Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Nobel Çanları  Bu Yıl Kimin İçin Çalacak?

yazar

Yayınlayan

on

Büyük güne sayılı günler kaldı. Tüm edebiyatseverlerin gözü ve kulağı 9 Ekim’de açıklanacak Nobel Edebiyat Ödülü’ne çevrilmiş durumda. Heyecanla kazananın kim olacağı beklenirken, edebiyat dünyasında da kazanabilecek olası isimler kulaktan kulağa fısıldanıyor. Bizim dost sohbetlerinde de Salman Rushdie, Haruki Murakami gibi isimlerin adı ödül alabileceklerin arasında sıkça geçiyor. Bakalım nobel çanları bu yıl kimin için çalacak? Bahislerde adı geçen isimlerden biri mi ödülü kazanacak, yoksa komite ters köşe yaparak bize çok farklı bir ismimi sunacak. Heyecan dorukta. 

 Bu heyecanın arkasında ise 120 yılı aşan bir tarih yatıyor. Nobel Edebiyat Ödülü, Alfred Nobel’in 1895’teki vasiyetiyle hayata geçirilmiş ve “ideal yönde en seçkin eseri üretmiş” yazarlara takdim ediliyor. 1901’de Fransız şair Sully Prudhomme’a verilen ilk ödülden bu yana, Ernest Hemingway’den Gabriel Garcia Marquez’e, Toni Morrison’dan Orhan Pamuk’a kadar yüzü aşkın yazar, hem kendi edebiyat dünyalarını hem de evrensel okur kitlesini büyüleyerek bu prestijli ödülün sahibi oldu.

 Ödül süreci ise dışarıdan göründüğünden çok daha farklı. Birçok kişinin düşündüğünün aksine, yazarlar Nobel için kendileri başvuruda bulunamıyor. Sadece belirli bir yetkiye sahip kişiler -İsveç Akademisi’nin üyeleri, edebiyat ve dil alanındaki üniversite profesörleri, daha önce Nobel kazanmış yazarlar ve ulusal yazar birlikleri- bir yazarı aday olarak gösterebiliyor.

 Her yıl Eylül ayında başlayan süreçte İsveç Akademisi aday gösterme davetlerini ilgili yerlere gönderiyor. 200-300 ismin aday olduğu geniş liste belirli kriterlerden geçerek Akademi bünyesindeki beş kişilik Nobel Komitesi tarafından daraltılıyor. Komite yoğun okumalar ve değerlendirmeler sonucunda ise listeyi önce 15–20 isme, yaz başında ise 5 kişilik kısa listeye indiriyor.

 Sonbaharda Akademi üyeleri bu kısa listedeki yazarları detaylı biçimde tartışıyor ve gizli oylama yapıyor. Çoğunluğu sağlayan yazar, Ekim ayında Nobel Edebiyat Ödülü’nün kazananı olarak dünyaya duyuruluyor. En dikkat çekici nokta ise gizlilik: tüm aday listeleri, kısa listedeki isimler hiçbir şekilde kamuoyu ile paylaşılmıyor  ve  tam elli yıl boyunca saklanıyor. Yani bugün adı geçen yazarların gerçekten aday olup olmadığını ancak yarım yüzyıl sonra öğreneceğiz. O yüzden ödül sonrası ortalıkta dönen kısa liste bilgilerine irtibat etmeyiniz:)

 Şu an edebiyat kulislerinde ödülü alabilecek  birkaç isim öne çıkıyor. Romanyalı Mircea Cartarescu, yıllardır favorilerden olan Japon yazar Haruki Murakami ve Çinli deneysel yazar Can Xue en çok konuşulan adaylar arasında. Ancak Nobel’in tarihine bakarsak, sürpriz bir ismin öne çıkması da her zaman mümkün. Çünkü Akademi’nin tercihleri kimi zaman edebi olduğu kadar politik bir mesaj da içerebiliyor.

