Connect with us

Köşe Yazıları

Yürümeye övgü: Düşünüyorum, öyleyse yürüyorum!

yazar

Published

on

Doğa yeni uyanıyor. Gökyüzü, rengine karar vermeye çalışırcasına pembeden turuncuya, alacalı görünüyor. Güneş cömertliğini henüz göstermemiş ama bugün pek de utangaç olmayacağı belli, hava şimdiden yumuşacık. Sadece adımlarımın altındaki otların hışırtılarının duyulduğu bir sessizlik içinde tepeye doğru yürüyorum. Üzüm bağlarına çıkan kısa ve dar bir patika bu. Sabahın taze kokusu içimi çocuksu bir sevinçle dolduruyor. Kayınların dallarının arasından sesinden büyüklüğünü kestiremediğim bir kuş sabahı selamlıyor. Düzenli soluk alıp vererek ve tempolu adımlar atarak geçen beş, altı dakikalık bir yürüyüşün ardından, tepenin yamacından Zürih Gölü’ne doğru sereserpe uzanmış şekilde tüm bereketli güzelliğini sunan üzüm bağlarına varıyoruz. Köpeğim Grissino’nun en sevdiği yer burası. Bağların arasındaki toprak yolda onu serbest bıraktığımda alev rengi tüylerini esintiye bırakarak özgürce koşuyor.

Ben onun ardından yürüyorum. Koşmayı tetikleyen hız ve ataklık isteğinin değil, yürümenin getirdiği sakinlik ve teslim olmanın peşindeyim. Öylece yürüyor ve vücudumun ritmine ruhumun çabasız bir doğallıkla ayak uydurmasını izliyorum. Adımlarım belli bir tempoya ulaştığında günlük hayatın zihnimde yaratmış olduğu gürültü, doğanın dinginliği ile birlikte eriyip gidiyor. Tüm yaşama telaşının geçici bir süreliğine geride kaldığını hissettiğim o noktada kendimle-veya en fazla köpeğimle-gerçek anlamda başbaşa olmanın tadına varıyorum.

Yürüyüşçü olma yolunda

Yıllar önce İsviçre’ye geldiğimde pek çok İstanbullu gibi bir araba bağımlısıydım. O zamanlar Basel’de yaşayan eşimi ziyarete gelmiş ve akşam yemeğe giderken arabayı almak yerine taksi çağırmayı önermiştim. Nasıl da pratik bir düşünce! Basel’in ne kadar düzenli ve yürünesi bir şehir olduğunu, Ren Nehri boyunca yürüyerek şehrin her iki yakasını bir saat içinde bitirebileceğimi öğrenmek çok vaktimi almayacaktı. Neredeyse ekmek almaya bile arabasına atlayıp gitmeye alışmış bir metropol kadını için yepyeni bir keşif (!) hissiydi bu. Elbette bu müthiş buluşa adapte olabilmenin ilk koşulu, bavulumda Basel’e gelen yüksek topuklu ayakkabılarımdan rahat yürüyüş ayakkabılarına yumuşak bir geçiş yapmaktı.

Geçen yıllar içinde İsviçre ve İrlanda’daki yürüyüşlerim beni “kendimce” tecrübeli bir yürüyüşçüye dönüştürdü. Buna, son birkaç yıldır araba kullanmama özgürlüğü de eklenince, adımlarım ve zihnimin dostluğu pekişip güçlendi. İsviçrelilerin yürüyüşte kullanmayı pek sevdikleri o kayak batonu benzeri çubuklara kollarımı hapsetmiyor, adımlarıma uyum sağlamaları için onları serbest bırakıyorum; tıpkı özgür kalıp doğaya akan zihnim gibi. Konuşmaya gayret sarfetmemek ise işitme yetimi keskinleştiriyor. Sadece doğayı dinlediğimde her türlü irili ufaklı sesi farkedebiliyorum. Adeta Grissino ile yarışıyoruz doğaya kulak kabartmakta! O, yaşı ve ırkı gereği haliyle hızın peşinde. Ama yanımda yürürken benim yavaşlığıma ayak uydurmaya çalışıyor-yeter ki karşısına onu kontrolden çıkarıp atak cesurluğunu sergiletecek bir köpek veya kuş çıkmasın!    

