Köşe Yazıları
HAYATIMIZIN HER ALANI PATLAYICILARLA MI DOLU?
Köşe Yazısı: Cemil Baysal
Teknolojinin hızla ilerlemesi, hayatımızı adeta baştan aşağı değiştirdi. Konfor ve kolaylık sunduğu her yenilik, kimi zaman göz ardı ettiğimiz ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Lübnan’da direk internet bağlantısı olmayan eski model çağrı cihazlarının patlatılması, teknoloji dünyasının karanlık yüzünü gözler önüne serdi. Olayın arkasındaki nedenler hala tartışmalı; kimi uzmanlar bu patlamaların siber saldırılardan kaynaklandığını öne sürerken, kimileri başka sebeplerden bahsediyor. Bizim konumuz ise siyaset ve terör değil, güvenlik. Bu tür olaylar, teknolojinin getirdiği risklere dair farkındalığımızı artırmalı ve güvenlik konusundaki ciddiyetimizi pekiştirmelidir.
Günümüzde savaşlar, sınırları aşmadan, uzaktan yapılan saldırılar ve sistem manipülasyonlarıyla yürütülüyor. Artık savaşlar, fiziksel çatışmalardan ziyade, siber saldırılar ve teknolojik manipülasyonlarla gerçekleştiriliyor. Bu yeni savaş yöntemleri, teknolojinin getirdiği risklerin boyutunu ve ciddiyetini gözler önüne seriyor. Teknolojinin, savaş stratejilerinin merkezine oturduğu bu dönemde, riskleri görmezden gelmek neredeyse imkansız.
Cep telefonları, hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Her an yanımızda taşıdığımız bu cihazlar, tıpkı çağrı cihazlarının patlatılmasında olduğu gibi, siber saldırılara açık. Hepimizin cebinde birer potansiyel patlayıcı tehlike taşıdığını bilmek zorundayız. Telefon şirketlerine yapılacak bir siber saldırı, cihazlarımızı aşırı dozda sinyalle hedef alarak büyük zararlar verebilir. Bu ihtimal kulağa korkutucu gelebilir, ancak siber güvenlik önlemlerinin hayati önem taşıdığını anlamamız için yeterli bir neden.
Şoförsüz araçlar, teknolojinin sunduğu en heyecan verici yeniliklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, bu araçlar da siber saldırılara karşı savunmasız olabilir. Örneğin, bir kurum veya ülke, bu araçları uzaktan hackleyerek büyük bir tehlike yaratabilir. Hedefteki bir kişi, bu araçları internet üzerinden sipariş ettiğinde, kötü niyetli kişiler bu araçları hackleyip havaya uçurabilir. Şoförsüz araçların hacklenmesi, tehlikeli ve potansiyel olarak ölümcül sonuçlar doğurabilir. Şu anda amatör çapta bile olsa çok kişinin elinde bulunan droneler, kötü amaçlarla kullanılma potansiyeline sahip. Teknolojinin getirdiği bu riskler, güvenlik önlemlerinin ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatıyor.
Yakın gelecekte hayatımıza girmesi beklenen robot kuryeler, benzer tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Bu kuryeler, hacklenip kötü amaçlarla kullanılabilir; bir kişinin evine gönderilerek bir bomba gibi işlev görebilir. Teknolojinin sağladığı konforun yanı sıra, bu tür riskler, güvenlik tedbirlerinin önemini vurguluyor.
Güvenlik kameraları, akıllı ev sistemleri, mutfak aletleri, hava temizleyiciler, klimalar ve bahçe sulama sistemleri gibi akıllı cihazlar, internet veya Bluetooth üzerinden kontrol edilebiliyor. Buzdolabındaki yiyecekleri cep telefonumdan görebilmek, evimin içini yatak odasına varana kadar her odasını tatildeyken uzaktan takip edebilmek, çoğumuzun övündüğü bir özellik olabilir. Ancak, sizin gördüğünüzü başkalarının da görebileceğini unutmamalıyız. Yani, buzdolabını uzaktan kontrol edebilmek, kötü niyetli kişiler için de bir fırsat olabilir.
Artık teknoloji yatak odamıza kadar girmiş durumda. Yatarken bile kapalı kameraların açılabileceğini veya etraftaki sesleri dinleyebileceğini, gözetim altında olabileceğimizi biliyoruz. Lübnan’daki saldırı, pilli cihazların bile patlatılabileceğini gösterdi. Güvenlik kameraları, akıllı ev sistemleri, mutfak aletleri ve diğer cihazlar, uzaktan kontrol edilebilen ve hacklenebilen cihazlar arasında yer alıyor. Bu durum, ciddi güvenlik açıklarına yol açabilir ve bu tehlikeleri göz ardı etmememiz gerektiğini ortaya koyuyor.
Gelişen teknolojiyle yapay zeka (KI), internet ortamında ünlü kişilerin görüntüleriyle ve sesleriyle manipülasyon yapabilen kurgular oluşturabiliyor. Bu tür teknolojiler, pornografik içerikli videoların üretilmesinden, kişisel manipülasyonlara kadar geniş bir yelpazede kullanılıyor. Gelecek adına bu tür gelişmeler düşündürücü ve güvenlik risklerini daha da karmaşık hale getiriyor.
Sonuç olarak, teknoloji hayatımızı kolaylaştırsa da, siber güvenlik risklerini göz ardı etmemeliyiz. Teknolojiye mahrum bir yaşam sürme lüksümüz neredeyse yok. O halde, bu tehlikeleri önceden görmeli ve gerekli önlemleri alarak güvenli bir dijital yaşam sürmeliyiz. Teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, güvenliğimiz her zaman öncelikli olmalıdır. Teknolojinin sunduğu konforun tadını çıkarırken, güvenlik açıklarını da unutmadan, dikkatli ve bilinçli bir şekilde hareket etmeliyiz.
#Teknoloji #SiberGüvenlik #GüvenlikRiskleri #AkıllıCihazlar #YapayZeka #SiberSaldırı #TeknolojiRiskleri #Güvenlik #DijitalGüvenlik #YapayZekaManipülasyonu #GünümüzSavaşları #AkıllıEv #ŞoförsüzAraçlar #cemilbaysal #köşeyazısı #haber #gazete #gazeteci #isviçre #isviçreninsesi #isviçredemedya #isviçretürkmedyası
Köşe Yazıları
Bahçıvan Ve Ölüm
Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.
Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.
İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”
Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.
Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.
Bir Kaybın Anatomisi
Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:
“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”
Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.
Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.
Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme
Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.
Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?
Köşe Yazıları
Karın Hatırlattıkları
Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.
Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…
Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…
Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.
Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.
Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.
Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.


Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


