Connect with us

Köşe Yazıları

Bu Nasıl Haber? ..İsviçreninsesi’nde Bu haber Ne Alaka?

yazar

Published

on

Son zamanlarda sosyal medyada ve çeşitli platformlarda, İsviçreninsesi’nde de yayınlanan haberlerde bazı olumsuz yorumları gözlemliyoruz. 10 bin takipçiden birkaçı, bazı paylaşımların altında yorumlarda içerik hakkında „Bu haberden bize ne?“, „Bu ne biçim haber?“ ya da „İsviçreninsesi ile bunun ne alakası var?“ şeklinde eleştirilerde bulunuyor. Elbette eleştirinin yapıcı olması önemlidir, ancak bu tür yorumların genellikle başka motivasyonlar taşıdığını da unutmamalıyız. Nedeni yazının devamında.

Yapıcı Eleştiriler ve Medeniyet

Bazıları öyle yapıcı ve nazik eleştirilerde bulunuyor ki, bu eleştiriler gerçek bir değer taşıyor. Eleştiri yapmak elbette önemlidir; bu hem İsviçreninsesi hem de diğer haber kanalları için geçerlidir. Gelen beğeni ve eleştiriler, yapılan çalışmanın doğru veya yanlış olduğunu gösterebilir ve yetkililere geri bildirim sağlar. Ancak, eleştiri illa ki hakaret ya da küfürle değil, kısa bir şekilde „Bu görüşe katılmıyorum“ veya „Ben farklı düşünüyorum“ diyerek medenice yapılabilir. İsviçre ve Almanya medyasında, haberlerin altında binlerce yorumda insanlar, medenice görüşlerini yazar ve tartışabilirler. Ne yazık ki, Türkiye’deki sosyal medya platformlarında insanlar sanki küfür etmek için fırsat kolluyor gibi görünüyor. Eleştiriler yapılabilir; ancak aynı kişi beğendiği haberlerde de olumlu yorumlar yaparak dengeyi sağlamalıdır.

İsviçreninsesi’nin Misyonu ve İçerik

Öncelikle belirtmek isterim ki, İsviçreninsesi haber portalı tamamen ücretsiz olarak hizmet sunar. Buradaki haberler için sizden herhangi bir abonelik ücreti talep edilmemektedir. Platform, emek verilerek hazırlanan ve çeşitli konuları ele alan haberleri kullanıcılarına sunar. Bu haberler arasında bazen herkesin ilgisini çekmeyen konular olabilir; ancak bu haberlerin de kendine özgü bir değeri vardır.

Medya Türleri ve İçerik Uyuşmazlıkları

Bu bir eleştiri konusudur: Adı „Magazin“ olan bir kanalda yüzde 90 siyaset veya günlük yaşam sorunları haber oluyorsa, burada bir tutarsızlık vardır. Benzer şekilde, adında „Siyaset“ veya „Günlük“ geçen bir medyada da yüzde 90 magazin haberi yer alıyorsa, bu da bir yanlışlık gösterir. Aynı şekilde, adında „İsviçreninsesi“ bulunan bir haber portalında eğer yüzde 10 İsviçre haberi, yüzde 90 magazin veya Türkiye haberleri yer alıyorsa, burada da bir uyumsuzluk söz konusudur.

İsviçreninsesi’nin İçerik Öncelikleri

Ancak İsviçreninsesi haber portalının merkezinde İsviçre ve bu ülkedeki yaşam ile ilintili haberler bulunmaktadır. Bu, portalın pratikte de uyguladığı bir prensiptir. İsviçreninsesi adından da anlaşılacağı gibi, İsviçre merkezli haberler ve gurbetçi denilen Avrupa Türklerini, göçmenleri ilgilendiren konular, turizmi ve Avrupa’daki gelişmeleri öncelikli olarak ele alır. Kars’ın bir mahallesindeki yol yapımı ya da Adana’dan, Denizli’den, Edirne’den, İstanbul Güngören’deki mahalle kavgası gibi haberler, buradaki muhtarlık ya da belediye seçimleri İsviçreninsesi okuyucularının önceliği arasında değildir. Ancak, Türkiye’den de olsa bazı haberler, Avrupa’da yaşayan insanlar için ilgi çekici olabilir. Sosyal medyada trend olmuş, gündem haline gelmiş konular, geniş bir kitleyi ilgilendirir. Kendi memleketinde olan bir konu, Avrupa’da yaşayan Türkleri de ilgilendirebilir ve bu nedenle haber portallarında yer bulabilir.

