Connect with us

Köşe Yazıları

Yeni açılan yeni yapılan diğerini bitirmeyi mi amaçlar?

yazar

Published

on

Cemil Baysal‚ın Köşe yazısı:

Günümüzde iş dünyası ve toplum, çokluluk ve çeşitlilikle yoğruluyor. Ancak, rekabetin sertleştiği anlarda bazen etik sınırları aşan bel altı taktiklere tanık olabiliyoruz. İşte bu denge noktası üzerine birkaç düşünce…

Çeşitlilik ve Rekabetin Dengesi: İş Dünyasında ve Toplumda

Çokluluk ve çeşitlilik, iş dünyasında inovasyon ve farklı perspektiflere kapı açıyor. Ancak, rekabetin keskinleştiği anlarda bazı aktörler, etik değerleri göz ardı ederek bel altı taktiklere başvurabiliyorlar. Bu durum, sağlıklı rekabetin önünde bir engel oluşturabilir.

Rekabetin temelinde dürüstlük ve saygı yatar. Ancak, bazen bu temel değerlerin göz ardı edildiği, rakiplerin itibarlarına zarar verme amacı güden bel altı saldırılara tanık olabiliyoruz. İş dünyasındaki rekabet, sağlıklı sınırlar içinde kalmalı ve herkesin adil bir zeminde yarışmasına izin vermeli.

Çoğulculuk ve çeşitlilik, toplumların zenginleşmesini sağlar. Ancak, bu zenginlik bazen kıskançlık ve rekabetin merkezine oturabilir. İşte bu noktada, sağduyulu bir rekabet kültürü oluşturmak ve bel altı vuruşlardan kaçınmak, toplumsal ilişkilerin kalitesini artırabilir.

Çeşitlilik: İşletmelerin ve Tüketicilerin Güçlü Dinamiği

Gözlemlerimizden biri şu ki, çeşitlilik sadece işletmelerin değil, aynı zamanda tüketicilerin de lehine güçlü bir dinamik yaratıyor. İşletmeler ve bireyler, kendi benzersiz yollarını izlerken, benzer bir yapıyı benimseyen başkalarının varlığını olumlu bir şekilde karşılıyorlar.

Tüketicilerin farklı tercihleri, alternatiflerin varlığıyla daha iyi karşılanabilir. Bir işletmeyi beğenmeyen bir müşteri, kolayca başka bir seçeneği tercih edebilir. Aynı şekilde, bir okuyucu beğenmediği bir yazar yerine başka bir kaynağa yönelebilir.

Bu çeşitlilik, rekabeti artırırken tüketicilere geniş bir seçenek yelpazesi sunar. Ancak, bu rekabetin sağlıklı olması için odaklanılması gereken nokta, kendi güzelliklerini anlatmak ve müşteri memnuniyetine odaklanmaktır. Eğer yeni bir girişim, gazeteci, siyasi parti, dernek, kendi yaptığı doğruları güzellikleri artılarını anlatmayıp, sürekli sadece mevcut olanı kötülemek ve bel altı taktiklere başvurmak amacı taşıyorsa, uzun vadede sürdürülebilir başarı elde etmesi zor olabilir.

Rekabet ve Çeşitliliğin Getirdiği Yenilik: Sürdürülebilir Gelişme İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler

Sonuç olarak, herhangi bir rekabet ortamında çeşitlilik ve yenilik, hem tüketicilerin hem de sektörde faaliyet gösteren aktörlerin uzun vadeli başarısı için kritik öneme sahiptir. Bu konsept, çeşitli sektörlerde, kuruluşlarda ve toplumlarda geçerli olan evrensel bir ilkedir.

Rekabetin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için öncelikle dürüstlük, saygı ve kaliteli hizmetin temel alınması gereklidir. İşletmeler, dernekler, gazeteler ve siyasi partiler gibi çeşitli organizasyonlar, bu değerlere odaklandıkları sürece tüketicilerle sağlıklı bir bağ kurabilir ve uzun vadeli memnuniyeti artırabilirler.

Çeşitlilik arttıkça, mevcut organizasyonlar ve yeni oluşumlar daha rekabetçi bir ortamda faaliyet gösterir. Ancak, bu rekabetin sadece birincil hedefinin kâr elde etmek değil, aynı zamanda kaliteyi yükseltmek ve topluma değer katmak olduğunu anlamak önemlidir.

Tek başına kalan bir siyasi parti, gazete, restoran veya dernek zaman içinde rehavete kapılabilir ve kalite kaybına uğrayabilir. Üyeler, müşteriler, takipçiler ve seçmenler, seçeneklerin ve alternatiflerin olmadığı bir ortamda sınırlı bir seçimle yetinmek zorunda kalabilirler.

Bu durum, „Nasıl olsa satıyoruz“ veya „Nasıl olsa kazanıyoruz“ gibi düşüncelerle hareket eden organizasyonların uzun vadede rekabet avantajlarını kaybetmelerine neden olabilir. Bu nedenle, organizasyonlar sürekli olarak kendilerini gözden geçirmeli, müşteri geri bildirimlerini dikkate almalı ve eksiklikleri gidermek için çaba sarf etmelidir.

