Connect with us

Köşe Yazıları

Bir Haremağasının Hatıraları:Gölgedeki Hayatlar

yazar

Published

on

Geçtiğimiz günlerde, adını son bir yıldır çok sık duyduğum Suat Derviş’in Bir Haremağasının Hatıraları adlı romanını Storytel’den dinledim.

Açık söylemek gerekirse, sesli kitaplarla aram hiçbir zaman pek iyi olmamıştır. Ben hala sayfa çevirme sesini, kalemle altını çizme hissini sevenlerdenim. Ama yurtdışında yaşarken her istediğin kitabı elinin altında bulmak kolay değil. Bu yüzden Storytel bir tür kurtarıcıya dönüştü. Son bir ayda iki kitabı bu şekilde bitirince, itiraf etmeliyim ki aramızda küçük bir barış imzalandı.

Yürüyüşte, yolda ya da yemek yaparken kulağımda bir kitabın sesiyle dolaşmak, özellikle artık okumaktan gözlerimin yorgun düştüğü anlarda iyi geldi. Kelimelerin sesi, sayfaların sessizliğini aratmadı diyebilirim.

Storytel deneyimimi bir kenara bırakıp Suat Derviş’e dönersem…
Doğrusu, Derviş uzun süre benim radarımda olmayan bir yazardı. Ta ki geçtiğimiz aylarda Nazım Hikmet gecesi için içerik hazırlarken karşıma çıkana kadar. Nazım’ın büyük ama karşılıksız aşkı olarak anılan, dönemin edebiyat çevrelerinde hem kalemiyle hem duruşuyla konuşulan o güçlü kadın…

 Sonra Göçmen Kitapseverler grubumuzda yine onun adı dönmeye başladı. Bir Haremağasının Hatıraları elden ele, linkten linke dolaşırken artık bu tanışmayı erteleyemezdim. Ve sonunda, Osmanlı hareminde geçen o kapalı dünyanın içine, Storytel’in sesiyle bir dalış yaptım.

Osmanlı Sarayının Karanlık Aynası

Roman, II. Abdülhamit döneminin son yıllarında Yıldız Sarayı’nda geçiyor ve hikayeyi Hayrettin adında bir haremağasının gözünden anlatıyor. Derviş yalnızca sarayın iç dünyasını, entrikalarını, hiyerarşisini değil; hadım edilip köleleştirilen bir erkeğin ruhundaki derin yarayı da ustalıkla resmediyor.

Kitabı dinlerken sık sık kendimi Hayrettin’in değil, o dönemde sarayda yaşayan tüm haremağalarının hikayesini düşünürken buldum. Çocuk yaşta vatanlarından koparılan, bilmedikleri bir dilin, bir kültürün içine atılan bu insanların acısı. Kuma gömülürken, etleri dağlanırken duydukları çığlık… Bir daha asla kendi kaderlerinin sahibi olamayışları…
Suat Derviş, bu karanlığı yalnızca anlatmakla kalmıyor, onu hissettiriyor. Onun kaleminde tarih, arşiv belgelerinin kuru diliyle değil; kan ve vicdanla yazılmış bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın son bölümü ise Bir Saraylının Hatıraları başlığıyla, bu kez bir cariyenin gözünden anlatılıyor. Aynı duvarlar, başka bir sessizliğin, başka bir tutsaklığın içinden yankılanıyor.
 

O an anlıyorsunuz ki, ister kadın ister erkek olsun, sarayda yaşamak demek iktidara yakın olmak değil; onun gölgesinde yanmayı kabullenmek demek. Suat Derviş bu gerçeği öyle bir zarafetle anlatıyor ki, kitabı bitirdiğinizde geriye yalnızca tarih değil, o tarihin içindeki insan kalıyor; yaralı, suskun ama bütünüyle gerçek.

