Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Bu Nasıl Haber? ..İsviçreninsesi’nde Bu haber Ne Alaka?

yazar

Yayınlayan

on

Son zamanlarda sosyal medyada ve çeşitli platformlarda, İsviçreninsesi’nde de yayınlanan haberlerde bazı olumsuz yorumları gözlemliyoruz. 10 bin takipçiden birkaçı, bazı paylaşımların altında yorumlarda içerik hakkında “Bu haberden bize ne?”, “Bu ne biçim haber?” ya da “İsviçreninsesi ile bunun ne alakası var?” şeklinde eleştirilerde bulunuyor. Elbette eleştirinin yapıcı olması önemlidir, ancak bu tür yorumların genellikle başka motivasyonlar taşıdığını da unutmamalıyız. Nedeni yazının devamında.

Yapıcı Eleştiriler ve Medeniyet

Bazıları öyle yapıcı ve nazik eleştirilerde bulunuyor ki, bu eleştiriler gerçek bir değer taşıyor. Eleştiri yapmak elbette önemlidir; bu hem İsviçreninsesi hem de diğer haber kanalları için geçerlidir. Gelen beğeni ve eleştiriler, yapılan çalışmanın doğru veya yanlış olduğunu gösterebilir ve yetkililere geri bildirim sağlar. Ancak, eleştiri illa ki hakaret ya da küfürle değil, kısa bir şekilde “Bu görüşe katılmıyorum” veya “Ben farklı düşünüyorum” diyerek medenice yapılabilir. İsviçre ve Almanya medyasında, haberlerin altında binlerce yorumda insanlar, medenice görüşlerini yazar ve tartışabilirler. Ne yazık ki, Türkiye’deki sosyal medya platformlarında insanlar sanki küfür etmek için fırsat kolluyor gibi görünüyor. Eleştiriler yapılabilir; ancak aynı kişi beğendiği haberlerde de olumlu yorumlar yaparak dengeyi sağlamalıdır.

İsviçreninsesi’nin Misyonu ve İçerik

Öncelikle belirtmek isterim ki, İsviçreninsesi haber portalı tamamen ücretsiz olarak hizmet sunar. Buradaki haberler için sizden herhangi bir abonelik ücreti talep edilmemektedir. Platform, emek verilerek hazırlanan ve çeşitli konuları ele alan haberleri kullanıcılarına sunar. Bu haberler arasında bazen herkesin ilgisini çekmeyen konular olabilir; ancak bu haberlerin de kendine özgü bir değeri vardır.

Medya Türleri ve İçerik Uyuşmazlıkları

Bu bir eleştiri konusudur: Adı “Magazin” olan bir kanalda yüzde 90 siyaset veya günlük yaşam sorunları haber oluyorsa, burada bir tutarsızlık vardır. Benzer şekilde, adında “Siyaset” veya “Günlük” geçen bir medyada da yüzde 90 magazin haberi yer alıyorsa, bu da bir yanlışlık gösterir. Aynı şekilde, adında “İsviçreninsesi” bulunan bir haber portalında eğer yüzde 10 İsviçre haberi, yüzde 90 magazin veya Türkiye haberleri yer alıyorsa, burada da bir uyumsuzluk söz konusudur.

İsviçreninsesi’nin İçerik Öncelikleri

Ancak İsviçreninsesi haber portalının merkezinde İsviçre ve bu ülkedeki yaşam ile ilintili haberler bulunmaktadır. Bu, portalın pratikte de uyguladığı bir prensiptir. İsviçreninsesi adından da anlaşılacağı gibi, İsviçre merkezli haberler ve gurbetçi denilen Avrupa Türklerini, göçmenleri ilgilendiren konular, turizmi ve Avrupa’daki gelişmeleri öncelikli olarak ele alır. Kars’ın bir mahallesindeki yol yapımı ya da Adana’dan, Denizli’den, Edirne’den, İstanbul Güngören’deki mahalle kavgası gibi haberler, buradaki muhtarlık ya da belediye seçimleri İsviçreninsesi okuyucularının önceliği arasında değildir. Ancak, Türkiye’den de olsa bazı haberler, Avrupa’da yaşayan insanlar için ilgi çekici olabilir. Sosyal medyada trend olmuş, gündem haline gelmiş konular, geniş bir kitleyi ilgilendirir. Kendi memleketinde olan bir konu, Avrupa’da yaşayan Türkleri de ilgilendirebilir ve bu nedenle haber portallarında yer bulabilir.

Haberlerin İçeriği ve Evrensellik

İsviçre’nin dışından gelen bazı haberlerin burada yer alması, İsviçre’de yaşayan yerel halkın bilgilendirilmesi gereken konular arasında olabilir ve bu, platformun çeşitli ilgi alanlarına hitap etme çabasının bir parçasıdır. Herkesin aynı tür haberlere ilgi göstermesi beklenemez. Dolayısıyla, bazı haberlerin hoşunuza gitmemesi doğal bir durumdur. Eğer size hitap etmeyen bir haberi görüyorsanız, onu geçmek en basit ve sağlıklı çözüm olacaktır. Ancak hesap sorup “Bundan bize ne, bu haber ne alaka?” şeklinde yorum yapmak, gerçek bir eleştiri değildir. Ayrıca, aynı kişinin 1000 haberde tek bir olumlu yorumu yoksa ve sadece bir haberde bu tarz yorum yapıyorsa, bu genellikle iyi niyetten uzak bir yaklaşımın ve kişinin hayatındaki mutsuzlukların sosyal medya üzerinden yansımasının göstergesidir.

