Köşe Yazıları
Yeni açılan yeni yapılan diğerini bitirmeyi mi amaçlar?
Cemil Baysal‘ın Köşe yazısı:
Günümüzde iş dünyası ve toplum, çokluluk ve çeşitlilikle yoğruluyor. Ancak, rekabetin sertleştiği anlarda bazen etik sınırları aşan bel altı taktiklere tanık olabiliyoruz. İşte bu denge noktası üzerine birkaç düşünce…
Çeşitlilik ve Rekabetin Dengesi: İş Dünyasında ve Toplumda
Çokluluk ve çeşitlilik, iş dünyasında inovasyon ve farklı perspektiflere kapı açıyor. Ancak, rekabetin keskinleştiği anlarda bazı aktörler, etik değerleri göz ardı ederek bel altı taktiklere başvurabiliyorlar. Bu durum, sağlıklı rekabetin önünde bir engel oluşturabilir.
Rekabetin temelinde dürüstlük ve saygı yatar. Ancak, bazen bu temel değerlerin göz ardı edildiği, rakiplerin itibarlarına zarar verme amacı güden bel altı saldırılara tanık olabiliyoruz. İş dünyasındaki rekabet, sağlıklı sınırlar içinde kalmalı ve herkesin adil bir zeminde yarışmasına izin vermeli.
Çoğulculuk ve çeşitlilik, toplumların zenginleşmesini sağlar. Ancak, bu zenginlik bazen kıskançlık ve rekabetin merkezine oturabilir. İşte bu noktada, sağduyulu bir rekabet kültürü oluşturmak ve bel altı vuruşlardan kaçınmak, toplumsal ilişkilerin kalitesini artırabilir.
Çeşitlilik: İşletmelerin ve Tüketicilerin Güçlü Dinamiği
Gözlemlerimizden biri şu ki, çeşitlilik sadece işletmelerin değil, aynı zamanda tüketicilerin de lehine güçlü bir dinamik yaratıyor. İşletmeler ve bireyler, kendi benzersiz yollarını izlerken, benzer bir yapıyı benimseyen başkalarının varlığını olumlu bir şekilde karşılıyorlar.
Tüketicilerin farklı tercihleri, alternatiflerin varlığıyla daha iyi karşılanabilir. Bir işletmeyi beğenmeyen bir müşteri, kolayca başka bir seçeneği tercih edebilir. Aynı şekilde, bir okuyucu beğenmediği bir yazar yerine başka bir kaynağa yönelebilir.
Bu çeşitlilik, rekabeti artırırken tüketicilere geniş bir seçenek yelpazesi sunar. Ancak, bu rekabetin sağlıklı olması için odaklanılması gereken nokta, kendi güzelliklerini anlatmak ve müşteri memnuniyetine odaklanmaktır. Eğer yeni bir girişim, gazeteci, siyasi parti, dernek, kendi yaptığı doğruları güzellikleri artılarını anlatmayıp, sürekli sadece mevcut olanı kötülemek ve bel altı taktiklere başvurmak amacı taşıyorsa, uzun vadede sürdürülebilir başarı elde etmesi zor olabilir.
Rekabet ve Çeşitliliğin Getirdiği Yenilik: Sürdürülebilir Gelişme İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler
Sonuç olarak, herhangi bir rekabet ortamında çeşitlilik ve yenilik, hem tüketicilerin hem de sektörde faaliyet gösteren aktörlerin uzun vadeli başarısı için kritik öneme sahiptir. Bu konsept, çeşitli sektörlerde, kuruluşlarda ve toplumlarda geçerli olan evrensel bir ilkedir.
Rekabetin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için öncelikle dürüstlük, saygı ve kaliteli hizmetin temel alınması gereklidir. İşletmeler, dernekler, gazeteler ve siyasi partiler gibi çeşitli organizasyonlar, bu değerlere odaklandıkları sürece tüketicilerle sağlıklı bir bağ kurabilir ve uzun vadeli memnuniyeti artırabilirler.
