Sosyal Medya

Köşe Yazıları

İsviçre’de miras hukuku

yazar

Yayınlayan

on

Ölümden önce özgürlükler

İsviçre’de ikamet eden yabancı vatandaşlar miraslarını kendi ülkelerinin kanunlarına tabi tutabilirler. Bu seçim özgürlüğünü kullanmazlarsa, mirasın hükmü İsviçre Medeni Kanunu’na göre yürütülür. Münferit durumlarda, vasiyetini bırakan kişinin isteklerini yerine getirmek için yabancı hukuk düzenindeki ayrıntılara bakmakta fayda vardır. – Fakat çifte vatandaşlığı olan kişiler bu seçim özgürlüğüne sahip değildir. İsviçre’de ikamet ettikleri sürece mirasları İsviçre yasalarına tabidir.

İsviçre miras hukuku, kanuni mirasçılar ve saklı paylı mirasçılar ilkesi ile karakterize edilir. Vasiyetçinin tasarruf özgürlüğü kısıtlanmıştır. Bununla birlikte, saklı paylı mirasçılar ilkesi İsviçre’ye özgü bir ilke olmayıp Avrupa’da bir normdur. Türk hukuku da terekenin zorunlu bir kısmını talep edebilecek yasal mirasçıları tanımaktadır.

İsviçre miras hukukunda yapılan son değişiklik, vasiyetçilerin tasarruf özgürlüğünü artırmıştır. İsviçre hukukuna göre, ebeveynlerin artık korunan bir zorunlu payı yoktur ve altsoyun zorunlu payı artık yasal miras hakkının yarısıdır. Boşanma davası açıldığında eşler artık zorunlu pay haklarını kaybetmektedir. Buna karşın, eşler mirasın tüm kısmının intifa hakkını müşterek altsoylarına bırakabilirler.

Vasiyet, ölüm halinde belirli kişilerin terekeden pay almasını sağlamanın özel bir yoludur. Vasiyetçiler, bir kişiyi mirasçı olarak atamak yerine, bir vasiyetname veya miras sözleşmesi aracılığıyla belirli kişilere (veya vakıflara ve derneklere) münferit eşyalar veya varlıklar bırakabilirler.

En son revizyonu sırasında İsviçre miras hukuku, mirasın düzenlenmesi için genişletilmiş ve çeşitli seçenekler sunmaktadır. Bu arada, mevcut vasiyetnameler ve miras sözleşmeleri geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, vasiyet sahiplerinin önceki düzenlemelerini gözden geçirmeleri ve gerekirse değiştirmeleri tavsiye edilir.

Yabancı kökenli olan ve İsviçre’de ikamet eden kişiler de miraslarını kendi ülkelerinin hukuk sistemine tabi tutup tutmamayı seçebilirler. Bu seçim özgürlüğü, vasiyet sahiplerinin isteklerini yerine getirmek için bireysel durumlarda mantıklı seçenekler yaratır. Seçeneklerin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, özellikle mirasin yurtdışındaki gayrimenkuller, şirketler veya diğer varlıklardan oluşması durumunda faydalıdır.

Ancak, geç kalmadan durumun ve seçeneklerin değerlendirilmesi tavsiye edilir.

Erbrecht in der Schweiz

Freiheiten vor dem Todesfall

In der Schweiz lebende Ausländerinnen und Ausländer dürfen ihren Nachlass dem Recht ihrer Heimat unterstellen. Wenn sie keinen Gebrauch von dieser Wahlfreiheit machen, dann regelt das schweizerische ZGB den Nachlass. Im Einzelfall lohnt sich der Blick auf die Details der ausländischen Rechtsordnung, um den Willen der Erblasserinnen und Erblasser gerecht zu werden. – Diese Wahlfreiheit haben Menschen mit doppelter Staatsbürgerschaft leider nicht. Ihr Nachlass untersteht schweizerischem Recht, solange sie ihren Wohnsitz in der Schweiz haben.

Das schweizerische Erbrecht ist geprägt vom Prinzip der gesetzlichen Erben und pflichtteilsgeschützten Erben. Die Verfügungsfreiheit von Erblasserinnen und Erblassern ist beschränkt. Das Prinzip von pflichtteilsgeschützten Erben ist aber keine schweizerische Besonderheit, sondern Normalität in Europa. Auch das türkische Recht kennt gesetzliche Erben, die einen Pflichtteil am Nachlass beanspruchen dürfen.

Mit der letzten Revision des schweizerischen Erbrechts wurde die Verfügungsfreiheit der Erblasserinnen und Erblasser vergrössert. Nach schweizerischem Recht haben die Eltern keine geschützten Pflichtteile mehr und der Pflichtteil der Nachkommen beträgt nun die Hälfte des gesetzlichen Erbanspruchs. Die Ehegatten verlieren ihren Pflichtteilsanspruch neu mit der Einleitung eines Scheidungsverfahrens. Umgekehrt können die Ehegatten aber die so genannte Nutzniessung am gesamten den gemeinsamen Nachkommen zufallenden Teil der Erbschaft vermachen.

Ein besonderes Mittel, um bestimmte Personen im Todesfall am Nachlass teilhaben zu lassen, ist das Vermächtnis. Anstatt eine Person als Erbin einzusetzen, können Erblasserinnen und Erblasser mit Testament oder Erbvertrag einzelne Gegenstände oder Vermögenswerte bestimmten Personen (oder Stiftungen und Vereinen) hinterlassen.

Das schweizerische Erbrecht bietet im Zuge seiner letzten Revision erweiterte und vielfältige Möglichkeiten, den Nachlass zu regeln. Derweil bleiben bestehende Testamente und Erbverträge unverändert gültig. Es ist daher ratsam, wenn Erblasserinnen und Erblasser ihrer früheren Regelungen neu prüfen und gegebenenfalls anpassen.

Personen mit ausländischer Staatsangehörigkeit und Wohnsitz in der Schweiz können zudem wählen, ob sie ihren Nachlass der Rechtsordnung ihres Heimatstaates unterstellen möchten. Diese Wahlfreiheit eröffnet im Einzelfall sinnvolle Optionen, um dem Willen der Erblasserinnen und Erblassern gerecht zu werden. Eine detaillierte Prüfung der Optionen bietet sich insbesondere an, wenn der Nachlass aus Liegenschaften, Unternehmen oder anderen Vermögenswerten im Ausland besteht.

In jedem ist es geboten, sich die Ausgangslage und Optionen zu vergegenwärtigen, bevor es zu spät ist.

Yazara not iletmek için info@isvicreninsesi.ch adresine e-posta gönderebilirsiniz.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler