Connect with us

Köşe Yazıları

Her birimiz ne kadar özgürüz?

yazar

Published

on

Günlük hayatımızda üzerinde çok da düşünmediğimiz bir kavram olan özgürlüğün önemi, ancak yaşamlarımızda bazı şeylerin kısıtlandığını hissettiğimizde aklımıza geliyor galiba. Türkiyemizde geçen hafta yaşananlar çoğu kişide olduğu gibi bende de karışık hislere yol açtı ve pek çok konuyu tekrar düşünmeye yönlendirdi. Bunlardan en önemlisi de “özgürlük” kavramı oldu.

Bu kelimenin üzerinde düşünüp biraz da kavramsal olarak araştırdığımda farkettim ki çoğu zaman anlamından uzak şekillerde kullanıyoruz özgürlük kelimesini.

“Özgürlüğüm kısıtlandı, istediğimi yapamıyorum…” Örnegin günlük hayatlarımızda sık sık böyle serzenişler duyar, belki kendimiz de aynı şekilde söyleniriz.

Oysa özgürlük gerçekten de tam olarak canımızın istediğini yapabilmek midir? Bu sorudan kastım başkalarına zarar vermeme fikrini sorgulamak değil. Zaten Fransız Devrimi’nde yazılan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde [26 Ağustos 1789] özgürlük “Başkasına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir’’ diye geçtiğinden beri bu tanım, hemen hemen bütün demokratik ülkelerin anayasasında ve özgürlük tanımlarında yer almaktadır.

Yukarıdaki sorumda özgürlüğün gerçekten de kişinin canının istediğini yapabilme yetisi olup olmadığını kastediyorum. Özgürlük insanın kendisini tanıması, emeği ve bilgisi ile gelişen bir kavram. Bilincimiz ve farkındalığımız bizi insan yapan. İnsan olabildiğimiz oranda da özgürüz aslında. İnsanı diğer canlılardan ayıran tam da bu. İnsan, dürtülerine hakim olabildiği, yaşamsal güdüleri ile değil,  bilinçli seçimleri ile varolabildiği sürece özgür. Hayvanlar ise dürtüleri ile davranan canlılar.

O zaman daha doğru bir ifadeyle “İstediğimizi yapmama iradesidir bizi özgür kılan” diyebiliriz.  İradenin olmadığı yerde özgürlükten bahsedebilmek mümkün değil.

Özgürlükle ilişkili önemli görünen bir diğer kavram ise “değerler”. Ancak hırslarımızla değil de değerlerimizle karar verip, eyleme geçebildiğimizde özgür olduğumuzu söyleyebiliriz. Bazı durumlarda kararlarımız çıkarlarımızla örtüşmese bile, belli değerler çerçevesinde bu kararı sürdürebiliyorsak, bu gerçek özgürlüktür aslında.

Özgürlükle ilgili engeller dış koşullardan önce temelde öznel. Yani kişinin kendi zihniyle ilgili. İç özgürlüğünü sağlayamayan bir kişi tamamen dış şartlara bağlı olarak yaşadığından, koşulların değişmesi, beklenmedik fiziksel zorluklar, hatta gelen en basit bir eleştiri bile öfkelenmesine, hoşgörü gösterememesine yol açabilir. Zor ya da kolay, bizden bağımsız koşullar hep var olduğuna göre ve çoğunlukla da değiştirmesi tamamen bize bağlı olmadığından, temel olan iç özgürlüğümüzü güçlendirebilmek. Viktor Frankl’a göre hayatta bir amacımızın olması ve umudu koruyabilmek de insanı özgürleştirir. İnsan varlığı sonlu elbette ve özgürlüğü de kısıtlı. Yaşarken de hepimiz farklı koşullar ve zorluklardan geçiyoruz. İşte önemli olan da koşullardan özgürleşmeyi hedeflemek değil, koşullara karşı bir duruş alabilmemiz.