Çeşitlilik arttıkça, mevcut organizasyonlar ve yeni oluşumlar daha rekabetçi bir ortamda faaliyet gösterir. Ancak, bu rekabetin sadece birincil hedefinin kâr elde etmek değil, aynı zamanda kaliteyi yükseltmek ve topluma değer katmak olduğunu anlamak önemlidir.
Tek başına kalan bir siyasi parti, gazete, restoran veya dernek zaman içinde rehavete kapılabilir ve kalite kaybına uğrayabilir. Üyeler, müşteriler, takipçiler ve seçmenler, seçeneklerin ve alternatiflerin olmadığı bir ortamda sınırlı bir seçimle yetinmek zorunda kalabilirler.
Bu durum, “Nasıl olsa satıyoruz” veya “Nasıl olsa kazanıyoruz” gibi düşüncelerle hareket eden organizasyonların uzun vadede rekabet avantajlarını kaybetmelerine neden olabilir. Bu nedenle, organizasyonlar sürekli olarak kendilerini gözden geçirmeli, müşteri geri bildirimlerini dikkate almalı ve eksiklikleri gidermek için çaba sarf etmelidir.
Yenilik, bir organizasyonun sadece rekabette değil, aynı zamanda kendi sektöründe lider olmasını sağlayabilir. Bu nedenle, yeni oluşumların ortaya çıkması ve rekabetin artması, genel olarak tüketicilere daha fazla seçenek sunar ve bu durum, işletmelerin daha etkili, verimli ve yenilikçi olmalarını teşvik eder.
Sonuç olarak, çeşitlilik ve yenilik, rekabetin hem organizasyonlar hem de toplumlar için sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Organizasyonlar, müşteri memnuniyetini ön planda tutarak, kaliteli hizmet sunarak ve sürekli olarak kendilerini geliştirerek bu rekabet avantajını koruyabilirler.
Günümüzde, bazen yeni bir dernek kurulur ya da yeni bir gazete açılır, ancak hemen bir tepkiyle karşılaşır: “Diğerini bitirmeye yönelik bu. Var olanı desteklemek varken niye yenisi? ” Ancak, gerçek şu ki; hayır, asla. Diğer halihazırdaki zaten gitmeyen oraya gitmiyor. O üye olmayan zaten üye olmuyor. O halihazırdaki gazeteyi okumayan zaten okumuyordu ve okumuyor. Ve okumayacak. Yenisi açılsa da açılmada da, oraya gitmeyen, onu okumayan oraya gitmeyecek veya okumayacak, ya da zaten oraya hiç üye olmayacak. Bu durumda, yeni bir oluşum sadece kendi hedef kitlesine hitap eder ve mevcut olanı etkilemez. Temsil edilmeyenleri, tarafsız diğerine mesafeleri duranları da temsil eder. Diğer mevcut olanın ulaşamadığı hitap edemediği kesime kişilere de yenisi hitap eder.
İşletmeler arasındaki rekabet, çeşitliliği artırarak, pazarın evrimleşmesine ve müşteri odaklı işletmelerin öne çıkmasına katkıda bulunuyor. Bu nedenle, çeşitliliğin arttığı bir ortamda, herkes kazançlı çıkıyor ve işletmeler, müşterilerin farklı taleplerine daha etkin bir şekilde yanıt verebiliyor.
Bir gazeteci oradaki yayın politikasından ve yazarlarından dolayı okumayan bir kitle vardır. Bir siyasi partiye oradaki vizyon ideoloji veya siyasetcilerin dilinden dolayı beğenmeyen olabilir. Aynı ideolojide bir parti kurulması o siyasi partiyi bititme amacı güdüyor anlamı taşımaz. Aynı kesime sağ ya da sol kesime hitap eden bir yeni gazete halihazırdaki x gazeteyi bitirmek için kurulmuş anlamı taşımaz.
Bir caddedeki restoranın karşısına aynı yemek tarzıyla gelen bir yeni restoran bir diğerini bitirmek için açılmaz. Sadece o restoranın sahibinden ya servisinden dolayı restorana gitmeyenlere de hitap eder. Halihazırdaki siyasi partiye oy vermeyen ya da orayla bağını kesen seçmene diğer yeni kurulan hitap eder hizmet sunar. Yazarını ya da yayın politikasını beğenmeyen okura yeni gazete hitap eder.