Yenilik, bir organizasyonun sadece rekabette değil, aynı zamanda kendi sektöründe lider olmasını sağlayabilir. Bu nedenle, yeni oluşumların ortaya çıkması ve rekabetin artması, genel olarak tüketicilere daha fazla seçenek sunar ve bu durum, işletmelerin daha etkili, verimli ve yenilikçi olmalarını teşvik eder.

Sonuç olarak, çeşitlilik ve yenilik, rekabetin hem organizasyonlar hem de toplumlar için sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Organizasyonlar, müşteri memnuniyetini ön planda tutarak, kaliteli hizmet sunarak ve sürekli olarak kendilerini geliştirerek bu rekabet avantajını koruyabilirler.

Günümüzde, bazen yeni bir dernek kurulur ya da yeni bir gazete açılır, ancak hemen bir tepkiyle karşılaşır: „Diğerini bitirmeye yönelik bu. Var olanı desteklemek varken niye yenisi? “ Ancak, gerçek şu ki; hayır, asla. Diğer halihazırdaki zaten gitmeyen oraya gitmiyor. O üye olmayan zaten üye olmuyor. O halihazırdaki gazeteyi okumayan zaten okumuyordu ve okumuyor. Ve okumayacak. Yenisi açılsa da açılmada da, oraya gitmeyen, onu okumayan oraya gitmeyecek veya okumayacak, ya da zaten oraya hiç üye olmayacak. Bu durumda, yeni bir oluşum sadece kendi hedef kitlesine hitap eder ve mevcut olanı etkilemez. Temsil edilmeyenleri, tarafsız diğerine mesafeleri duranları da temsil eder. Diğer mevcut olanın ulaşamadığı hitap edemediği kesime kişilere de yenisi hitap eder.

İşletmeler arasındaki rekabet, çeşitliliği artırarak, pazarın evrimleşmesine ve müşteri odaklı işletmelerin öne çıkmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle, çeşitliliğin arttığı bir ortamda, herkes kazançlı çıkıyor ve işletmeler, müşterilerin farklı taleplerine daha etkin bir şekilde yanıt verebiliyor.

Bir gazeteci oradaki yayın politikasından ve yazarlarından dolayı okumayan bir kitle vardır. Bir siyasi partiye oradaki vizyon ideoloji veya siyasetcilerin dilinden dolayı beğenmeyen olabilir. Aynı ideolojide bir parti kurulması o siyasi partiyi bititme amacı güdüyor anlamı taşımaz. Aynı kesime sağ ya da sol kesime hitap eden bir yeni gazete halihazırdaki x gazeteyi bitirmek için kurulmuş anlamı taşımaz.

Bir caddedeki restoranın karşısına aynı yemek tarzıyla gelen bir yeni restoran bir diğerini bitirmek için açılmaz. Sadece o restoranın sahibinden ya servisinden dolayı restorana gitmeyenlere de hitap eder. Halihazırdaki siyasi partiye oy vermeyen ya da orayla bağını kesen seçmene diğer yeni kurulan hitap eder hizmet sunar. Yazarını ya da yayın politikasını beğenmeyen okura yeni gazete hitap eder.

Aksisi olsa, bir büyük kennte tek bir futbol külübü olurdu. Real Madrid kuruldu tüm Madrid halkı Real Madrid’i desteklesin bir olalım en güçlü olalım tek bir yerde toplanalım denilirdi. Ama Barcelona ile ikisi daha güzel. İstanbul’da ilk futbol kulübü kurulduğunda tüm istanbul Fenerbahce, Galatasaray ya bBşiktaş’ı desteklesin. Tüm işadamları buraya destek olsun denilr bir tanesini dünyanın en güçlüsü yapalım denilirdi. Günümüzde bakıyoruz. Bugün Fenerbahçe olmasa Galarasaray’ın kalitesi anlaşılmaz, Beşiktaş olmasa rekabetin güzelliği olmaz. Kendin oynar kendin çalarsın.

Dünyanın en zengini tüm gazeteleri satın alır hepsini tek yerden yayınlardı. Zengin ve bu güce sahip olan yok mu? Mesela. Mililet gazetesi ve Hürriyet sahibi aynı olmasına rağmen yıllardır bakıyoruz, birini kapatıp diğerini güçlendirelim dememiş. Aynı anda ikisi de yayın yapmış. İkisinin okuyucu kitlesi de farklı. Biri diğerinin okuyucusunu çalmıyor.