Yavaşlık ve düşünmek üstüne 

Frederic Gros, çok severek okuduğum “Yürümenin Felsefesi”nde “Kendine güvenin ve cesaretin sahici göstergesi yavaşlıktır” der. Hızın zıddı olmayan bir yavaşlık burada bahsettiği. İyi yürüyüşçüye ait özellikler adımların son derece istikrarlı olması ve yeknesaklık ona göre. Kötü yürüyüşçü ise bazen hızlanıp, sonra yavaşlayabilir. Ani süratlenmelerle kazandığı hızın ardından soluk soluğa kalır. Yavaşlık ise tam olarak aceleciliğin zıddıdır Gros’un ifadesine göre.

Kalori hesaplarının kurbanı olarak kan ter içinde yürüyenleri konumuzun dışında tutarsak, sadece aceleciler midir yürürken hızlanan? Bazen hatırlamak istemediğimiz şeylerden kaçmak, onları hafızamızdan bir an önce atmak için de hızlanır adımlarımız. Adımlarımızı daha hızlı attıkça o hatırlamak istemediğimiz anılar sanki daha hızlı çıkacaktır aklımızdan. Anımsamak istediğimizde ise yürüyüşümüz kendiliğinden yavaşlar. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasındaki gizli ilişki olarak tanımlar bunu Milan Kundera “Yavaşlık” kitabında. Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla, hızın derecesi ise unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. 

Bazen hızla yürürken nefes almadan da konuşan, adeta atılan her adıma mümkün olduğunca çok kelime sıkıştırmaya çalışan geveze yürüyüşçüler geçer yanımdan. Kelimelerin uğultusu uzaklaştıkça bir oh çekerim öyle anlarda! Yalnız yürümeyi tercih etmem de bu sebeptendir. Yürürken serbest kalan zihin belli bir berraklığa ulaşır, düşünceler billurlaşır. Öfkelendiren olaylara fevri tepki vermemek, önemliyi önemsizden ayırt etmek ve daha sağlıklı karar alabilmek kolaylaşıverir. O yüzden önemli kararlar öncesinde kullanılan “üstüne uyumak” kavramı gibi, benim için bir de “üstüne yürümek” yaklaşımı vardır.     

Bir yerlerde okuduğum şu cümle bana ilham verici geldi: “Düşünmek, bir nevi kavramlar ile seyahat etmektir”. Bu zihinsel seyahate, beden de harekete geçerek eşlik ettiğinde düşünce ritmik bir eyleme dönüşüp daha kolay akıyor belki de. Metin Münir “Yürümek aklı da yürütür” demişti bir yazısında, ne kadar da doğru bir tanımlama.

Yürümek tarih boyunca hep önemli oldu

Tarih boyunca düşünce ile yürümenin ilişkisi üzerine o kadar şey yazılıp söylenmiş ki! Her kültür, yürümeyi farklı şekillerde yorumlamış, düşünürler ve sanatçılar yürürken düşünme ve fikir üretmeye övgü yapmışlar. Antik dönemden beri bilgeler, hep yürüyerek derin düşüncelerin peşine düşmüşler. Aristoteles’in bir aşağı bir yukarı yürüyerek ders anlattığını ve kurduğu okulda yetişen öğrencilerin, Yunanca “gezinmek, yürümek” anlamındaki “peripatein” kelimesinden türeyen “Peripatetik” ifadesi ile tanımlandıklarını görürüz örneğin. Bu gelenek İslam dünyasında da devam etmiş, Farabi, İbn Sina gibi İslam filozofları da Arapça “yürümek” anlamındaki “meşy” kökünden türemiş bir kelime olan “Meşşai” ile anılmışlardır. 