Aksisi olsa, bir büyük kennte tek bir futbol külübü olurdu. Real Madrid kuruldu tüm Madrid halkı Real Madrid’i desteklesin bir olalım en güçlü olalım tek bir yerde toplanalım denilirdi. Ama Barcelona ile ikisi daha güzel. İstanbul’da ilk futbol kulübü kurulduğunda tüm istanbul Fenerbahce, Galatasaray ya bBşiktaş’ı desteklesin. Tüm işadamları buraya destek olsun denilr bir tanesini dünyanın en güçlüsü yapalım denilirdi. Günümüzde bakıyoruz. Bugün Fenerbahçe olmasa Galarasaray’ın kalitesi anlaşılmaz, Beşiktaş olmasa rekabetin güzelliği olmaz. Kendin oynar kendin çalarsın.
Dünyanın en zengini tüm gazeteleri satın alır hepsini tek yerden yayınlardı. Zengin ve bu güce sahip olan yok mu? Mesela. Mililet gazetesi ve Hürriyet sahibi aynı olmasına rağmen yıllardır bakıyoruz, birini kapatıp diğerini güçlendirelim dememiş. Aynı anda ikisi de yayın yapmış. İkisinin okuyucu kitlesi de farklı. Biri diğerinin okuyucusunu çalmıyor.
Dünyadaki tüm gıda zincirini tek bir zengin satın alır halkın sadece bir yerden alışveriş yapmasını zorunlu kılardı. Kendinden emin olan kurum ve kişiler çeşitlilikten yenilikten korkmaz. Güzel ve iyi olan şeyler de taklit edilir kopyalanır veya benzeri açılır ya da çoğalır. Bu mevcut kişileri kendinden emin olanları korkutmaz tam tersi aslında memnun eder. Hatta Yeni açılan daha iyi hizmet sunmadığı takdirde diğerinin kalitesi ortaya çıkar. Ancak bu yeni açılan yeni oluşan oluşumlar ne zaman bir diğerinin müşterisine direk hitap eder, bizzat diğer gazetenin reklam müşterilerine gider diğerini karalar kendisinin kalitesini anlatmak yerine diğerinin eksilerine sürekli odaklanırsa…
Diğer yeni dernek kendi artılarını sunduğu hizmetleri anlatmak yerine bir diğer benzer derneği başkanını kötüler karalar bunun üzerinden üye kazanmaya müşteri kazanmaya çalışırsa, oradaki üyeleri kendi derneğine kaydırmaya çalışırsa bunun adı bel altı yarıştır. Kendi yaptığı güzelliği anlatmak yerine hep onları diğerlerini kötüler karalarsa zaten bu bir süre sonra okuyucuya da tüketiciye de dernek üyelerine de itici gelmeye başlar.
Başkanlar Arasındaki Yarış: Tevazu ve İncelik
Günümüzde, insanlar genellikle çıkar ve rant uğruna birbirlerini kötüleme eğilimindedir, bu da rekabetin yarattığı olumsuz bir atmosferin ortaya çıkmasına fitillenmesine neden olur. Bugün, siyasette, dernek başkanlığında, dini kuruluşlarda ve birçok alanda, karşımıza çıkan bu bel altı rekabet, toplumu olumsuz etkileyen bir gerçektir. Bir başkanın diğerini yerdiği, siyasetçilerin birbirlerini aşağıladığı, dini kuruluşların sadece kendi doğrularını savunduğu diğerlerini haram ilan ettiği bir dünya ile karşı karşıyayız.Şu anda bahsedeceğimiz hikaye, günümüzdeki siyasi, sosyal ve dini rekabetlere dair düşündürücü bir perspektif sunabilir.