Dünyadaki tüm gıda zincirini tek bir zengin satın alır halkın sadece bir yerden alışveriş yapmasını zorunlu kılardı. Kendinden emin olan kurum ve kişiler çeşitlilikten yenilikten korkmaz. Güzel ve iyi olan şeyler de taklit edilir kopyalanır veya benzeri açılır ya da çoğalır. Bu mevcut kişileri kendinden emin olanları korkutmaz tam tersi aslında memnun eder. Hatta Yeni açılan daha iyi hizmet sunmadığı takdirde diğerinin kalitesi ortaya çıkar. Ancak bu yeni açılan yeni oluşan oluşumlar ne zaman bir diğerinin müşterisine direk hitap eder, bizzat diğer gazetenin reklam müşterilerine gider diğerini karalar kendisinin kalitesini anlatmak yerine diğerinin eksilerine sürekli odaklanırsa…

Diğer yeni dernek kendi artılarını sunduğu hizmetleri anlatmak yerine bir diğer benzer derneği başkanını kötüler karalar bunun üzerinden üye kazanmaya müşteri kazanmaya çalışırsa, oradaki üyeleri kendi derneğine kaydırmaya çalışırsa bunun adı bel altı yarıştır. Kendi yaptığı güzelliği anlatmak yerine hep onları diğerlerini kötüler karalarsa zaten bu bir süre sonra okuyucuya da tüketiciye de dernek üyelerine de itici gelmeye başlar.

Başkanlar Arasındaki Yarış: Tevazu ve İncelik

Günümüzde, insanlar genellikle çıkar ve rant uğruna birbirlerini kötüleme eğilimindedir, bu da rekabetin yarattığı olumsuz bir atmosferin ortaya çıkmasına fitillenmesine neden olur. Bugün, siyasette, dernek başkanlığında, dini kuruluşlarda ve birçok alanda, karşımıza çıkan bu bel altı rekabet, toplumu olumsuz etkileyen bir gerçektir. Bir başkanın diğerini yerdiği, siyasetçilerin birbirlerini aşağıladığı, dini kuruluşların sadece kendi doğrularını savunduğu diğerlerini haram ilan ettiği bir dünya ile karşı karşıyayız.Şu anda bahsedeceğimiz hikaye, günümüzdeki siyasi, sosyal ve dini rekabetlere dair düşündürücü bir perspektif sunabilir.

Düşünelim ki bir vatandaş bir başkana gitse diğerini şikayet etse, rakibini eleştirse, diğer siyasetçi birbirini kötüleyerek çıkar elde etmeye çalışsa veya bir dini kuruluş sadece kendi inancını haklı çıkarıp diğerlerini haram ilan etse. Eğer bu alttaki hikayesi durumu günümüz koşullarına uyarlasak ve bir başkana gidip diğer başkanın yaptığı yanlışı anlatsak, karşı taraftan duyduklarımız genellikle sadece o kişinin yanlışları değil, aynı zamanda anlatanın diğer kişinin yanlışlarını daha vurgulu anlattığına dair olacaktır. Anlattığımızdan daha fazlasını diğer başkan ya da rakip kurum, dernek ya da kişi hakkında ondan duyarız. Ve gittiğimiz kişi de rakibi ya da diğerinin yanlışlarını anlatmamızdan çok mutlu olur. Asla anlatan kişiye tersini anlatıp diğerinin de doğru yaptığına doğru olduğunu ikna etmeye çalışmaz. Bir kişinin yanlışını gören, hoş gören veya eksiklerini tamamlayan birisiyle karşılaşmak ise genellikle imkansızdır. Bu durum, siyasette, ticarette, dernek başkanlığında, sağ kesim sol kesim, spor, siyaset, dini liderlerde ve birçok alanda geçerlidir.

Ancak, zaman zaman karşımıza çıkan gerçek yaşanmış hikayelerde, insanların kendi hatalarından dönme ve birbirlerini yüceltme potansiyeliyle karşılaşırız. Bu noktada, Hacı Bektas Veli ve Mevlana’nın hikayesi bize ilham verebilir.

Geçmişte kötü yollardan para kazanmış bir adam, pişmanlık duyduğu bir dönemde elindeki imkanları bir hayır işine dönüştürmeye karar verir. Ancak, bu hayır işini gerçekleştirmek istediği dergahta, lider olan Hacı Bektas Veli, bu niyetin helal olmadığına inanarak kabul etmez. Bu durum, tevazu ve dürüstlüğün bir örneğidir.

Aynı hikayeyi Mevlana’ya anlatan adam, Mevlana’nın anlayışı ve kabul edici tavrıyla karşılaşır. Mevlana, insanları yargılamak yerine anlamak ve yüceltmek prensibine sadık bir liderdir. Bu, farklı yaklaşımların nasıl bir araya gelebileceğini gösteren bir başka örnektir.

Bu hikaye, insanların birbirlerini yargılamak yerine anlamaya ve yüceltmeye odaklanmalarının toplumsal bir gereklilik olduğunu vurgular. Tevazu, anlayış ve incelikle dolu bir dünya dileğiyle, bel altı rekabetin yerine sevgi ve anlayışın hüküm sürdüğü bir toplum hayali kuruyoruz.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?

yazar

Published

on

Cemil Baysal’ın yazısı

2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?

Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.

2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.

Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.

Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.

Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.

Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.

Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?

Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.

Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa

yazar

Published

on

Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı

Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.

​Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“

​Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.

​Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.

​Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.

​Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş

yazar

Published

on

Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.

Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.

Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…

2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.

Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.

Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.

STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.

Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.

Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor

Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“

Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.

Yolun açık olsun Zehra Karakaş!

Yolun açık olsun Hantek Kalıp!

Continue Reading

Trendler