Köşe Yazıları
Kusurlu Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
“Her şeyin sürekli olarak değiştiği bir dünyada hiçbir şey kesin olarak tam ve kusursuz olamaz.”
Bu görüşe katılıyorsanız günümüzde mükemmeliyetçilik olarak adlandırılan kusursuzluk takıntısını muhtemelen benim gibi siz de sorguluyorsunuzdur. Hayatın kendisi geçici, eksik ve kusurlu iken bizler neden tam ve kusursuz olma gibi yıpratıcı bir amaçla yaşamlarımızı zorlaştırırız?
Bireysel psikolojinin kurucusu Adler’e göre mükemmel olma çabası doğuştan gelir ve bu çaba ulaşılabilir amaçlar için aslında olumlu bir niteliktir. Peki o zaman sorun tam olarak nerede?
Mükemmeliyetçilik çabası: Sağlıklı mı sağlıksız mı?
Sürekli daha iyi olmak için çaba göstermek ve kendimize yüksek performans standartları oluşturmak özünde bizi geliştiren bir durum. Motivasyon, istikrar, öz disiplin gibi özellikler istediğimiz hedeflere ulaşmada destekleyici rollere sahiptirler. Ancak çoğu zaman gerçekte tecrübe ettiğimiz ise bu kadar olumlu bir tablo değildir.
Adler, mükemmeliyetçilik kavramını iki şekilde tanımlar: olumlu ve olumsuz mükemmeliyetçilik.
Sağlıklı veya olumlu mükemmeliyetçiliğe sahip kişi mükemmele ulaşmak için çaba gösterirken sonuçtan çok, sürece odaklanır. Hatalarını kabul etmeyi bilir ve asıl değerli olanın süreç boyunca en iyisini yapabilmek icin gösterdiği çaba olduğunun farkındadır.
Olumsuz mükemmeliyetçilik ise kişinin gerçekçi olmayan beklentiler içine girmesi ve kendi performansından hiç bir zaman tatmin olmamasıdır. Memnuniyetsizlik, kişinin kendisini hiçbir zaman yeterince iyi görmemesi, başarılarını ve yaptıklarını küçümsemesi, kendisiyle barışık olmamasına kadar gider. Üstelik bu kişiler sadece kendilerini değil, zaman zaman başkalarını da acımasızca eleştirebilirler.
Brené Brown’un Mükemmel Olmamanın Hediyeleri kitabında belirttiği gibi, olumlu mükemmeliyetçi kendisine odaklanıp “nasıl daha iyi olurum” sorusunu sorarken, olumsuz mükemmeliyetçi ise başkalarının algısına gerekenden fazla önem vererek “benim için ne düşünüyorlar” kaygısının yükü altında ezilir durur.

Peki hayatın kendisi doğası gereği zaten aşılması gereken pek çok engel veya zorluk sunarken, kişi neden mükemmel olma arzusuyla hedef ve beklentilerinin esiri olarak kendini çıkmaza sokar? Bu sorunun cevabı mükemmeli arayan kişilerin bakış açısında yatar aslında.
Haydi mükemmeliyetçi diye adlandırdığımız kişileri tanıyabilmek için onlara biraz daha detaylı bakalım!
Kimdir bu mükemmeliyetçiler?

Mükemmeliyetçi, yüksek standart sahibi olan değil, kendine gerçekçi olmayan standartlar belirleyendir. Aslına bakarsak mükemmmeliyetçilik bazılarımızın kendimizi tanımlarken kullandığı gibi bir kişilik özelliği değil, insanın kendisi hakkındaki algısı ve düşünme şeklidir. Genellikle bu düşünme şekliyle toplum içinde kendimize ayrıcalıklı bir yer oluşturmayı umar, belki de başkalarına kendimizi ispat etmenin anahtarı olarak gördüğümüz için mükemmel olmayı hedefleriz.
İş hayatına ilk başladığım yıllarda mülakatlarda geliştirmem gereken olumsuz yanımın ne olduğu sorulduğunda “mükemmeliyetçilik özelliğim” diye cevap verirdim. Böyle bir cevabın işveren tarafından çok da olumsuz algılanmayacağını, çalışkanlık ve yüksek standartlar ile ilişkilendirileceği için olumlu bir etkisi de olabileceğini düşünürdüm. Bugün ben işveren olsam bu cevabı hiç de olumlu algılamazdım sanırım.
Gerçekte mükemmel olmayı hedeflemek çok çalışmak veya yüksek performans belirlemek değil, sürekli eleştiren bir iç sese sahip olmaktır. Doğan Cüceloğlu, mükemmel olmayı arayan insanların içinde korkak, varolmaktan çekinen, yalnız bir iç çocuk olduğunu vurgular. Bu iç çocuk, sevilebilmek, kabul edilebilmek için mükemmel olma arayışı içindedir hep. Pek umudu da yoktur aslında, ondan dolayı hüzünlüdür. Hüzünle birlikte kaygı ve tatminsizlik mükemmeliyetçilerin pek de yabancı olmadığı hislerdir. Karar vermekte zorluk, sürekli stres, sert öz eleştiri, sadece sonuçlara odaklanma, düşük özsaygı, erteleme, detaylara takıntılı dikkat ve değersizlik hissi. Bunlardan bazıları belki de pek çoğumuza çok da uzak kavramlar değildir, ne dersiniz?
Kusurlu mükemmellik
Hata yapmak veya istediğimiz gibi olamamak, kabul etsek de etmesek de çoğumuzun kendimizi değersiz hissetmesine neden olur. Oysa hatalarımızı ve kusurlarımızı kabullenip onlardan öğrenebilmek gelişme yolculuğumuzun temel adımı.
Kusurlarımızla varolmanın bizi aşağı çeken değil, büyüten bir faktör olduğunu kabul ettiğimizde aslında öz saygı ve kendimizi değerli hissetme konusunda da bir adım ileri gidiyoruz demektir. Sonuçta kendini değerli hisseden kişilerin ortak özelliklerinden biri de kusurlarını cesaretle kucaklayabilmeleri değil mi?
Kendime yakın bulduğum ve kökeni 15. yüzyıla kadar uzanan bir Japon felsefesi olan Wabi Sabi, kusurlarımızı bizi kendimize özgü kılan ve güçlendiren özellikler olarak tanımlar.Bu felsefeye göre asıl önemli olan kusursuzu hedeflemek yerine kusurludaki güzelliği görebilmektir.

Başta da değindigim gibi, hayatta her şey sürekli bir değişim içerisinde olduğu için hiçbir şey kusursuz kalamaz. Doğanın çeşitliliği ve karmaşıklığına saygı duyan Wabi Sabi felsefesi de bize hayattaki her şeyin eksik ve kusurlu olduğunu hatırlatır. Önemli olan kusurları örtmeye çalışmadan, onları kabullenerek yaşamanın hafifliğini tadabilmektir.
Hepimizin birer yolculuk halinde olduğu bu hayatta, hatalarımızın bizi büyütüp güçlendireceğinin farkına varmamızın hafifliği yaşamlarımızı çok daha kolay ve anlamlı kılacaktır.

Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


Köşe Yazıları
Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa
Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı
Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.
Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“
Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.
Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.
Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.
Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.





Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