Düşünelim ki bir vatandaş bir başkana gitse diğerini şikayet etse, rakibini eleştirse, diğer siyasetçi birbirini kötüleyerek çıkar elde etmeye çalışsa veya bir dini kuruluş sadece kendi inancını haklı çıkarıp diğerlerini haram ilan etse. Eğer bu alttaki hikayesi durumu günümüz koşullarına uyarlasak ve bir başkana gidip diğer başkanın yaptığı yanlışı anlatsak, karşı taraftan duyduklarımız genellikle sadece o kişinin yanlışları değil, aynı zamanda anlatanın diğer kişinin yanlışlarını daha vurgulu anlattığına dair olacaktır. Anlattığımızdan daha fazlasını diğer başkan ya da rakip kurum, dernek ya da kişi hakkında ondan duyarız. Ve gittiğimiz kişi de rakibi ya da diğerinin yanlışlarını anlatmamızdan çok mutlu olur. Asla anlatan kişiye tersini anlatıp diğerinin de doğru yaptığına doğru olduğunu ikna etmeye çalışmaz. Bir kişinin yanlışını gören, hoş gören veya eksiklerini tamamlayan birisiyle karşılaşmak ise genellikle imkansızdır. Bu durum, siyasette, ticarette, dernek başkanlığında, sağ kesim sol kesim, spor, siyaset, dini liderlerde ve birçok alanda geçerlidir.
Ancak, zaman zaman karşımıza çıkan gerçek yaşanmış hikayelerde, insanların kendi hatalarından dönme ve birbirlerini yüceltme potansiyeliyle karşılaşırız. Bu noktada, Hacı Bektas Veli ve Mevlana’nın hikayesi bize ilham verebilir.
Geçmişte kötü yollardan para kazanmış bir adam, pişmanlık duyduğu bir dönemde elindeki imkanları bir hayır işine dönüştürmeye karar verir. Ancak, bu hayır işini gerçekleştirmek istediği dergahta, lider olan Hacı Bektas Veli, bu niyetin helal olmadığına inanarak kabul etmez. Bu durum, tevazu ve dürüstlüğün bir örneğidir.
Aynı hikayeyi Mevlana’ya anlatan adam, Mevlana’nın anlayışı ve kabul edici tavrıyla karşılaşır. Mevlana, insanları yargılamak yerine anlamak ve yüceltmek prensibine sadık bir liderdir. Bu, farklı yaklaşımların nasıl bir araya gelebileceğini gösteren bir başka örnektir.
Bu hikaye, insanların birbirlerini yargılamak yerine anlamaya ve yüceltmeye odaklanmalarının toplumsal bir gereklilik olduğunu vurgular. Tevazu, anlayış ve incelikle dolu bir dünya dileğiyle, bel altı rekabetin yerine sevgi ve anlayışın hüküm sürdüğü bir toplum hayali kuruyoruz.
Köşe Yazıları
Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?
‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.
Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘
Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?
Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?
Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?
Sosyal medya bize şunu öğretti:
Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
“Bak ne kadar ilgiliyim.”
“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”
“Bak ben unutmam.”
Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.
Beğeniler yeni alkışlar oldu
Eskiden bir tebessüm yeterliydi.
Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…
Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.
Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .
Mahremiyet vitrine çıktı
Aile, ilişki, sevgi…
Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.
Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.
Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.
Peki ya yanımızdaki kişi?
Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?
Asıl soru şu:
- Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
- Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?
Bazen en gerçek kutlama:
- Paylaşılmayan bir sarılma
- Hikâye olmayan bir gülüş
- Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:
Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.
Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.
Köşe Yazıları
Müziğin Ruhu Nereye Gitti?
Tam göz kapaklarım ağırlaşmış uykuya dalmak üzereydim ki, o tanıdık melodinin karşı koyamayacağım daveti ile gözlerimi açtım. Freddy Mercury, grubu Queen ile birlikte efsane şarkısı Bohemian Rhapsody’nin yıllardır ezbere bildiğim sözlerinin ilk kuplelerini kulağıma fısıldıyordu:
Is this the real life? Is this the fantasy? (Bu gerçek hayat mı ? Yoksa bir hayal mi?)
Caught in a landslide, no escape from reality (Bir felaketin ortasında kalakalmışım, gerçeklikten kaçış yok)
Heyecanla sesi sonuna kadar açtım.
