Köşe Yazıları
Yeni açılan yeni yapılan diğerini bitirmeyi mi amaçlar?
Cemil Baysal‚ın Köşe yazısı:
Günümüzde iş dünyası ve toplum, çokluluk ve çeşitlilikle yoğruluyor. Ancak, rekabetin sertleştiği anlarda bazen etik sınırları aşan bel altı taktiklere tanık olabiliyoruz. İşte bu denge noktası üzerine birkaç düşünce…
Çeşitlilik ve Rekabetin Dengesi: İş Dünyasında ve Toplumda
Çokluluk ve çeşitlilik, iş dünyasında inovasyon ve farklı perspektiflere kapı açıyor. Ancak, rekabetin keskinleştiği anlarda bazı aktörler, etik değerleri göz ardı ederek bel altı taktiklere başvurabiliyorlar. Bu durum, sağlıklı rekabetin önünde bir engel oluşturabilir.
Rekabetin temelinde dürüstlük ve saygı yatar. Ancak, bazen bu temel değerlerin göz ardı edildiği, rakiplerin itibarlarına zarar verme amacı güden bel altı saldırılara tanık olabiliyoruz. İş dünyasındaki rekabet, sağlıklı sınırlar içinde kalmalı ve herkesin adil bir zeminde yarışmasına izin vermeli.
Çoğulculuk ve çeşitlilik, toplumların zenginleşmesini sağlar. Ancak, bu zenginlik bazen kıskançlık ve rekabetin merkezine oturabilir. İşte bu noktada, sağduyulu bir rekabet kültürü oluşturmak ve bel altı vuruşlardan kaçınmak, toplumsal ilişkilerin kalitesini artırabilir.
Çeşitlilik: İşletmelerin ve Tüketicilerin Güçlü Dinamiği
Gözlemlerimizden biri şu ki, çeşitlilik sadece işletmelerin değil, aynı zamanda tüketicilerin de lehine güçlü bir dinamik yaratıyor. İşletmeler ve bireyler, kendi benzersiz yollarını izlerken, benzer bir yapıyı benimseyen başkalarının varlığını olumlu bir şekilde karşılıyorlar.
Tüketicilerin farklı tercihleri, alternatiflerin varlığıyla daha iyi karşılanabilir. Bir işletmeyi beğenmeyen bir müşteri, kolayca başka bir seçeneği tercih edebilir. Aynı şekilde, bir okuyucu beğenmediği bir yazar yerine başka bir kaynağa yönelebilir.
Bu çeşitlilik, rekabeti artırırken tüketicilere geniş bir seçenek yelpazesi sunar. Ancak, bu rekabetin sağlıklı olması için odaklanılması gereken nokta, kendi güzelliklerini anlatmak ve müşteri memnuniyetine odaklanmaktır. Eğer yeni bir girişim, gazeteci, siyasi parti, dernek, kendi yaptığı doğruları güzellikleri artılarını anlatmayıp, sürekli sadece mevcut olanı kötülemek ve bel altı taktiklere başvurmak amacı taşıyorsa, uzun vadede sürdürülebilir başarı elde etmesi zor olabilir.
Rekabet ve Çeşitliliğin Getirdiği Yenilik: Sürdürülebilir Gelişme İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler
Sonuç olarak, herhangi bir rekabet ortamında çeşitlilik ve yenilik, hem tüketicilerin hem de sektörde faaliyet gösteren aktörlerin uzun vadeli başarısı için kritik öneme sahiptir. Bu konsept, çeşitli sektörlerde, kuruluşlarda ve toplumlarda geçerli olan evrensel bir ilkedir.
Rekabetin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için öncelikle dürüstlük, saygı ve kaliteli hizmetin temel alınması gereklidir. İşletmeler, dernekler, gazeteler ve siyasi partiler gibi çeşitli organizasyonlar, bu değerlere odaklandıkları sürece tüketicilerle sağlıklı bir bağ kurabilir ve uzun vadeli memnuniyeti artırabilirler.