Hakaretler ve Yapıcı Eleştiriler

Hakaret içerikli bir yorumdan sonra kalkıp “eleştiriye açık olmalısınız” diyerek kendini haklı çıkarmak etkili bir yaklaşım değildir. Nasıl hitap ediyorsan, aynı dilde cevap alabilirsin. Günlük hayatta da böyledir: Karşındakine küfür ediyorsan veya hakaret ediyorsan, onun da sana benzer bir şekilde cevap vereceğini, hoşuna gitmeyen şeyler duyabileceğini kabul etmelisin.

Medya Kapsamı ve Uluslararası Örnekler

Örneğin, Deutsche Welle sadece Almanya’dan haber sunmuyor; global bir perspektif sunarak dünyanın dört bir yanından gelişmeleri aktarıyor. New York Times da sadece New York’tan yaşam haberleriyle sınırlı kalmıyor; uluslararası haberlerle geniş bir kapsama sahip. Kimse New York Times’taki Türkiye haberine “Bu haberin bize ne alakası var?” demiyor. Aynı şekilde, 20Min gibi İsviçre medyası, Türkiye’den haberler sunarken kimse “Sizin adınız 20Min; sadece 20 dakikalık haber sunmanız lazım” şeklinde bir eleştiride bulunmuyor. Frankfurt Allgemeine Zeitung da haberlerini sadece Frankfurt’tan gelen bilgilerle sınırlamıyor; geniş bir coğrafyadan ve çeşitli konulardan haberler sunuyor.

Sosyal Medya ve Eleştiri Kültürü

Sosyal medyada bu durum genel bir sorun haline gelmiştir. İnsanlar, kolayca hakaret edebilir ve başkalarını küçümseyebilirler. Saatlerce emek verilmiş bir haberin sadece başlığına takılarak, “Milleti kandırmayın, yalancısınız!” şeklinde yalancılıkla itham etmek yorum yapmak yaygın bir davranış haline gelmiştir. Ayrıca, “Yandaş, taraflı haber yapmayın” gibi yorumlar da sıkça karşılaşılmaktadır. Herkes karşısındakini kendi bakış açısına göre değerlendirir; size göre farklı düşünenler her zaman yandaş veya taraflı olarak nitelendirilebilir. Aynı kişinin doğru bulduğu haber medya kanalı tek taraflı olabilir ama onun tarafından yayınlandığı için ona göre objektif ve tarafsızdır.

Teşekkür ve Takdirin Önemi

Eleştirilerinizi yaparken, emek verilerek hazırlanan haberlere teşekkür etmeyi de unutmamak önemlidir. Beğendiğiniz ve faydalı bulduğunuz haberlerde olumlu yorumlar yaparak, eleştirilerinizi daha dengeli ve yapıcı bir şekilde ifade edebilirsiniz. Hiç düşündünüz mü? Bir kuruş maddi talep edilmeden sunulan haberler, arkasında birçok saatlik emek barındırır. Belki sadece 2 dakikada başlığını okuyup geçtiğiniz bir haber, aslında büyük bir çabanın ve araştırmanın ürünüdür.

Genel Sonuç ve Medya Etik Kuralları

Bu durum sadece İsviçreninsesi için geçerli değil; Instagram, YouTube ve diğer platformlarda da benzer bir durum söz konusudur. İnsanlar, çeşitli platformlarda emek vererek saatlerce hazırlık yapar, araştırma yapar ve canlı yayınlarla ya da farklı yayınlarla bilgi sunarlar. Bir beğeni atıp “like” yapmayı, teşekkür etmeyi çok görüyorsunuz; ancak hoşunuza gitmeyince kolayca hesap sorup, “Bu haber ne?” diyorsunuz.

Sonuç olarak, hayatın her alanında eleştirilerinizi yaparken teşekkür etmeyi ve takdir etmeyi alışkanlık haline getirin. Bu, hem daha yapıcı bir yaklaşım sağlar hem de haber portallarının ve içerik üreticilerinin kalitesini artırmaları için bir motivasyon sunar. Unutmayın, her haberin arkasında bir emek var ve bu emeğe saygı göstermek, hem bizlerin hem de içerik üreticilerinin daha iyi sonuçlar elde etmesine katkıda bulunur. Her haber portalında hatalı haberler olabilir; ancak kasıtlı propaganda yapılmadığı sürece, bir haberin başlığında veya içeriğinde olan eksiklikler yüzünden “yalancısınız, yanlısınız” şeklinde yorum yapmak yerine, resmin tamamına bakmak daha yapıcı olacaktır. Eleştiri yaparken, her haberde olumlu gördüğünüz şeyleri de yazın ki denge sağlanmış olsun. Aksi takdirde, 1000 haberde adı görülmeyen bir kişinin sadece bir haberde ortaya çıkıp yaptığı kasıtlı saldırı içerikli yorumlar asla ciddiye alınmaz.

#İsviçreninsesi #YapıcıEleştiri #SosyalMedyaEtiği #MedyaKalitesi #EleştiriVeTeşekkür #HaberVeEmek #GörüşleriniziPaylaşın #DengeliYorum #TürkMedya #İsviçreTürkleri #cemilbaysal #isviçrehaberleri #köşeyazıları #Almanya #Avrupa

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Yayınlayan

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Sayfadan Perdeye

yazar

Yayınlayan

on

 Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları

2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.

Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.

İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.

Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.

                                                              Hamnet

İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.

Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.

Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.

Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.

Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.

                                                           Uğultulu Tepeler

İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler

Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.

Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.

Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.

Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.

                Yüz Yıllık Yalnızlık

Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık

Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.

Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.

Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.

                                                Masumiyet Müzesi

Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.

1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.

Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.

Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku
Reklam

Trendler