Avusturya-İsviçre arasında, iki yanımız dağlarla çevrili bölgenin sessizliğiyle tezat, arabanın içi saniyeler içinde Queen’in o törensel ezgileri ile doldu. Anneme coşkulu bir sesle bu şarkının ve bu grubun müzik tarihinde ne kadar önemli olduğunu anlatırken ortaokul-lise yıllarıma gittim ve
müziğin hayatımızda vazgeçilmez bir şekilde ön planda olduğu,
hepimizin cebine biraz cep harçlığı girdiğinde listeler oluşturup ilk iş kaset doldurtmaya koştuğumuz,
Madonna, Michael Jackson, Prince, George Michael gibi isimlerle dünya pop müziğini keşfettiğimiz,
yılbaşı gecelerinde bile radyonun başına oturup yılın hitleri listesini dinlediğim,
hayatımda çok önemli bir yer kaplayan Kadıkoy Anadolu Lisesi’nden çıkan kaliteli müzik grupları ile Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’na katıldığımız,
okula servisle gidip gelirken dinlediğimiz müziklerin servis kültürünün en önemli rengi olduğu, Self Control çalarken camları sonuna kadar açarak bağıra bağıra hep birlikte Laura Branigan’a eşlik ettiğimiz,
daha sonraları radyodan müzik kliplerine terfi ettiğimiz,
MTV ve Kral Fm’in şimdilerde internetten indirilen şömine görseli gibi gün boyu ekranda sürekli açık olduğu,
Mazhar-Fuat-Özkan, Bon Jovi, U2, The Alan Parsons Project, Scorpions gibi gruplarla büyüdüğümüz,
ardından üniversite döneminde 90’ların pop müzikleriyle yatıp, onlarla kalktığımız, Duman, Mor ve Ötesi gibi dönemin parlayan gruplarını heyecanla keşfettiğimiz,
bir müzisyenle evli olmam ve onun stüdyosuna kayıt icin gelen şarkıcı ve besteciler nedeniyle Tarkan, Nil Karaibrahimgil, Hande Yener gibi isimlerin günlük hayatımın bir parçası olduğu,
eve tam istediğim gibi bir cd player ve muzik sistemi alıp en fazla birkaç yıl sonra dijital platformlara geçince tüm biriktirdiğim CD’lerimle birlikte hepsini üzülerek rafa kaldırdığım,
hep bir müzik enstrümanı çalmak istediğim için iş hayatına başladıktan sonra Okay Temiz’ in ritim atölyesinde bir yıl perküsyon dersleri aldığım ve sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirip sahnede tüm öğrencilerle konser verdiğimiz,
o müzik dolu yıllar birbiri ardına aklımdan geçiverdi.
Kişisel müzik tarihime baktığımda son 20 yıl içinde müzik zevkim, adım adım “caz”a evrilse de, müzik dünyasındaki gelişmeleri eskisi gibi değilse bile kendimce takip etme çabası içindeyim.
Çok kez kalem ile kaset sarmış, okuldan kaçıp Moda’daki çay bahçelerinde kulaklarında
walkman’lerle müzik dinlemiş, 90’larda CD’lere terfi etmiş, 2000’lerde iPod’ları görür görmez
benimsemiş, ardından da dijital platformlara ve “streaming”e uyum sağlamış bir neslin çocuğu olarak maceralı ve değişim dolu bir müzik yolculuğundan geçtiğimi düşünüyorum.
Bu yolculukta müzik herkes için hiç bugünkü kadar ulaşılabilir olmadı. Dünyada pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de “bolluk” içindeyiz. Dinlemek istediğimiz her şarkı, her müzisyen, sanki bir sihirli değneğimiz varmışcasına elimizin altında beliriveriyor.
Eskiden sanatçı odaklı müzik dinler ve sevdiğimiz şarkıcının albümünün çıkmasını aylarca beklerken, artık dijital platformlarda “tür” odaklı müzik dinliyoruz. Bu da seçtiğimiz türlerin içinde hep daha iyisini arama, daha iyisine ulaşma avantajı sağlıyor.
