce” tecrübeli bir yürüyüşçüye dönüştürdü. Buna, son birkaç yıldır araba kullanmama özgürlüğü de eklenince, adımlarım ve zihnimin dostluğu pekişip güçlendi. İsviçrelilerin yürüyüşte kullanmayı pek sevdikleri o kayak batonu benzeri çubuklara kollarımı hapsetmiyor, adımlarıma uyum sağlamaları için onları serbest bırakıyorum; tıpkı özgür kalıp doğaya akan zihnim gibi. Konuşmaya gayret sarfetmemek ise işitme yetimi keskinleştiriyor. Sadece doğayı dinlediğimde her türlü irili ufaklı sesi farkedebiliyorum. Adeta Grissino ile yarışıyoruz doğaya kulak kabartmakta! O, yaşı ve ırkı gereği haliyle hızın peşinde. Ama yanımda yürürken benim yavaşlığıma ayak uydurmaya çalışıyor-yeter ki karşısına onu kontrolden çıkarıp atak cesurluğunu sergiletecek bir köpek veya kuş çıkmasın!    

Yavaşlık ve düşünmek üstüne 

Frederic Gros, çok severek okuduğum “Yürümenin Felsefesi”nde “Kendine güvenin ve cesaretin sahici göstergesi yavaşlıktır” der. Hızın zıddı olmayan bir yavaşlık burada bahsettiği. İyi yürüyüşçüye ait özellikler adımların son derece istikrarlı olması ve yeknesaklık ona göre. Kötü yürüyüşçü ise bazen hızlanıp, sonra yavaşlayabilir. Ani süratlenmelerle kazandığı hızın ardından soluk soluğa kalır. Yavaşlık ise tam olarak aceleciliğin zıddıdır Gros’un ifadesine göre.

Kalori hesaplarının kurbanı olarak kan ter içinde yürüyenleri konumuzun dışında tutarsak, sadece aceleciler midir yürürken hızlanan? Bazen hatırlamak istemediğimiz şeylerden kaçmak, onları hafızamızdan bir an önce atmak için de hızlanır adımlarımız. Adımlarımızı daha hızlı attıkça o hatırlamak istemediğimiz anılar sanki daha hızlı çıkacaktır aklımızdan. Anımsamak istediğimizde ise yürüyüşümüz kendiliğinden yavaşlar. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasındaki gizli ilişki olarak tanımlar bunu Milan Kundera “Yavaşlık” kitabında. Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla, hızın derecesi ise unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. 

Bazen hızla yürürken nefes almadan da konuşan, adeta atılan her adıma mümkün olduğunca çok kelime sıkıştırmaya çalışan geveze yürüyüşçüler geçer yanımdan. Kelimelerin uğultusu uzaklaştıkça bir oh çekerim öyle anlarda! Yalnız yürümeyi tercih etmem de bu sebeptendir. Yürürken serbest kalan zihin belli bir berraklığa ulaşır, düşünceler billurlaşır. Öfkelendiren olaylara fevri tepki vermemek, önemliyi önemsizden ayırt etmek ve daha sağlıklı karar alabilmek kolaylaşıverir. O yüzden önemli kararlar öncesinde kullanılan “üstüne uyumak” kavramı gibi, benim için bir de “üstüne yürümek” yaklaşımı vardır.     

Bir yerlerde okuduğum şu cümle bana ilham verici geldi: “Düşünmek, bir nevi kavramlar ile seyahat etmektir”. Bu zihinsel seyahate, beden de harekete geçerek eşlik ettiğinde düşünce ritmik bir eyleme dönüşüp daha kolay akıyor belki de. Metin Münir “Yürümek aklı da yürütür” demişti bir yazısında, ne kadar da doğru bir tanımlama.

