Köşe Yazıları
Dağlar içimizdeki zirveler mi?
Dolomitler’in eteklerinde birkaç gün
“Ben dağları sevmem, çocukluğumdan beri sevemedim. Üstüme üstüme geliyorlar gibi hissederim hep.”
İsviçreli arkadaşım Sandrine’le dağlar hakkında yaptığımız bir sohbette onun söylediği bu sözler beni oldukça şaşırtmıştı. Dağların görkeminden- hem de İsviçre gibi bir ülkenin Alpler’inin ihtişamından etkilenmemek nasıl mümkün olabilirdi?
Bu cazibeli ülkeye yeni taşındığım yıllardı. Lozan’da yaşıyor, Leman Gölü’ne bakan mağrur Jura Dağları’nı büyülenerek seyrediyor ve yoğun iş tempomdan arta kalan zamanımı gölün etrafında dağ manzaralı yeni yerler keşfederek geçiriyordum.
Sandrine’le sohbetimizin üzerinden 10 yıl geçtiği ve ben İsviçre’nin başka bölgesine taşındığım halde ne zaman kafamı kaldırıp dağlarla gözgöze gelsem, her defasında ilk günkü gibi o güçlü çekim alanlarına giriyorum.
İtalya’nın bilinmeyen heybetli yüzü: Dolomitler
İsviçre’nin Alpler’i tarafından yıllardır yeterince baştan çıkartılmış olmam yetmezmiş gibi geçen hafta, İtalya’nın karizmatik Dolomitler’i ile tanışmak bende adeta bir “ilk görüşte aşk” etkisi yarattı.
UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir doğa harikası olan Dolomitler, İtalya’nın Trentino ve İtalya/Avusturya sınırının her iki tarafında kalan Alto Adige bölgelerinin ortak alanında yer alıyor. İsimlerini aldıkları “dolomit” adlı bir mineral sayesinde gün batımında turuncu-pembemsi bir renge bürünüyorlar. Bölge halkı tarafından bu olayı tanımlamak için “pembeleşme” anlamında kullanılan kulağa çok hoş gelen Latin kökenli bir de kelime var: “enrosadira”.
İsviçre’nin zümrüt göllerine ve zirveleri neredeyse tüm yıl boyunca vanilyalı dondurma ile bezenmiş gibi görünen dağlarına ziyadesiyle alışkın, İtalya’nın cömert güzelliklerini de kanıksamış biri olarak Dolomitler’in etkileyiciliği karşısında gafil avlandığımı hissediyorum.
İlk gün, gök delinmişçesine yağan yağmur nedeniyle iyice alçalmış bulutların içinde çözünmüş gibi görünen dağlar bana belli belirsiz göz kırpsa da, ertesi gün pırıl pırıl bir güne uyanıp pencereyi açtığımda tüm ihtişamlarıyla karşımdalar! Baharın kıpırtısını coşkulu bir şekilde yansıtan Mayıs ayının da etkisiyle vadiler yeşile doymuş, gökyüzü alabildiğine açık, dağların zirveleri ise benim sevdiğim şekilde karlarla kaplı.
Yüksekliğin yalnızlığı, sessizliğin anlattığı
Bölgede fazla değil, topu topu iki buçuk gün kalıyoruz. Görkemli dağ manzaralarına doyduğumuz bu birkaç gün süresince ben dağların heybeti üzerine düşünüp duruyorum. Dolomitler’in ağırbaşlı zirveleri, yumuşak vadileri ve bıçak gibi keskin görünen yüksek kayalıkları insana öylesine net, öylesine güçlü bir duruşla bakıyor ki, yaşamdaki her şey o an için adeta silikleşiyor. İnsan orada öylece durup koygun sessizliğin içinde doğanın görkemini seyrederken ferahfeza bir duyguya kapılıyor; derin bir dinginlik ve doğayla bütünleşme duygusu.
“Dağların sessizliği ne çok şeyi susturuyor. Aynı zamanda ne çok şey söylüyor” diye düşünüyorum milli parkın içinde kayalıklara doğru yürürken. Dağlar sessiz. Ama bu sessizlik bir yokluk gibi değil; nasıl desem, içi dopdolu bir varlık hali daha çok. Konuşmayan ama içimdeki tüm düşünceleri dinleyen dev bir varlık hissediyorum sanki.
“Bu yüzden mi acaba insan, dağlara bakarken yalnızlığın içinde yalnız olmadığını hissediyor?” diye soruyorum kendi kendime.