Romanın Kaderi: Bir Sessizlik Suikastı

Bu romanın yazılış hikayesi ise en az romanın kendisi kadar sarsıcı. Suat Derviş, Bir Haremağasının Hatıraları’nı Almanya’da yazar. O dönemde yazılarıyla geçimini sağlayan Derviş’in hayatı, kanser teşhisi konan babası ve ailesinin yanına gelmesiyle altüst olur. Ailenin tüm yükü onun sırtında. Bir gün Alman Tempo gazetesine bir yazı götürür ve orada bir çevirmen dostu ile, Pitigrilli’nin bütün eserlerinin çevirmeni olan Doktor Manfred Georg ile karşılaşır. Georg ondan Osmanlı sarayında geçen bir roman yazmasını ister. Kahraman bir haremağası olacaktır. Derviş teklifi hemen kabul eder ve kardeşinin yardımıyla, uykusuz geceler boyunca yazdığı romanı on beş günde tamamlar. Eser Almancaya çevrilir, Roman büyük bir reklam kampanyası ile duyurulur. Berlin sokakları Suat Derviş’in adını taşır, Tempo gazetesinde tefrika halinde yayımlanan bu roman, yirminci tefrikanın yayınlanmasının ardından Avrupa’daki çeşitli gazete ve dergilerin ilgi alanına girer. Yayım haklarını alabilmek için Avrupa’daki gazeteler sıraya girerler. Ama Türkiye’ye döndüğünde aynı başarıyı bulamaz. 1933’te Son Posta gazetesinde tefrika edilen roman, görmezden gelinir. Sanki görünmez bir el, adını sessizliğe gömmeye kararlıdır. Bu “sükut suikastı”, Derviş’in hayatında ilk ama son olmayacaktır.

Yılmadan, yirmi yıl sonra romanını bir kez daha yayımlar. 1953’te bu kez Hürses gazetesinde, Saray Kadınları üst başlığıyla yeniden tefrika edilir. Fakat artık kendi adını bile kullanamaz. “Tehlikeli yazar” damgası nedeniyle yalnızca “S.B.” imzasını atar.

Bir Haremağasının Hatıraları kitap olarak ancak 2021’de, İthaki Yayınları tarafından yeniden basıldığında, yazarının ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra, hak ettiği ilgiyi görebilmiştir.

 Edebiyatın Gölgesinde Kalan Bir İsim: Suat Derviş

1901’de İstanbul’da doğan Suat Derviş, Türk edebiyatının en güçlü kadın kalemlerinden biridir. Asıl adı Hatice Saadet’tir. Henüz yedi yaşında roman yazacak kadar erken yaşta edebiyata ilgi duymuş, 1917’de Heybeliada’da tanıştığı Nazım Hikmet’in büyük ama karşılıksız aşkına konu olmuştur. Nazım’ın “Gölgesi” adlı şiiri ona yazılmıştır.

Berlin’de eğitim aldığı yıllarda gazetecilik ve yazarlık yeteneğini geliştirir. 1930’larda Türkiye’ye döndüğünde Babıali’nin ilk kadın muhabirlerinden biri olur. 1941’de Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’le evlenir; politik duruşu nedeniyle defalarca tutuklanır, yazdıkları sansürlenir. Yine de kaleminden vazgeçmez. Romanlar, hikâyeler, çeviriler, çocuk kitaplarıyla üretmeye devam eder.

23 Temmuz 1972’de hayata veda ettiğinde ardında yalnızca güçlü bir edebiyat mirası değil; cesaret, özgürlük ve direnişle örülmüş bir yaşam bırakmıştır.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sayfadan Perdeye

yazar

Published

on

 Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları

2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.

Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.

İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.

Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.

                                                              Hamnet

İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.

Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.

Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.

Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.

Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.

                                                           Uğultulu Tepeler

İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler

Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.

Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.

Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.

Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.

                Yüz Yıllık Yalnızlık

Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık

Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.

Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.

Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.

                                                Masumiyet Müzesi

Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.

1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.

Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.

Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Published

on

Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Continue Reading

Trendler