Bazılarımız bir laptop, bir mikrofon ve birkaç yazılımla evde kendi müziğini yapıp anında paylaşıma sunabiliyor. Yaratma, üretme ve paylaşma ihtiyaçlarımızın tatmini açısından müthiş bir lüks!
Ayrıca maddi açıdan da müzik dinlemek eskisinden çok daha kolay. Dijital platformlardan birini seçip abone olduğumuzda dünyanın müziği, Indie’den, Soul’a, Blues’dan K-Pop’a emrimize amade. Biz ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, müzik, hayatımızın arka planında sürekli devam eden bir akış halinde. Artık ne yeni çıkacak albümü beklemek durumundayız , ne de “acaba radyoda benim sevdiğim şarkı çalacak mı” diye merak ediyoruz.
Peki bu kadar avantaja sahip olduğumuz dijital çağda neden müziğin tadı eskisi gibi gelmiyor?
Bunca bolluğun ve teknolojinin olduğu ortamda çok tatmin edici eserlerin çıkmasını beklemek
normalken, müzik 30 yıl öncesine göre neden kulağa daha kalitesiz ve yüzeysel geliyor? Bunun benim müzik zevkim veya ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin değişmesi ile ilgili olabileceğini düşünsem de, yaptığım sohbetlerden, okuduğum yazılardan bu konuda yalnız olmadığımı farkediyorum.
Elbette ki dinlediğim her şarkıda Bohemian Rhapsody’nin katmanlı müziğini, oradaki eşsiz senfoniyi aramıyorum! Ancak günümüzün popüler olan şarkılarında çoğunlukla gördüğümüz, gittikçe yalınlaşan müzik aletleri çeşitliliği, duygu derinliği barındırmayan düz altyapı ve melodiler, çoğu zaman birbirine benzeyen vokaller ve gitgide daha çok tekrar eden basit sözler oluyor.
Şarkı sözleri ile ilgili internette bakınırken, 2024’te Scientific Reports’ta yayınlanan, Innsbruck Üniversitesi’nden Dr. Eva Zangerle ve ekibi tarafından yapılmış bir çalışmayı görüyorum. 12.000 İngilizce şarkının dahil edilip analizlendiği bu çalışmada, popüler şarkı sözlerinin son 40 yılda giderek daha basit ve tekrarlayıcı hale geldiğinden ve aynı zamanda da gittikçe daha fazla öfke içerdiğinden bahsediliyor.
Tüm bunlar kalite algımızı etkilese de, benim en çok eksikliğini duyduğum müziğin zenginliğini hissettiren o “gruplar”. Hep daha iyisini üretmeye çalışan, stüdyolarda defalarca yaptıkları provalar ile konserlerde mükemmelliği hedefleyen, sahnede birlik hissini yansıtan ve duyguyu tüm derinliğiyle dinleyiciye geçirmeyi başaran o güzel gruplar. Bireysel müzik yapmanın bu kadar kolaylaştığı günümüz teknolojisinde sanırım grupların gitgide yok olması yeri doldurulmayacak bir eksiklik benim için. Benzer vokallerin, benzer altyapıların algoritmalar tarafından ödüllendirildiği bugünün dijital müzik dünyasında bir rock grubunun veya farklı müzik yapan müzisyenlerin parlaması veya dikkatimizi çekmesi de mucizeye dönüşüyor.
Bu yazıyı yazarken merak edip en popüler “streaming” platformunun son bir iki yılda en çok dinlenenler listelerine göz atıyorum. Bazı isimleri hayatımda duymamış olsam da objektif olarak dinleyip şans vermek istiyorum ama ardı ardına gelen benzer melodilerden içim sıkılıyor, kapatıyorum. Derken listede yıllar öncesinden o tanıdık ismi görüyorum, Sting’in The Police olduğu zamanlardan; “Every Breath You Take” (Aldığın her nefes) ! Heyecanla dinlemeye başlıyorum. Anında iç sıkıntım gidiyor, nefes aldığımı hissediyorum. Sanırım ben iflah olmaz bir “eski müzikçi”yim!