Çeşitlilik arttıkça, mevcut organizasyonlar ve yeni oluşumlar daha rekabetçi bir ortamda faaliyet gösterir. Ancak, bu rekabetin sadece birincil hedefinin kâr elde etmek değil, aynı zamanda kaliteyi yükseltmek ve topluma değer katmak olduğunu anlamak önemlidir.
Tek başına kalan bir siyasi parti, gazete, restoran veya dernek zaman içinde rehavete kapılabilir ve kalite kaybına uğrayabilir. Üyeler, müşteriler, takipçiler ve seçmenler, seçeneklerin ve alternatiflerin olmadığı bir ortamda sınırlı bir seçimle yetinmek zorunda kalabilirler.
Bu durum, „Nasıl olsa satıyoruz“ veya „Nasıl olsa kazanıyoruz“ gibi düşüncelerle hareket eden organizasyonların uzun vadede rekabet avantajlarını kaybetmelerine neden olabilir. Bu nedenle, organizasyonlar sürekli olarak kendilerini gözden geçirmeli, müşteri geri bildirimlerini dikkate almalı ve eksiklikleri gidermek için çaba sarf etmelidir.
Yenilik, bir organizasyonun sadece rekabette değil, aynı zamanda kendi sektöründe lider olmasını sağlayabilir. Bu nedenle, yeni oluşumların ortaya çıkması ve rekabetin artması, genel olarak tüketicilere daha fazla seçenek sunar ve bu durum, işletmelerin daha etkili, verimli ve yenilikçi olmalarını teşvik eder.
Sonuç olarak, çeşitlilik ve yenilik, rekabetin hem organizasyonlar hem de toplumlar için sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Organizasyonlar, müşteri memnuniyetini ön planda tutarak, kaliteli hizmet sunarak ve sürekli olarak kendilerini geliştirerek bu rekabet avantajını koruyabilirler.
Günümüzde, bazen yeni bir dernek kurulur ya da yeni bir gazete açılır, ancak hemen bir tepkiyle karşılaşır: „Diğerini bitirmeye yönelik bu. Var olanı desteklemek varken niye yenisi? “ Ancak, gerçek şu ki; hayır, asla. Diğer halihazırdaki zaten gitmeyen oraya gitmiyor. O üye olmayan zaten üye olmuyor. O halihazırdaki gazeteyi okumayan zaten okumuyordu ve okumuyor. Ve okumayacak. Yenisi açılsa da açılmada da, oraya gitmeyen, onu okumayan oraya gitmeyecek veya okumayacak, ya da zaten oraya hiç üye olmayacak. Bu durumda, yeni bir oluşum sadece kendi hedef kitlesine hitap eder ve mevcut olanı etkilemez. Temsil edilmeyenleri, tarafsız diğerine mesafeleri duranları da temsil eder. Diğer mevcut olanın ulaşamadığı hitap edemediği kesime kişilere de yenisi hitap eder.
İşletmeler arasındaki rekabet, çeşitliliği artırarak, pazarın evrimleşmesine ve müşteri odaklı işletmelerin öne çıkmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle, çeşitliliğin arttığı bir ortamda, herkes kazançlı çıkıyor ve işletmeler, müşterilerin farklı taleplerine daha etkin bir şekilde yanıt verebiliyor.
Bir gazeteci oradaki yayın politikasından ve yazarlarından dolayı okumayan bir kitle vardır. Bir siyasi partiye oradaki vizyon ideoloji veya siyasetcilerin dilinden dolayı beğenmeyen olabilir. Aynı ideolojide bir parti kurulması o siyasi partiyi bititme amacı güdüyor anlamı taşımaz. Aynı kesime sağ ya da sol kesime hitap eden bir yeni gazete halihazırdaki x gazeteyi bitirmek için kurulmuş anlamı taşımaz.
Bir caddedeki restoranın karşısına aynı yemek tarzıyla gelen bir yeni restoran bir diğerini bitirmek için açılmaz. Sadece o restoranın sahibinden ya servisinden dolayı restorana gitmeyenlere de hitap eder. Halihazırdaki siyasi partiye oy vermeyen ya da orayla bağını kesen seçmene diğer yeni kurulan hitap eder hizmet sunar. Yazarını ya da yayın politikasını beğenmeyen okura yeni gazete hitap eder.