Gözümüzün görebildiği sınırların ötesine uzanan, göğe doğru yükselen o sessiz devler… Onlara baktığımızda yalnızca taş ve topraktan ibaret olduklarını söylemek mümkün mü? Düşünürler, şairler, yazarlar boşuna dağları sadece tabiatın bir unsuru olarak değil, insanın içsel dünyasına açılan bir kapı olarak görmemişler. Onlara bakarken, hepimiz biraz kendi içimize bakıyoruz galiba. İç dünyamızın, arayışlarımızın ve sınırlarımızın adeta birer metaforu dağlar. O heybetli tepeleri sadece yükseklikle değil, içsel derinliğimizle de özdeşleştiriyoruz belki de.
Sadece uzaktan seyretmek bile bunları düşündürtürken, zirvelere tırmananlar kimbilir yolculuk boyunca neler düşünüp, neler hissediyorlardır… Tepeye çıktıkça çevrenin netleşmesi ve o mutlak sessizlik, aynı zamanda düşüncenin berraklaşmasını da beraberinde getiriyor olmalı. Uçakla seyahat ederken bile belli oranda hissettiğim bir duygudur bu. Göğe yükselmek bir anlamda sanki, insanın içsel yükselişi de demek.
Diğer yandan, dağların heybeti, doğanın en etkileyici tecellilerinden biri ve bu görkem, birçok kişi için yaratıcının kudretinin sessiz ama güçlü bir ifadesini de simgeler. O görkemde yaratıcıyı görebilmek, dağların sadece yüksekliklerini veya büyüklüklerini değil, o derin anlamı ve aşkınlık hissini de kavrayabilmek demektir.
Dağlar, pek çok öğretide, dinde ve kültürde hakikate ulaşma yolculuğunun bir parçası olarak görülür. Felsefede bilgelik arayışı, bilge kişinin kalabalıklardan uzaklaşıp dağa çekilmesi, çoğumuz için tanıdık kavramlardır.
Nietzsche’nin meşhur “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ünde Zerdüşt, toplumda her alandaki çürümüşlüğe başkaldırı olarak dağda inzivaya çekilir. Dağ, bilge kişinin içsel arınmayı ve derin düşünceyi geliştirdiği yerdir. Dağda, hem içe dönüş, hem de dönüşüm gerçekleşir.
Dağ ve Sınav: Mücadele ve insan iradesi
Zerdüşt’ün hemen ardından aklıma bir iki yıl önce okuduğum bir kitap geliyor: İsviçreli yazar Max Frisch’ten „Sessizliğin Yanıtı“.
Dağlarla içiçe yaşayan bir coğrafya olmasından dolayı Avrupa edebiyatında sık görülen dağ temasının bu kitapta çaba, irade ve benliğin aşılması kavramları ile nasıl ilişkilendirildiğini anımsıyorum. Kısacık romanda 30 yaşındaki bir adamın varoluşsal sorgulamalarına ve dağla kurdugu derin ilişkiye tanık oluruz. Kimsenin cesaret edemediği Nordgrat zirvesine tırmanma kararı, sadece fiziksel bir tırmanışı değil, aynı zamanda içsel bir yüzleşme ve varoluşsal sorgulamayı simgeler. Dağ onun için yaşamın sıradanlığına ve beyhudeliğine karşı bir sığınak, bir kaçış noktası, aynı zamanda kendini keşfetme alanıdır.
Dolomitler’den ayrılırken “İster Tanrı’yla yüzleşme, ister bilgeliğe ulaşma, ister içsel yükseliş demek olsun; dağ, aşkın olanın eşiği aslında” düşüncesi zihnimde dönüp duruyor.
Bu birkaç günün ve dağların bana hissettirdiklerinden ötürü mutluyum. Doğa her zamanki gibi bana çok iyi geliyor, yol boyunca bize selam veren sıradağları izlerken kendi kendime gülümsüyorum.
Köşe Yazıları
Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.
Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.
Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.
Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.
Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.
Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.
Köşe Yazıları
Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay
Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.
1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.
O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.
Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.
Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.
Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.
Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?
Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.
Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?
Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.
Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?
Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.
En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.
Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?
Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.
Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?
Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.
Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.
Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.
Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…
Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.
Ve tam o anda anladım:
„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“


Köşe Yazıları
Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet
Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.
Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂
Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.
Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:
“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”
Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.
Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.
1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.
Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.
Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi
Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.
Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.
Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.
Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.
Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.
Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.
Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.
İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor
Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.
Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.
2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.


-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


