Köşe Yazıları
Yeni açılan yeni yapılan diğerini bitirmeyi mi amaçlar?
Cemil Baysal‚ın Köşe yazısı:
Günümüzde iş dünyası ve toplum, çokluluk ve çeşitlilikle yoğruluyor. Ancak, rekabetin sertleştiği anlarda bazen etik sınırları aşan bel altı taktiklere tanık olabiliyoruz. İşte bu denge noktası üzerine birkaç düşünce…
Çeşitlilik ve Rekabetin Dengesi: İş Dünyasında ve Toplumda
Çokluluk ve çeşitlilik, iş dünyasında inovasyon ve farklı perspektiflere kapı açıyor. Ancak, rekabetin keskinleştiği anlarda bazı aktörler, etik değerleri göz ardı ederek bel altı taktiklere başvurabiliyorlar. Bu durum, sağlıklı rekabetin önünde bir engel oluşturabilir.
Rekabetin temelinde dürüstlük ve saygı yatar. Ancak, bazen bu temel değerlerin göz ardı edildiği, rakiplerin itibarlarına zarar verme amacı güden bel altı saldırılara tanık olabiliyoruz. İş dünyasındaki rekabet, sağlıklı sınırlar içinde kalmalı ve herkesin adil bir zeminde yarışmasına izin vermeli.
Çoğulculuk ve çeşitlilik, toplumların zenginleşmesini sağlar. Ancak, bu zenginlik bazen kıskançlık ve rekabetin merkezine oturabilir. İşte bu noktada, sağduyulu bir rekabet kültürü oluşturmak ve bel altı vuruşlardan kaçınmak, toplumsal ilişkilerin kalitesini artırabilir.
Çeşitlilik: İşletmelerin ve Tüketicilerin Güçlü Dinamiği
Gözlemlerimizden biri şu ki, çeşitlilik sadece işletmelerin değil, aynı zamanda tüketicilerin de lehine güçlü bir dinamik yaratıyor. İşletmeler ve bireyler, kendi benzersiz yollarını izlerken, benzer bir yapıyı benimseyen başkalarının varlığını olumlu bir şekilde karşılıyorlar.
Tüketicilerin farklı tercihleri, alternatiflerin varlığıyla daha iyi karşılanabilir. Bir işletmeyi beğenmeyen bir müşteri, kolayca başka bir seçeneği tercih edebilir. Aynı şekilde, bir okuyucu beğenmediği bir yazar yerine başka bir kaynağa yönelebilir.
Bu çeşitlilik, rekabeti artırırken tüketicilere geniş bir seçenek yelpazesi sunar. Ancak, bu rekabetin sağlıklı olması için odaklanılması gereken nokta, kendi güzelliklerini anlatmak ve müşteri memnuniyetine odaklanmaktır. Eğer yeni bir girişim, gazeteci, siyasi parti, dernek, kendi yaptığı doğruları güzellikleri artılarını anlatmayıp, sürekli sadece mevcut olanı kötülemek ve bel altı taktiklere başvurmak amacı taşıyorsa, uzun vadede sürdürülebilir başarı elde etmesi zor olabilir.
Rekabet ve Çeşitliliğin Getirdiği Yenilik: Sürdürülebilir Gelişme İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler
Sonuç olarak, herhangi bir rekabet ortamında çeşitlilik ve yenilik, hem tüketicilerin hem de sektörde faaliyet gösteren aktörlerin uzun vadeli başarısı için kritik öneme sahiptir. Bu konsept, çeşitli sektörlerde, kuruluşlarda ve toplumlarda geçerli olan evrensel bir ilkedir.
Rekabetin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için öncelikle dürüstlük, saygı ve kaliteli hizmetin temel alınması gereklidir. İşletmeler, dernekler, gazeteler ve siyasi partiler gibi çeşitli organizasyonlar, bu değerlere odaklandıkları sürece tüketicilerle sağlıklı bir bağ kurabilir ve uzun vadeli memnuniyeti artırabilirler.
Çeşitlilik arttıkça, mevcut organizasyonlar ve yeni oluşumlar daha rekabetçi bir ortamda faaliyet gösterir. Ancak, bu rekabetin sadece birincil hedefinin kâr elde etmek değil, aynı zamanda kaliteyi yükseltmek ve topluma değer katmak olduğunu anlamak önemlidir.
Tek başına kalan bir siyasi parti, gazete, restoran veya dernek zaman içinde rehavete kapılabilir ve kalite kaybına uğrayabilir. Üyeler, müşteriler, takipçiler ve seçmenler, seçeneklerin ve alternatiflerin olmadığı bir ortamda sınırlı bir seçimle yetinmek zorunda kalabilirler.
Bu durum, „Nasıl olsa satıyoruz“ veya „Nasıl olsa kazanıyoruz“ gibi düşüncelerle hareket eden organizasyonların uzun vadede rekabet avantajlarını kaybetmelerine neden olabilir. Bu nedenle, organizasyonlar sürekli olarak kendilerini gözden geçirmeli, müşteri geri bildirimlerini dikkate almalı ve eksiklikleri gidermek için çaba sarf etmelidir.