Aksisi olsa, bir büyük kennte tek bir futbol külübü olurdu. Real Madrid kuruldu tüm Madrid halkı Real Madrid’i desteklesin bir olalım en güçlü olalım tek bir yerde toplanalım denilirdi. Ama Barcelona ile ikisi daha güzel. İstanbul’da ilk futbol kulübü kurulduğunda tüm istanbul Fenerbahce, Galatasaray ya bBşiktaş’ı desteklesin. Tüm işadamları buraya destek olsun denilr bir tanesini dünyanın en güçlüsü yapalım denilirdi. Günümüzde bakıyoruz. Bugün Fenerbahçe olmasa Galarasaray’ın kalitesi anlaşılmaz, Beşiktaş olmasa rekabetin güzelliği olmaz. Kendin oynar kendin çalarsın.
Dünyanın en zengini tüm gazeteleri satın alır hepsini tek yerden yayınlardı. Zengin ve bu güce sahip olan yok mu? Mesela. Mililet gazetesi ve Hürriyet sahibi aynı olmasına rağmen yıllardır bakıyoruz, birini kapatıp diğerini güçlendirelim dememiş. Aynı anda ikisi de yayın yapmış. İkisinin okuyucu kitlesi de farklı. Biri diğerinin okuyucusunu çalmıyor.
Dünyadaki tüm gıda zincirini tek bir zengin satın alır halkın sadece bir yerden alışveriş yapmasını zorunlu kılardı. Kendinden emin olan kurum ve kişiler çeşitlilikten yenilikten korkmaz. Güzel ve iyi olan şeyler de taklit edilir kopyalanır veya benzeri açılır ya da çoğalır. Bu mevcut kişileri kendinden emin olanları korkutmaz tam tersi aslında memnun eder. Hatta Yeni açılan daha iyi hizmet sunmadığı takdirde diğerinin kalitesi ortaya çıkar. Ancak bu yeni açılan yeni oluşan oluşumlar ne zaman bir diğerinin müşterisine direk hitap eder, bizzat diğer gazetenin reklam müşterilerine gider diğerini karalar kendisinin kalitesini anlatmak yerine diğerinin eksilerine sürekli odaklanırsa…
Diğer yeni dernek kendi artılarını sunduğu hizmetleri anlatmak yerine bir diğer benzer derneği başkanını kötüler karalar bunun üzerinden üye kazanmaya müşteri kazanmaya çalışırsa, oradaki üyeleri kendi derneğine kaydırmaya çalışırsa bunun adı bel altı yarıştır. Kendi yaptığı güzelliği anlatmak yerine hep onları diğerlerini kötüler karalarsa zaten bu bir süre sonra okuyucuya da tüketiciye de dernek üyelerine de itici gelmeye başlar.
Başkanlar Arasındaki Yarış: Tevazu ve İncelik
Günümüzde, insanlar genellikle çıkar ve rant uğruna birbirlerini kötüleme eğilimindedir, bu da rekabetin yarattığı olumsuz bir atmosferin ortaya çıkmasına fitillenmesine neden olur. Bugün, siyasette, dernek başkanlığında, dini kuruluşlarda ve birçok alanda, karşımıza çıkan bu bel altı rekabet, toplumu olumsuz etkileyen bir gerçektir. Bir başkanın diğerini yerdiği, siyasetçilerin birbirlerini aşağıladığı, dini kuruluşların sadece kendi doğrularını savunduğu diğerlerini haram ilan ettiği bir dünya ile karşı karşıyayız.Şu anda bahsedeceğimiz hikaye, günümüzdeki siyasi, sosyal ve dini rekabetlere dair düşündürücü bir perspektif sunabilir.