Yürümek tarih boyunca hep önemli oldu

Tarih boyunca düşünce ile yürümenin ilişkisi üzerine o kadar şey yazılıp söylenmiş ki! Her kültür, yürümeyi farklı şekillerde yorumlamış, düşünürler ve sanatçılar yürürken düşünme ve fikir üretmeye övgü yapmışlar. Antik dönemden beri bilgeler, hep yürüyerek derin düşüncelerin peşine düşmüşler. Aristoteles’in bir aşağı bir yukarı yürüyerek ders anlattığını ve kurduğu okulda yetişen öğrencilerin, Yunanca “gezinmek, yürümek” anlamındaki “peripatein” kelimesinden türeyen “Peripatetik” ifadesi ile tanımlandıklarını görürüz örneğin. Bu gelenek İslam dünyasında da devam etmiş, Farabi, İbn Sina gibi İslam filozofları da Arapça “yürümek” anlamındaki “meşy” kökünden türemiş bir kelime olan “Meşşai” ile anılmışlardır. 

Peki sadece doğada yürümek mi insana tüm bu özellikleri kazandırır? Ya yaşadıkları sokaklara ve ana caddelere sıkışmış büyük şehirliler? Elbette şehirde ve doğada yürüyüşe çıkmanın nitelikleri oldukça farklı. Şehirlerde kaldırım veya parklarda yürürken gündelik hayatın kalbindedir insan. Yine de zihnin gürültülerinden uzaklaşarak diğer insanlara ve hayata karşı gözlemci olma şansı yakalanır. Her gün yaşadığımız sokağı bile yeni bir gözle görmeye çalışmak, başımızı kaldırıp daha önce görmediğimiz detayları farkedebilmek keyifli ufak keşifler olabilir.

Düşünürlerin çoğu doğadan ilham almış olsa da, içlerinde şehirli yürüyüşçüler de olmuş elbette. Örneğin Kirkegaard, Kopenhag sokaklarında usanmadan yıllarca yürümüş. Her ne kadar bazı kaynaklarda yürüyüşlerinin sebebi olarak sevip de ulaşamadığı bir kadın gösterilse de (Regine Olsen’i sevdiği halde onu mutlu edememekten korktuğu için evlenmekten vazgeçen filozof, genç kadının evleneceğini duyduğunda melankoliye kapılmış) yürümek, onun yazılarının kaynağı olmuş ve dostlarına, yürüyebildiği sürece ölüm dahil hiçbir şeyden korkmadığını dile getirmiş. Caddelerde rastladığı insanlarla konuşmayı seven Kirkegaard’ın, bu sohbetlere verdiği yaratıcı bir de isim var: “İnsan banyosu”!

Son olarak şehirde yürüyüş deyince XIX. yüzyılda ortaya atılan ve XX. yüzyıl romanlarında da karşımıza çıkan Fransızca kökenli “flanör” ler geliyor aklıma. “Kenti karış karış gezen kişi” anlamına gelen bu sözcük farklı şekillerde yorumlansa da, kentin içindeki gerçek gözlemcilerdir flanörler. Aylak kent gezginleri olarak şehri en ücra köşelerine kadar arşınlar ve hayatı gözlemleyip düşünürler. “Aylak” ifadesi, aylaklığın işsiz güçsüz olmak şeklinde algılandığı günümüzde olumsuz bir imge oluştursa da, bazen aylaklık da iyi gelir insana. Kundera, eski aylaklıklara gönderme yaparak bir Çek atasözünü paylaşır okuyucularıyla:

Aylaklar Tanrının pencerelerini seyrederler”.

Beş dakika boş kalamayıp ekranlara kilitlenen günümüz insanını düşününce oldukça anlamlı gelen bir söz. Bugün ihtiyacımız olan belki de biraz daha fazla “aylak” olabilmek…

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Derya

    11 September 2024 at 07:12

    Doğayı hissederek, dinleyerek ve hayallere dalarak yürümenin tadını bir kez alan bırakamaz. Bu güzel yazı için teşekkürler, keyifle okudum yürüyüş aşığı biri olarak 😊

  2. Meltem Soğuk Stropoli

    11 September 2024 at 21:29

    Merhaba Derya Hanım, mesajınız için çok teşekkür ederim, ne mutlu bana okurken keyif aldıysanız. Bir gün yüzyüze de tanışmak mümkün olur umarım :). Sevgilerimle.

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Trendler