Zaten koşulların olmadığı duruma (sınırsızlık söz konusu olsa bile) özgürlük denmesi zor olurdu. Özgürlük bir sınırsızlık değil çünkü. Aslında özgürlük, sorumluluklara göre yaşanmadığı sürece tamamen suistimal edilme tehlikesini de barındırır. Bu yüzden Viktor Frankl, Doğu Yakası’ndaki Özgürlük Anıtı’nın karşısına, Batı Yakası’na, Sorumluluk Anıtı’nın konmasını bile önermiştir.

Sonuçta “insan akıl sahibi özgür bir varlıktır” denildiğinde bu aynı zamanda, “insan sorumlu bir varlıktır” anlamına gelmektedir.

Özgürlük üzerine 20. yüzyılda en fazla yoğunlaşmış düşünürlerden olan Jean-Paul Sartre’a göre özgürlük anlayışı beraberinde sorumluluğu da getirir. İnsan, seçimleri ve tercihleriyle kendisini var eder. Dolayısıyla seçimlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu da almamız gerekir. Sorumluluk ise başına gelenleri sorgulamadan öylesine kabullenmek değildir. Sartre “Varlık ve Hiçlik” kitabında insanın durumunu şöyle bir örnekle anlatır:

Dünyanın içinde terk edilmiş bir durumdayım, tabi bu suyun üstünde yüzen bir tahta parçası gibi pasif kalacağım anlamına gelmez. Ne olursa olsun ve ne yaparsam yapayım sorumluluklarımdan asla kaçamam; çünkü sorumluluklarımdan kaçma isteğimden bile sorumluyum.

Özgürlük aslında ontolojik olarak bize doğuştan verilmiş gizli bir özellik. Dünyaya geldiğimizde henüz farkında olmadığımız, uzunca bir süre varlığını keşfedemediğimiz bir hediye. Yukarıda bahsettiğim özelliklerle içsel özgürlüğünü geliştirmeyi başaranlar kendisini ve dünyasını genişletebiliyor.

Bu kavramın, yani doğuştan verilen özgürlüğün, felsefede tanımlanmış yeri de var. Üç ana türe ayrılabilen özgürlüğün birincisi işte bu “Tür Olarak İnsanın Özgürlüğü”. Bir diğer deyişle bir “olanak” olarak özgürlük kavramı.

İkinci özgürlük ise “Kişilerin Özgürlüğü- yani etik (ahlaksal) olarak özgürlük”. Aslında yazımın başından beri paylaştığım özellikler ile bu olanak gerçekleştirilebildiğinde özgürlük bir “kişi özelliği” olarak olarak karşımıza çıkıyor. Yani kişi kendi kendini özgürleştirebiliyor.   

Gelelim üçüncü tür özgürlüğe ve bence en zorlusuna; yani “Toplumsal Özgürlük” kavramına. Şu ana kadar sözünü ettiğim özellikler kişiye bağlı ve bireyin kontrolünde iken, toplumsal özgürlük- adı üstünde- toplumun koşullarına bağlı. Bir insanın temel hakları sayılan tüm nesnel özgürlükler (politik, sosyal, ekonomik, davranış ve söz özgürlüğü) üst sınırları bulunan özgürlükler. Nesnel özgürlüklerin üst sınırı da toplum içerisinde eşitlik ve adaleti sağlayacak şekilde belirlenir çünkü bunların herhangi bir gerekçe ile aşılması eşitlik ve insancıllık ilkesi ile çelişir.

Buraya kadar kulağa güzel geliyor. Asıl soru işareti, bu üst sınırların nasıl belirlendiği. Burada önemli olan nokta, bir ülkedeki toplumsal özgürlüğün, o ülkenin yönetimindeki kişilerin etik özgürlüğüne bağlı olduğu gerçeği. Dolayısıyla birbirinden ayrı kavramlar gibi görünse de toplumsal özgürlük ile etik özgürlük birbirine direk bağlı. Toplumsal özgürlüğün sürekli gerçekleşebilmesi, ancak etik olarak özgür kişilerin sağlayabileceği bir durum.

Cevabı herkesin hayata bakışına göre değişecek olsa da, belki de başlığı şu şekilde yenilemem daha doğru olacaktır:

Her birimiz etik olarak ne kadar özgürüz?”

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Trendler