Düşünelim ki bir vatandaş bir başkana gitse diğerini şikayet etse, rakibini eleştirse, diğer siyasetçi birbirini kötüleyerek çıkar elde etmeye çalışsa veya bir dini kuruluş sadece kendi inancını haklı çıkarıp diğerlerini haram ilan etse. Eğer bu alttaki hikayesi durumu günümüz koşullarına uyarlasak ve bir başkana gidip diğer başkanın yaptığı yanlışı anlatsak, karşı taraftan duyduklarımız genellikle sadece o kişinin yanlışları değil, aynı zamanda anlatanın diğer kişinin yanlışlarını daha vurgulu anlattığına dair olacaktır. Anlattığımızdan daha fazlasını diğer başkan ya da rakip kurum, dernek ya da kişi hakkında ondan duyarız. Ve gittiğimiz kişi de rakibi ya da diğerinin yanlışlarını anlatmamızdan çok mutlu olur. Asla anlatan kişiye tersini anlatıp diğerinin de doğru yaptığına doğru olduğunu ikna etmeye çalışmaz. Bir kişinin yanlışını gören, hoş gören veya eksiklerini tamamlayan birisiyle karşılaşmak ise genellikle imkansızdır. Bu durum, siyasette, ticarette, dernek başkanlığında, sağ kesim sol kesim, spor, siyaset, dini liderlerde ve birçok alanda geçerlidir.
Ancak, zaman zaman karşımıza çıkan gerçek yaşanmış hikayelerde, insanların kendi hatalarından dönme ve birbirlerini yüceltme potansiyeliyle karşılaşırız. Bu noktada, Hacı Bektas Veli ve Mevlana’nın hikayesi bize ilham verebilir.
Geçmişte kötü yollardan para kazanmış bir adam, pişmanlık duyduğu bir dönemde elindeki imkanları bir hayır işine dönüştürmeye karar verir. Ancak, bu hayır işini gerçekleştirmek istediği dergahta, lider olan Hacı Bektas Veli, bu niyetin helal olmadığına inanarak kabul etmez. Bu durum, tevazu ve dürüstlüğün bir örneğidir.
Aynı hikayeyi Mevlana’ya anlatan adam, Mevlana’nın anlayışı ve kabul edici tavrıyla karşılaşır. Mevlana, insanları yargılamak yerine anlamak ve yüceltmek prensibine sadık bir liderdir. Bu, farklı yaklaşımların nasıl bir araya gelebileceğini gösteren bir başka örnektir.
Bu hikaye, insanların birbirlerini yargılamak yerine anlamaya ve yüceltmeye odaklanmalarının toplumsal bir gereklilik olduğunu vurgular. Tevazu, anlayış ve incelikle dolu bir dünya dileğiyle, bel altı rekabetin yerine sevgi ve anlayışın hüküm sürdüğü bir toplum hayali kuruyoruz.
Köşe Yazıları
NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?
Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.
Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.
Bu alışkanlık nereden geliyor?
Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.
Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.
Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.
Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.
Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.
Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?
Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.
Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?
Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?
İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?
İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.
Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.
İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.
O hâlde doğru tanımlama nedir?
Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.
Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.
Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.
Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:
“Parası çoktur.”
“Türkiye’yi bilmez.”
“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”
“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”
Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.
Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.
Peki bu insan tam olarak nereye ait?
Asıl sorun da burada başlıyor.
Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.
Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.
Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.
Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.
Bizler Almancı değiliz.
Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.
Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.
Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.
Biz tek tip değiliz.
Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.
Doğru ifade mi?
En sade şekliyle:
Yurt dışında yaşayan Türkler…
Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:
İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…
Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.
Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Köşe Yazıları
Nadas Zamanı
Çocuktum. Uçsuz bucaksız tarlaların arasından usul usul ilerliyorduk. Yeşilin binbir tonunun hakim olduğu bir yerde büyüdüğüm için, yol boyunca karşıma çıkan o kahverengi tarlalar çok ilgimi çekmişti. Araba ağır ağır ilerlerken ben de kahvenin farklı tonlarının birbirine karıştığı, yer yer öbek öbek duran toprağa uzun uzun bakmıştım. Sonra çocuk aklımla anneme dönüp, “Bu toprak neden ölmüş?” diye sormuştum. İşte “nadasa bırakmak” sözünü ilk kez o gün öğrendim.