 Nobel Edebiyat Ödülü, yüzlerce aday arasından uzun, titiz ve kapalı kapılar ardında yürütülen bir sürecin sonunda sahibini buluyor. Belki de bu gizem, ödülün prestijini olduğu kadar cazibesini de artırıyor. Şimdi geriye sadece beklemek kaldı: bakalım 9 Ekim’de edebiyat dünyası hangi isimle çalkalanacak?

Nobel’in Sürpriz Yüzleri  &  Tarihe Düşülen İzler

 Nobel Edebiyat Ödülü’nün prestiji büyük olsa da tarihte birkaç istisnai durum yaşanmış ve ödülün yazar tarafından reddedildiği  veya yazarın ödül törenine katılmadığı  durumlar olmuş. Örneğin Jean-Paul Sartre, 1964’te ödüle layık görüldüğünde kendi ilkeleri gereği ödülü reddetmiş ve törene katılmamış. Benzer şekilde, bazı yazarlar sağlık  politik veya özel  nedenlerle törene katılmayabiliyor; örneğin Bob Dylan, 2016’da kazandığı Nobel’i başta kabul etmemiş, törene katılmamış, ancak ödülü daha sonra resmen teslim almış. 

  Ve elbette, çoğunuzun bildiği üzere bizden bir isim de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak ülkemizi gururlandırdı: Orhan Pamuk, 2006 yılında bu ödüle layık görüldü. Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları ile başlayan yazarlık yolculuğunda, Beyaz Kale, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı ve Kar gibi eserleriyle hem Doğu-Batı arasında köprü kuran hem de bireyin iç dünyasını evrensel sorularla buluşturan bir anlatı geliştirdi. Onun Nobel’i alması, yalnızca kişisel bir başarı değil, aynı zamanda Türkiye edebiyatı için de gurur verici bir dönüm noktasıydı. Bugün hala, Türk edebiyatının uluslararası görünürlüğünü sağlayan en önemli başarılarından biri olarak hatırlanıyor.

 Ben de son olarak geçtiğimiz günlerde okuduğum Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı kitabını buradan size önermek istiyorum. Saf ve Düşünceli Romancı”, Orhan Pamuk’un 2009 yılında Harvard Üniversitesi’nde verdiği Charles Norton Konferansları sırasında şekillenen bir deneme dizisi. Bu eser, Pamuk’un hem kendi yazarlık serüvenini hem de roman sanatına dair düşüncelerini paylaştığı bir metin niteliğinde.

 Pamuk, denemede “saf” (içten, duygusal) ve “düşünceli” (akılcı, sistematik) romancı kavramlarını tartışırken romanın, yazarın hem hayal gücü hem de entelektüel yaklaşımıyla nasıl şekillendiğini açıklıyor kitabında. Deneme, Pamuk’un romanlarını, özellikle Cevdet Bey ve Oğulları’ndan Benim Adım Kırmızı’ya kadar, hem bireysel hem de kültürel bağlamda değerlendirirken modern romanın evrensel sorularını da irdeliyor.

Bu kitap bence yalnızca edebiyat meraklılarına değil, roman yazmayı düşünen herkes için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde.

Keyifli okumalar.

Özden Aliyagiç Uyar 

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bahçıvan Ve Ölüm

yazar

Yayınlayan

on

 Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.

 Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.

İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.

“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”

 Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.

 Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.

Bir Kaybın Anatomisi

 Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:

“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”

 Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.

 Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.

Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme

 Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.

 Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:

“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”

 Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Karın Hatırlattıkları

yazar

Yayınlayan

on

Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.

Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…

Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…

Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.

Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.

Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.

Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Sardalye Sokağı’na Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.

 San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.

 Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.

Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.

 Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.

 Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.

 Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.

John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi

 John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.

 Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).

Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk

 Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.

 Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.

Haberin Devamını Oku

Trendler