Haberlerin İçeriği ve Evrensellik

İsviçre’nin dışından gelen bazı haberlerin burada yer alması, İsviçre’de yaşayan yerel halkın bilgilendirilmesi gereken konular arasında olabilir ve bu, platformun çeşitli ilgi alanlarına hitap etme çabasının bir parçasıdır. Herkesin aynı tür haberlere ilgi göstermesi beklenemez. Dolayısıyla, bazı haberlerin hoşunuza gitmemesi doğal bir durumdur. Eğer size hitap etmeyen bir haberi görüyorsanız, onu geçmek en basit ve sağlıklı çözüm olacaktır. Ancak hesap sorup „Bundan bize ne, bu haber ne alaka?“ şeklinde yorum yapmak, gerçek bir eleştiri değildir. Ayrıca, aynı kişinin 1000 haberde tek bir olumlu yorumu yoksa ve sadece bir haberde bu tarz yorum yapıyorsa, bu genellikle iyi niyetten uzak bir yaklaşımın ve kişinin hayatındaki mutsuzlukların sosyal medya üzerinden yansımasının göstergesidir.

Hakaretler ve Yapıcı Eleştiriler

Hakaret içerikli bir yorumdan sonra kalkıp „eleştiriye açık olmalısınız“ diyerek kendini haklı çıkarmak etkili bir yaklaşım değildir. Nasıl hitap ediyorsan, aynı dilde cevap alabilirsin. Günlük hayatta da böyledir: Karşındakine küfür ediyorsan veya hakaret ediyorsan, onun da sana benzer bir şekilde cevap vereceğini, hoşuna gitmeyen şeyler duyabileceğini kabul etmelisin.

Medya Kapsamı ve Uluslararası Örnekler

Örneğin, Deutsche Welle sadece Almanya’dan haber sunmuyor; global bir perspektif sunarak dünyanın dört bir yanından gelişmeleri aktarıyor. New York Times da sadece New York’tan yaşam haberleriyle sınırlı kalmıyor; uluslararası haberlerle geniş bir kapsama sahip. Kimse New York Times’taki Türkiye haberine „Bu haberin bize ne alakası var?“ demiyor. Aynı şekilde, 20Min gibi İsviçre medyası, Türkiye’den haberler sunarken kimse „Sizin adınız 20Min; sadece 20 dakikalık haber sunmanız lazım“ şeklinde bir eleştiride bulunmuyor. Frankfurt Allgemeine Zeitung da haberlerini sadece Frankfurt’tan gelen bilgilerle sınırlamıyor; geniş bir coğrafyadan ve çeşitli konulardan haberler sunuyor.

Sosyal Medya ve Eleştiri Kültürü

Sosyal medyada bu durum genel bir sorun haline gelmiştir. İnsanlar, kolayca hakaret edebilir ve başkalarını küçümseyebilirler. Saatlerce emek verilmiş bir haberin sadece başlığına takılarak, „Milleti kandırmayın, yalancısınız!“ şeklinde yalancılıkla itham etmek yorum yapmak yaygın bir davranış haline gelmiştir. Ayrıca, „Yandaş, taraflı haber yapmayın“ gibi yorumlar da sıkça karşılaşılmaktadır. Herkes karşısındakini kendi bakış açısına göre değerlendirir; size göre farklı düşünenler her zaman yandaş veya taraflı olarak nitelendirilebilir. Aynı kişinin doğru bulduğu haber medya kanalı tek taraflı olabilir ama onun tarafından yayınlandığı için ona göre objektif ve tarafsızdır.

Teşekkür ve Takdirin Önemi

Eleştirilerinizi yaparken, emek verilerek hazırlanan haberlere teşekkür etmeyi de unutmamak önemlidir. Beğendiğiniz ve faydalı bulduğunuz haberlerde olumlu yorumlar yaparak, eleştirilerinizi daha dengeli ve yapıcı bir şekilde ifade edebilirsiniz. Hiç düşündünüz mü? Bir kuruş maddi talep edilmeden sunulan haberler, arkasında birçok saatlik emek barındırır. Belki sadece 2 dakikada başlığını okuyup geçtiğiniz bir haber, aslında büyük bir çabanın ve araştırmanın ürünüdür.

Genel Sonuç ve Medya Etik Kuralları

Bu durum sadece İsviçreninsesi için geçerli değil; Instagram, YouTube ve diğer platformlarda da benzer bir durum söz konusudur. İnsanlar, çeşitli platformlarda emek vererek saatlerce hazırlık yapar, araştırma yapar ve canlı yayınlarla ya da farklı yayınlarla bilgi sunarlar. Bir beğeni atıp „like“ yapmayı, teşekkür etmeyi çok görüyorsunuz; ancak hoşunuza gitmeyince kolayca hesap sorup, „Bu haber ne?“ diyorsunuz.