Annem, toprağın yeniden verimlenebilmesi, daha güçlü ve daha bereketli ürün verebilmesi için bazen dinlenmesi gerektiğini anlatmıştı. Toprağın hiçbir şey üretmiyormuş gibi göründüğü o zamanın aslında boşuna geçmediğini; tam tersine, kendini yeniden toparladığı bir dönem olduğunu.
Bu kelimeyi de, doğanın bana o gün öğrettiği bu küçük mucizeyi de çok sevmiştim.
Belki de o günden sonra “nadasa bırakmak” benim için yalnızca toprağa ait bir şey olmadı. Zaman zaman çok zorlandığımda, içimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, kendimi zorlamak yerine ruhumu da nadasa bırakmayı öğrendim. Biraz susmayı, biraz geri çekilmeyi, hiçbir şey üretmeden de var olabilmeyi.
Kafamda, hayata geçirmek istediğim projelerin tohumlarının atılacağı bir yaz planlamıştım. Bodrum’da, balkonumdan görünen palmiye ve hurma ağaçlarına karşı; cırcır böceklerinin eşlik ettiği, kahvenin kokusunun sabahın serinliğine karıştığı sabahlarda bol bol yazıp okuyacağım bir yaz.
Ama olmadı.
Ruhumla bedenim bu kez aynı ritimde ilerlemedi. Başlamam gerektiğini düşündüğüm, hatta uzun zamandır hayalini kurduğum o projeye başlayamadım. Araştırmalarım için yanımda getirdiğim kaynaklar bir köşede öylece kaldı. Mental ve fiziksel olarak oldukça yoğun geçen bir senenin ardından zihnim resmen “pause” tuşuna bastı. Ben de bu kez o sese kulak verdim. Her şeyi biraz ana bıraktım; kendime de hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığım bir alan açtım. Ve bol bol yüzdüğüm, ailemle ve dostlarımla saatlerce konuştuğum, kahkahaların eksik olmadığı, güzel sofralara oturduğum, bol bol dans ettiğim, çokça sevildiğim bir yaz geçirdim. Araya, benim alışık olduğum temponun epey altında birkaç kitap sıkıştırdım elbette. Ama ilk kez belki de bunun hesabını tutmadım.
Dingin, yavaş ve biraz da şifa gibi bir yazdı.
Simi’de Küçük Bir Tesadüf
Bu sakinliğin arasına, her sene yaptığımız gibi küçük bir kaçamak da sıkıştırdık ve yine Yunan adalarından birine geçtik. Bu kez ruh halime de pek uygun düşen, sakinliğime sakinlik katan bir yer seçtim.
Simi’ye ilk kez 19 yıl önce gitmiştim. O küçücük, rengarenk evleriyle aklımın bir köşesinde yer etmiş, yıllar boyunca da güzelliği de dilime pelesenk olmuş bir yerdi bu küçük ada. Bu kez sevdiceğimle yeniden oradaydım. Otelden 5 -6 adımda denize ulaştığımız, sessizliğin ve yavaşlığın tadını çıkardığımız üç dört gün geçirdik.
Bu küçük kaçamak bana yalnızca güzel anılar değil, tatlı bir alışkanlığın da başlangıcını bıraktı. Gittiğim otellerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri, kütüphane varsa kitaplara göz atmaktır. Kaldığımız otelde de odamın yolu üzerinde minicik bir kitaplık vardı. Kitaplığı fark eder etmez raflara göz gezdirdim. Derken kitapların arasından Türkçe bir kitap gözüme ilişti. Matt Haig’in Gece Yarısı Treni sanki raftan bana göz kırpıyordu.
Kitabı elime alıp kapağını çevirdiğimde içinde küçük bir not buldum. O birkaç satır nedense günümü öyle güzelleştirdi ki… Hiç tanımadığım birinin, belki de aylar önce bıraktığı minicik bir iz, hiç beklemediğim bir anda bana ulaştı.