Köşe Yazıları
Ruhun en zarif sığınağı: Edebiyat ve Şiir
Bence edebiyatın ve şiirin insan ruhuna dokunan çok zarif bir tarafı var. Uzun uzun cümleler kurmak yerine; kısa cümleler yahut dizelerle birçok duyguyu anlatabilmesi hakikaten muazzam.
“Bazı insanlar hayatımıza bir bahar havasıyla girer; gülüşleri güneşli, kelimeleri tazedir. Biz onları o hâlleriyle tanır, sever, ‘güvenli’ ilan ederiz. Sonra zaman geçer; dünya döner, rüzgâr yön değiştirir ve o insan değişmeye başlar.” demek yerine; “Nasıl sevdiyse insan öyle kalmalı; değişmek mevsimlere yakışır.” denmiş.
Sezai Karakoç, “Ah benim körler ülkesinde ayna satan kalbim,” demiş. Anlaşılamamanın beyhude çabasına dikkat çekerken aynı zamanda hayal kırıklığı, mahcubiyet, kırgınlık; belki de bir mağlubiyet yaşadığını hissettirmek istemiş. “Kırgınım” demeden kırgınlığını, “mağlubum” demeden mağlubiyetini ve kendi değerini onu anlamayan bir pazarın ortasına çıkardığı için kendine olan o derin mahcubiyetini fısıldıyor satırlarında.
“Hayat kısa, kuşlar uçuyor,” dizelerinin sahibi Cemal Süreya ise bir nevi hayat felsefesinden bahsetmiş. “Hayat kısa” derken zaman biriminden ziyade bir hissiyattan, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömürden bahsetmiş. Buradaki mesele sadece kuşların uçması değil, uçan kuşları fark edecek bir ruha sahip olabilmek; yahut sırtımızdaki yükleri, hırsları veya dindiremediğimiz öfkeleri kuşların kanatlarında gökyüzüne gönderebilmektir. Bir anlık bir uçuş, bir bakışlık bir manzara ve ardından gelen o derin, sonsuz huzur…
“Ey benim bahtı yârim, gönlümün tahtı yârim / Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim,” diyen Karacaoğlan, aşkın en saf hâlini işlemiş. Sevdiğini hayatının hem kaderi hem de hükümdarı ilan eden Karacaoğlan, yabancı bir bakışın o yüzde bir iz bırakacağını dile getirirken aslında aşkın o en insani zaafını fısıldamış: Paylaşamamak.
Benim en sevdiğim şiirlerden biri olan “Gülce”de ise Ömer Lütfi Mete şöyle der:”Ateşten, kalleşten, mızrakla gürzden
Dabbetülarz’dan, Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben,
Tir tir titriyorum Gülce’den…
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan,
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum…”
Şiirin tamamını okuduğunuzda bir şiirden ziyade bir teslimiyet beyanı okuyormuş hissine kapılırsınız. Fakat şiirin bu bölümünde şair, aslında korkunun tanımını yeniden yapar. Dünyevi tüm tehditlere, savaşlara, hatta kıyamet alametlerine karşı göğüs geren o mağrur ruhun, bir isim karşısında nasıl savunmasız kaldığını itiraf eder. Şair burada “korku” kelimesini bildiğimiz anlamıyla, yani bir kaçış dürtüsü olarak kullanmaz; aksine sevginin büyüklüğü karşısında duyulan o kutsal titreyişi anlatır. Birine “korkuyorum” demek, aslında ona “sen benim bütün savunma mekanizmalarımı yıkan tek güçsün” demektir. Bu, mağlubiyetin en asil hâli, iradenin artık kalbe devredildiği andır.
Bu sebeple edebiyat ve şiir yalnızca bir iletişim aracı değil, bir ruh aynasıdır. İnsanın kendi içindeki karmaşayı, fırtınaları ve baharları sadeleştirebilme sanatıdır. Uzun yollar yürümeye, bitmeyen açıklamalara gerek kalmadan; sadece bir mısranın eşiğinden geçerek kendimizi bulabiliriz. Ve kalp, çoğu zaman bir şairin ya da yazarın kaleminden dökülen o dizelerde/ satırlarda atar.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