Sonuç olarak, hayatın her alanında eleştirilerinizi yaparken teşekkür etmeyi ve takdir etmeyi alışkanlık haline getirin. Bu, hem daha yapıcı bir yaklaşım sağlar hem de haber portallarının ve içerik üreticilerinin kalitesini artırmaları için bir motivasyon sunar. Unutmayın, her haberin arkasında bir emek var ve bu emeğe saygı göstermek, hem bizlerin hem de içerik üreticilerinin daha iyi sonuçlar elde etmesine katkıda bulunur. Her haber portalında hatalı haberler olabilir; ancak kasıtlı propaganda yapılmadığı sürece, bir haberin başlığında veya içeriğinde olan eksiklikler yüzünden „yalancısınız, yanlısınız“ şeklinde yorum yapmak yerine, resmin tamamına bakmak daha yapıcı olacaktır. Eleştiri yaparken, her haberde olumlu gördüğünüz şeyleri de yazın ki denge sağlanmış olsun. Aksi takdirde, 1000 haberde adı görülmeyen bir kişinin sadece bir haberde ortaya çıkıp yaptığı kasıtlı saldırı içerikli yorumlar asla ciddiye alınmaz.

#İsviçreninsesi #YapıcıEleştiri #SosyalMedyaEtiği #MedyaKalitesi #EleştiriVeTeşekkür #HaberVeEmek #GörüşleriniziPaylaşın #DengeliYorum #TürkMedya #İsviçreTürkleri #cemilbaysal #isviçrehaberleri #köşeyazıları #Almanya #Avrupa

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Tren Yolculuklarının Bir Büyüsü Olabilir mi?

yazar

Published

on

Yıllar önce o dönemde çalıştığım ilaç şirketinin Lozan- Cenevre arasında küçük bir kasabada yer alan merkezine bir toplantıya gelmiş, ne yapıp ne edip kendime bir tren yolculuğu fırsatı yaratmıştım.

Cama başımı dayayıp seyre daldığım ardarda akan büyüleyici yeşil vadiler, kıvrılarak yükselen dağ yolları, sislerin içinden beliren köyler, yeşilliklerin arasından dev birer ayna gibi parlayan göller ve heybetli dağlar bende o anda, oracığa benim seyretmem için yerleştirilmiş bir film sahnesi hissi yaratmış, şu düşünceyi aklıma sokmuştu:

İnsan bu ülkede yaşasa, her gün bu trenlere binse şu hayatta başka ne ister…”

Bu düşünceyi nasıl güçlü bir şekilde içselleştirmişim ki,  o seyahatten birkaç yıl sonra İsviçre’ye taşındım!

Tren yolculuklarına olan tutkum bu ülkede katlanarak artmış olsa da, trenlerle aramızdaki ilişki eskilere, ilkokul yıllarıma kadar uzanır.

Annemin öğretmen olarak çalıştığı okuluma birkaç yıl ikimiz birlikte trenle gidip gelmiş, 80’ler İstanbul’unun dingin yaşam bölgesi olan Göztepe-Maltepe hattında istasyonların nostaljik havasını, önümde uzayan rayların o yaştaki bir çocuk için bitmek bilmeyen sonsuzluğunu ve tren satıcılarının ilgi çekici dünyasını keşfetmiştim. Her gün okula gidip gelmek birdenbire doğal bir maceraya dönüşmüştü benim için.

Bu yolculuklar esnasında bir iki sefer ansızın durup dakikalarca hareket etmeyen trenin içinde yankılanan “raylara biri atlamış galiba!” şeklindeki korkutucu cümlelerle çocuk kafamda trenler tekinsiz, dev birer metal canavara bürünmüş ve yıllar sonra okuduğum Tolstoy’un Anna Karenina’sının trenin altına kendini atmasıyla o tatsız his tekrar yüzünü göstermiş olsa da, bu belli belirsiz  “canavar” algısı trenlerle arama girmeyi başaramadı.

Günlük kısa yolculuklar albenili olmasına albeniliydi ama yetişkinliğe geçtiğimde kafamda bütün görkemiyle bambaşka bir tren yolculuğu hayali belirmişti; filmlerde gördüğüm o gümüş takımlar ve beyaz kumaş peçetelerle yemek yenen notaljik restoranlı ve yataklı vagonlu şehirlerarası trenlerde gerçekleştirilen bir yolculuk!