Yenilik, bir organizasyonun sadece rekabette değil, aynı zamanda kendi sektöründe lider olmasını sağlayabilir. Bu nedenle, yeni oluşumların ortaya çıkması ve rekabetin artması, genel olarak tüketicilere daha fazla seçenek sunar ve bu durum, işletmelerin daha etkili, verimli ve yenilikçi olmalarını teşvik eder.
Sonuç olarak, çeşitlilik ve yenilik, rekabetin hem organizasyonlar hem de toplumlar için sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Organizasyonlar, müşteri memnuniyetini ön planda tutarak, kaliteli hizmet sunarak ve sürekli olarak kendilerini geliştirerek bu rekabet avantajını koruyabilirler.
Günümüzde, bazen yeni bir dernek kurulur ya da yeni bir gazete açılır, ancak hemen bir tepkiyle karşılaşır: „Diğerini bitirmeye yönelik bu. Var olanı desteklemek varken niye yenisi? “ Ancak, gerçek şu ki; hayır, asla. Diğer halihazırdaki zaten gitmeyen oraya gitmiyor. O üye olmayan zaten üye olmuyor. O halihazırdaki gazeteyi okumayan zaten okumuyordu ve okumuyor. Ve okumayacak. Yenisi açılsa da açılmada da, oraya gitmeyen, onu okumayan oraya gitmeyecek veya okumayacak, ya da zaten oraya hiç üye olmayacak. Bu durumda, yeni bir oluşum sadece kendi hedef kitlesine hitap eder ve mevcut olanı etkilemez. Temsil edilmeyenleri, tarafsız diğerine mesafeleri duranları da temsil eder. Diğer mevcut olanın ulaşamadığı hitap edemediği kesime kişilere de yenisi hitap eder.
İşletmeler arasındaki rekabet, çeşitliliği artırarak, pazarın evrimleşmesine ve müşteri odaklı işletmelerin öne çıkmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle, çeşitliliğin arttığı bir ortamda, herkes kazançlı çıkıyor ve işletmeler, müşterilerin farklı taleplerine daha etkin bir şekilde yanıt verebiliyor.
Bir gazeteci oradaki yayın politikasından ve yazarlarından dolayı okumayan bir kitle vardır. Bir siyasi partiye oradaki vizyon ideoloji veya siyasetcilerin dilinden dolayı beğenmeyen olabilir. Aynı ideolojide bir parti kurulması o siyasi partiyi bititme amacı güdüyor anlamı taşımaz. Aynı kesime sağ ya da sol kesime hitap eden bir yeni gazete halihazırdaki x gazeteyi bitirmek için kurulmuş anlamı taşımaz.
Bir caddedeki restoranın karşısına aynı yemek tarzıyla gelen bir yeni restoran bir diğerini bitirmek için açılmaz. Sadece o restoranın sahibinden ya servisinden dolayı restorana gitmeyenlere de hitap eder. Halihazırdaki siyasi partiye oy vermeyen ya da orayla bağını kesen seçmene diğer yeni kurulan hitap eder hizmet sunar. Yazarını ya da yayın politikasını beğenmeyen okura yeni gazete hitap eder.
Aksisi olsa, bir büyük kennte tek bir futbol külübü olurdu. Real Madrid kuruldu tüm Madrid halkı Real Madrid’i desteklesin bir olalım en güçlü olalım tek bir yerde toplanalım denilirdi. Ama Barcelona ile ikisi daha güzel. İstanbul’da ilk futbol kulübü kurulduğunda tüm istanbul Fenerbahce, Galatasaray ya bBşiktaş’ı desteklesin. Tüm işadamları buraya destek olsun denilr bir tanesini dünyanın en güçlüsü yapalım denilirdi. Günümüzde bakıyoruz. Bugün Fenerbahçe olmasa Galarasaray’ın kalitesi anlaşılmaz, Beşiktaş olmasa rekabetin güzelliği olmaz. Kendin oynar kendin çalarsın.
Dünyanın en zengini tüm gazeteleri satın alır hepsini tek yerden yayınlardı. Zengin ve bu güce sahip olan yok mu? Mesela. Mililet gazetesi ve Hürriyet sahibi aynı olmasına rağmen yıllardır bakıyoruz, birini kapatıp diğerini güçlendirelim dememiş. Aynı anda ikisi de yayın yapmış. İkisinin okuyucu kitlesi de farklı. Biri diğerinin okuyucusunu çalmıyor.