Peki sadece doğada yürümek mi insana tüm bu özellikleri kazandırır? Ya yaşadıkları sokaklara ve ana caddelere sıkışmış büyük şehirliler? Elbette şehirde ve doğada yürüyüşe çıkmanın nitelikleri oldukça farklı. Şehirlerde kaldırım veya parklarda yürürken gündelik hayatın kalbindedir insan. Yine de zihnin gürültülerinden uzaklaşarak diğer insanlara ve hayata karşı gözlemci olma şansı yakalanır. Her gün yaşadığımız sokağı bile yeni bir gözle görmeye çalışmak, başımızı kaldırıp daha önce görmediğimiz detayları farkedebilmek keyifli ufak keşifler olabilir.

Düşünürlerin çoğu doğadan ilham almış olsa da, içlerinde şehirli yürüyüşçüler de olmuş elbette. Örneğin Kirkegaard, Kopenhag sokaklarında usanmadan yıllarca yürümüş. Her ne kadar bazı kaynaklarda yürüyüşlerinin sebebi olarak sevip de ulaşamadığı bir kadın gösterilse de (Regine Olsen’i sevdiği halde onu mutlu edememekten korktuğu için evlenmekten vazgeçen filozof, genç kadının evleneceğini duyduğunda melankoliye kapılmış) yürümek, onun yazılarının kaynağı olmuş ve dostlarına, yürüyebildiği sürece ölüm dahil hiçbir şeyden korkmadığını dile getirmiş. Caddelerde rastladığı insanlarla konuşmayı seven Kirkegaard’ın, bu sohbetlere verdiği yaratıcı bir de isim var: “İnsan banyosu”!

Son olarak şehirde yürüyüş deyince XIX. yüzyılda ortaya atılan ve XX. yüzyıl romanlarında da karşımıza çıkan Fransızca kökenli “flanör” ler geliyor aklıma. “Kenti karış karış gezen kişi” anlamına gelen bu sözcük farklı şekillerde yorumlansa da, kentin içindeki gerçek gözlemcilerdir flanörler. Aylak kent gezginleri olarak şehri en ücra köşelerine kadar arşınlar ve hayatı gözlemleyip düşünürler. “Aylak” ifadesi, aylaklığın işsiz güçsüz olmak şeklinde algılandığı günümüzde olumsuz bir imge oluştursa da, bazen aylaklık da iyi gelir insana. Kundera, eski aylaklıklara gönderme yaparak bir Çek atasözünü paylaşır okuyucularıyla:

Aylaklar Tanrının pencerelerini seyrederler”.

Beş dakika boş kalamayıp ekranlara kilitlenen günümüz insanını düşününce oldukça anlamlı gelen bir söz. Bugün ihtiyacımız olan belki de biraz daha fazla “aylak” olabilmek…

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Derya

    11 September 2024 at 07:12

    Doğayı hissederek, dinleyerek ve hayallere dalarak yürümenin tadını bir kez alan bırakamaz. Bu güzel yazı için teşekkürler, keyifle okudum yürüyüş aşığı biri olarak 😊

  2. Meltem Soğuk Stropoli

    11 September 2024 at 21:29

    Merhaba Derya Hanım, mesajınız için çok teşekkür ederim, ne mutlu bana okurken keyif aldıysanız. Bir gün yüzyüze de tanışmak mümkün olur umarım :). Sevgilerimle.

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?

yazar

Published

on

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!

Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.

Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.

Ağaçların Gizli Yaşamı

Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.

Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.

Hiçbir Şey Tesadüf Değil

Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.  

Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.

Edebiyat ve Kadim Bilgi

Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.

Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.

Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.

Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.

Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.

Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.

Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.

Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.

Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.

Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.

Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.

Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.

Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.

Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.

Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

yazar

Published

on

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.

Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.

Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.

Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.

Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay

yazar

Published

on

Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.

1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.

O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.

Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.

Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.

Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.

Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.

Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?

Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.

Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?

Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.

En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.

Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?

Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.

Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?

Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.

Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.

Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…

Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.

Ve tam o anda anladım:

„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“

Continue Reading

Trendler