Çocukluk arkadaşım Zeynep’le İstanbul-Selanik arasında tren seyahatlerinin başladığını duyduğumuzda ikimiz de çok heyecanlanmış, hiç beklemeden yer ayırtmıştık. Baharın yaklaştığını müjdeleyen ılık bir İstanbul akşamında Sirkeci Garı’ndan hiç de filmlerde gördüklerimize benzemeyen hantal görünüşlü  trenimize binmiş, hayal ettiğimiz estetik görüntüyü ve özeni bulamamak yolculuk heyecanımızı yine de söndürmemiş,  gümüş takımlı restoran yerine yataklı kabinimizde camdan dışarıyı seyrederek yediğimiz kaşarlı tostlarımızın ardından gece boyunca kâh uyuklamış, kâh sohbet etmiştik. Saatler sonra gecenin karanlığında, tam da Ayfer Tunç’un Yeşil Peri Gecesi romanında sık sık bahsettiği “kurdun saati”nde, durduğumuz istasyonda bağırışan görevlilerin gürültüsünden sınıra vardığımızı anlamış, iki kafadar heyecan içinde kapıyı vuran sınır polisine pasaportlarımızı göstermiştik.

Herşey hayatta ilk kez tecrübe edildiğinde ne kadar da heyecanlı geliyor insana. Yıllar sonra bugün, İsviçre ve komşu ülkeleri ile arasında sık sık gidip geldiğim trenlerde bazen yapılmadan geçilen, bazen de görevlinin kalabalık vagonlarda dolaşarak gerçekleştirdiği hızlı pasaport kontrolleri “bitse de bir an önce yola devam etsek” düşüncesinden başka bir his uyandırmıyor bende.   

Yolculuğun kendisi için ise hislerim bugün de hala çocukluğumda duyduğum tutkuyu barındırıyor.

Özünde beni asıl heyecanlandıran “yolda olma hali” sanırım. Bu yolda olma hali bana, hayatla ilgili ufak molalar verip, yaşananlara, kendime ve hayatıma dışarıdan bakabilmemi de sağlıyor belki de. Aslında aynı zamanda bir anlamda kendime yaptığım birer içsel bir yolculuk benim için tren yolculukları.

Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, önceden belirlenmiş bir ray hattında hem güvende hissedip, hem ileriye, bir nevi bilinmeze doğru yol almak.

Dışarıdaki manzara peşpeşe akarken, trenin o kendine özgü sakin ve ritmik hareketleriyle uyumlu bir şekilde, benim de düşüncelerimin acele etmeyen, sindirmeye izin veren bir tempoda sakince akması.

Bir yandan ileri doğru hareketin ve varma hedefinin verdiği canlılığı yaşarken, bir yandan ardı ardına geçen görüntülerle geçmişe, anılara dalabilmek.

Angolalı yazar Jose Eduardo Agualusa da tren yolculuklarının bellek ile ilişkisini çok önemsiyor ki, Bukalemunlar Kitabı’nda trenden seyrettiğimiz manzaralarla anılarımız arasında ilişki kurarak anının, hareket halindeki bir tren penceresinden görülen bir manzara olduğunu söyler ve şöyle ekler:

Gözümüzün önünde akan manzaraların gerçek olduğunu biliriz ama çok uzakta olduklarını bildiğimiz için onlara dokunamayız. Bazıları şimdiden o kadar uzakta kalmıştır ki, tren hızla hareket ederken onların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olamayız.” Tıpkı trenden gördüğümüz ardarda geçen manzaralar gibi geçmiş de akıcı bir deneyimdir, sabit değildir, akar, değişir, bazı kısımları uzaklaşıp silikleşir. Ve trende giderken geçmişin anılarına dalmak da yolcuğumuzu güzelleştirir. En azından benim sık yaptığım bir şey.  

Trenler edebiyatta ve sinemada önemli bir yere sahip. Çoğumuz belki de çocukluktan beri bunları okuyarak veya seyrederek büyüyoruz. Bu yüzden bilinçaltımızda tren yolculuklarının bir “hikâye başlıyor” hissi uyandırabilmesi de doğal aslında. Tıpkı benim yıllar önceki İstanbul-Selanik trenine duyduğum heyecan gibi, her yolculuk yeni bir hikaye, yeni bir başlangıç.

Şimdilerde duyduğum heyecan, bu sene başlatılacağını duyduğum İsviçre-İskandinavya arası direk tren hattı için. Biletimi alıp, bu uzun ve konforlu olacağını hayal ettiğim (evet, hayal etmekten hiç vazgeçmiyorum!) yolculuğun keyfini çıkarmak için can atıyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Trendler