Dünyadaki tüm gıda zincirini tek bir zengin satın alır halkın sadece bir yerden alışveriş yapmasını zorunlu kılardı. Kendinden emin olan kurum ve kişiler çeşitlilikten yenilikten korkmaz. Güzel ve iyi olan şeyler de taklit edilir kopyalanır veya benzeri açılır ya da çoğalır. Bu mevcut kişileri kendinden emin olanları korkutmaz tam tersi aslında memnun eder. Hatta Yeni açılan daha iyi hizmet sunmadığı takdirde diğerinin kalitesi ortaya çıkar. Ancak bu yeni açılan yeni oluşan oluşumlar ne zaman bir diğerinin müşterisine direk hitap eder, bizzat diğer gazetenin reklam müşterilerine gider diğerini karalar kendisinin kalitesini anlatmak yerine diğerinin eksilerine sürekli odaklanırsa…
Diğer yeni dernek kendi artılarını sunduğu hizmetleri anlatmak yerine bir diğer benzer derneği başkanını kötüler karalar bunun üzerinden üye kazanmaya müşteri kazanmaya çalışırsa, oradaki üyeleri kendi derneğine kaydırmaya çalışırsa bunun adı bel altı yarıştır. Kendi yaptığı güzelliği anlatmak yerine hep onları diğerlerini kötüler karalarsa zaten bu bir süre sonra okuyucuya da tüketiciye de dernek üyelerine de itici gelmeye başlar.
Başkanlar Arasındaki Yarış: Tevazu ve İncelik
Günümüzde, insanlar genellikle çıkar ve rant uğruna birbirlerini kötüleme eğilimindedir, bu da rekabetin yarattığı olumsuz bir atmosferin ortaya çıkmasına fitillenmesine neden olur. Bugün, siyasette, dernek başkanlığında, dini kuruluşlarda ve birçok alanda, karşımıza çıkan bu bel altı rekabet, toplumu olumsuz etkileyen bir gerçektir. Bir başkanın diğerini yerdiği, siyasetçilerin birbirlerini aşağıladığı, dini kuruluşların sadece kendi doğrularını savunduğu diğerlerini haram ilan ettiği bir dünya ile karşı karşıyayız.Şu anda bahsedeceğimiz hikaye, günümüzdeki siyasi, sosyal ve dini rekabetlere dair düşündürücü bir perspektif sunabilir.
Düşünelim ki bir vatandaş bir başkana gitse diğerini şikayet etse, rakibini eleştirse, diğer siyasetçi birbirini kötüleyerek çıkar elde etmeye çalışsa veya bir dini kuruluş sadece kendi inancını haklı çıkarıp diğerlerini haram ilan etse. Eğer bu alttaki hikayesi durumu günümüz koşullarına uyarlasak ve bir başkana gidip diğer başkanın yaptığı yanlışı anlatsak, karşı taraftan duyduklarımız genellikle sadece o kişinin yanlışları değil, aynı zamanda anlatanın diğer kişinin yanlışlarını daha vurgulu anlattığına dair olacaktır. Anlattığımızdan daha fazlasını diğer başkan ya da rakip kurum, dernek ya da kişi hakkında ondan duyarız. Ve gittiğimiz kişi de rakibi ya da diğerinin yanlışlarını anlatmamızdan çok mutlu olur. Asla anlatan kişiye tersini anlatıp diğerinin de doğru yaptığına doğru olduğunu ikna etmeye çalışmaz. Bir kişinin yanlışını gören, hoş gören veya eksiklerini tamamlayan birisiyle karşılaşmak ise genellikle imkansızdır. Bu durum, siyasette, ticarette, dernek başkanlığında, sağ kesim sol kesim, spor, siyaset, dini liderlerde ve birçok alanda geçerlidir.
Ancak, zaman zaman karşımıza çıkan gerçek yaşanmış hikayelerde, insanların kendi hatalarından dönme ve birbirlerini yüceltme potansiyeliyle karşılaşırız. Bu noktada, Hacı Bektas Veli ve Mevlana’nın hikayesi bize ilham verebilir.
Geçmişte kötü yollardan para kazanmış bir adam, pişmanlık duyduğu bir dönemde elindeki imkanları bir hayır işine dönüştürmeye karar verir. Ancak, bu hayır işini gerçekleştirmek istediği dergahta, lider olan Hacı Bektas Veli, bu niyetin helal olmadığına inanarak kabul etmez. Bu durum, tevazu ve dürüstlüğün bir örneğidir.
Aynı hikayeyi Mevlana’ya anlatan adam, Mevlana’nın anlayışı ve kabul edici tavrıyla karşılaşır. Mevlana, insanları yargılamak yerine anlamak ve yüceltmek prensibine sadık bir liderdir. Bu, farklı yaklaşımların nasıl bir araya gelebileceğini gösteren bir başka örnektir.
Bu hikaye, insanların birbirlerini yargılamak yerine anlamaya ve yüceltmeye odaklanmalarının toplumsal bir gereklilik olduğunu vurgular. Tevazu, anlayış ve incelikle dolu bir dünya dileğiyle, bel altı rekabetin yerine sevgi ve anlayışın hüküm sürdüğü bir toplum hayali kuruyoruz.
Köşe Yazıları
Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime
Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.
Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.
Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?
Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.
“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.
Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.
Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.
Köşe Yazıları
Sayfadan Perdeye
Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları
2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.
Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.
İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.
Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.
Hamnet
İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.
Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.
Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.
Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.
Uğultulu Tepeler
İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler
Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.
Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.
Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.
Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.
Yüz Yıllık Yalnızlık
Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık
Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.
Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.
Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.
Masumiyet Müzesi
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.
1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.
Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.
Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