Ben de bu küçük zincire bir halka eklemek istedim. Yanımda okuyup bitirdiğim başka bir kitabın içine, onu bulan kişinin yüzünde belki küçücük bir tebessüm oluşturacak bir not yazıp kitaplığa bıraktım. Bir Türk okur denk gelir de iletişime geçmek ister diye Instagram hesabımı da ekledim. Bakarsınız bir gün “direct message” arkadaşı oluveririz.
Benim için yazın en tatlı anılarından biri oldu bu. Hatta şimdiden karar verdim; bundan sonra gittiğim otellerde, uygun bir kitaplık bulursam geride bir kitap ve birkaç satır bırakmak istiyorum. Kim bilir, belki siz de bir gün denemek istersiniz.
Ve Türkiye için hala yazın ortası sayılabilecek bir tarihte, eğitim öğretim hayatı sebebiyle, Zürih’e, ikinci evime dönüş yaptım. Tabii ki böyle güzel bir yazı geride bırakıp dönmek kolay olmadı.Ama döndüğümde fark ettim ki nadasa bıraktığım zihnimde küçük küçük filizler görünmeye başlamış bile.
Aklımın bir köşesinde bekleyen fikirler yeniden ses vermeye, içimde bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Bu kez acelem yok. Kendime verdiğim bu molanın bana nasıl döneceğini merak ediyorum sadece. Şimdilik biraz akıştayım, biraz da olacakları izliyorum:)



Köşe Yazıları
Köprüden Önce Son Çıkış
Uzun yolları çok seviyorum; tren, araba, otobüs vasıta fark etmeksizin dışarıda kilometreler akıp giderken insan kendi iç dünyasına da sefer yapmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde arabayla yaptığım bir yolculuk sırasında „Köprüden önce son çıkış“ tabelası ilişti gözüme. Bu tabela ruhumda sayfalar dolusu paragrafa dönüştü.
İnsan hayatı için çok çarpıcı bir cümle: „Köprüden önce son çıkış.“
Köprüye girmeden önceki o son metreler, ruhun en hararetli çatışma alanı gibi. Bir yanda geçmişin ağırlığı, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar, zamanında söylenmemiş cümleler, yanlış şeritte heba edilen yıllar… Ve bir aydınlanma: „Buraya kadar yanlış gelmiş olabilirsin.“ O an gözün dikiz aynasına iliştiğinde geride bıraktığın yıllar keşkelerin gölgesinde kalır, kaçırdığın sapakları düşünüp için sızlar.
Köprüden önceki son çıkışı fark etmek ama artık o sapağa giremeyecek kadar hızlanmış olmak… Bazen de direksiyonu kıracak gücü bulamayıp o kaçınılmaz köprüye doğru sürüklenmek. Yol devam eder ve insanı en olgunlaştıran durakla yüzleşirsin: Kabulleniş. Kabulleniş, yenilgi demek değildir; yanlış kararların, hayatın getirdiği tüm virajların yükünü omuzlayıp „Evet, yolum buymuş“ diyebilme olgunluğudur. O tabela bize durmayı değil, olduğumuz haliyle yola devam etmeyi öğretir.
Ve tam o sınır çizgisinde, direksiyonu tutan ellerimizde beliren o son duygu: Cesaret. Çünkü köprüden önceki son çıkışı pas geçtikten sonra seni neyle karşılaşacağını bilmediğin sisli bir karşı yaka bekler… Geri gitme ihtimalin kalmadığında gaza basıp bilinmeyene doğru ilerlemek tam anlamıyla yürek işidir. Pişmanlıklarını heybene koyup kabullenişi yan koltuğuna oturtarak o köprüye sürmek; hayatın tüm belirsizliğine adeta meydan okumak gibidir.
Uzun yolların en güzel yanı sadece varılacak yeri değil, ruhumuzdaki sapakları ve virajları da göstermesi. Bir gün o levha ile göz göze gelirseniz yavaşlayın ve iç sesinizi dinleyin. Geride kalan keşkelerinizi yük değil tecrübe görün, pişmanlıklarınızla helalleşin ve o köprüden karşıya geçecek cesareti göğsünüzde hissedin.
Kim bilir, belki de hayat o son çıkışı kaçırdıktan sonra başlar.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


