Köşe Yazıları
TEK TARAFLI DOSTLUKLAR
Bazen size de olur mu bilmem. Arkadaşlarınıza yazarsınız, ararsınız ama bazıları siz bir süre ortada olmasanız hiç aklına getirip sizi aramaz. Bir süre sonra bu dostlukları sorgulamaya başlarsınız. Acaba gerçekten benim dostum mu, yoksa sadece ben aradığımda benimle nezaketen konuşan biri mi?

https://www.pexels.com/de-de/foto/zwei-frauen-sitzen-am-boden-in-der-nahe-von-lagerfeuer-344102
Arkadaşlarımın gerçekten beni sevdiğini ve özlediğini anlamak için şu basit testi yaparım. Bir arkadaşıma sürekli ben yazıp hal hatır sorduğumu hissediyorsam, bir süre kendimi geri çekerim. Benden ses seda çıkmayınca karşı taraf beni merak edip yazıyorsa ne ala, ancak suskunluğum devam etse de hiç merak etmeyip sessiz kalıyorsa o dostluğu sorgularım.
Genel olarak bu tarz insanlar tüm derdini tasasını üzerinize boca edip rahatlayan insanlar oluyor, ancak buna rağmen sizin hayatınız ve sorunlarınız onları ilgilendirmiyor. Tek taraflı dostluk dostluk mu sorusunu kendime çok sordum hayatım boyunca. Ancak hayat ve zamanımız çok değerli. Bizi merak etmeyen, sadece bizim yakınlık göstermemizi bekleyen kişilere harcamak ne kadar mantıklı?
Birçok insan bu tür tek taraflı ilişkilerden rahatsızlık duysa da, genellikle durumun farkında olmadan yıllarca devam edebiliyor. Özellikle o sırada sorunları olduğunu bildiğim dostlarımı ben aramaktan çekinmem. Ancak aradan zaman geçer, sorunlar hallolur ve arayan tek taraf sadece bensem orada bir sorun var demektir bana göre.
Bu yazımda benimle aynı durumda olanlar ve dostluklarını test etmek isteyenler için birkaç noktayı sıraladım:
İçsel Gözlemle Başlayın
Neden bu tür bir “arkadaşlık testi” yapma ihtiyacı hissettiğinizi kendinize sorun. Bu sorgulama aşamasına geldiyseniz, zaman içinde belirli şeyleri gözlemlemiş ve rahatsızlık duymuş olabilir misiniz?
Tek Taraflı İlişkiyi Tanımlayın
Bir ilişkiyi tek taraflı yapan özellikleri sizce nedir? Örneğin, bir taraf sürekli olarak ilgi gösterirken, diğer tarafın bu ilgiyi karşılıksız bırakması veya sadece kendi sorunlarını gündeme getirmesi gibi. Mesela bazı insan sürekli içini döküp kendi dertlerini anlatırken, size nasılsın diye sormaz veya sizin anlatacaklarınızla ilgilenmez.
İşaretleri Belirleyin
Tek taraflı dostlukların bazı yaygın işaretlerini vardır. Karşı tarafın sizinle yalnızca ihtiyaç duyduğunda iletişime geçmesi veya sizin hayatınız ve sorunlarınızla ilgilenmemesi gibi. Size rahatsızlık veren noktaları bir liste halinde de yazabilirsiniz. Böylece rahatsızlık duyduğunuz noktalar daha belirgin şekilde gözünüzün önünde olur.
Kendini Geri Çekme Testi
İşte bu aslında en belirleyici test bana kalırsa. Şüphelendiğiniz kişiyi bir süre aramayı bırakın. Sizden ses seda çıkmadığını farkedip sizi arayacak mı, veya mesaj yazacak mı? Uzun zaman geçmesine rağmen sessiz kalıyorsa, bu dostluğu sorgulamanın zamanı gelmiş demektir. Unutmayın ki hayatta alma verme dengesi çok önemlidir. Bu her zaman maddi bir anlam taşımayabilir. Duygularda da alma verme, yani karşılıklı olma durumu büyük önem taşır.
Duygusal Yük ve Zaman Değeri
Tek taraflı dostlukların duygusal ve zihinsel bir yorgunluğa yol açtığını kabul etmek gerekir. Hayatımızda zamanın ve enerjinin sınırlı olduğunu, bu yüzden gerçekten değer veren insanlara yönelmenin önemini anlamak önemli bir adımdır. Değeri ve zamanı hak eden kişilere yönlendirmeyi öğrenin.
Bir Adım Atın veya Bırakın
Son olarak böyle bir ilişkiyi sürdürmek veya sonlandırmak konusunda ne tür adımlar atmak istediğinize karar verin. Karşılıklı konuşmalarla ilişkiyi kurtarmak için bir şans mı vereceksiniz veya mesafe koymak size daha mı mantıklı geliyor? Zaten sizin yokluğunuzu farketmeyen birine üzüldüğünüzü ve kırıldığınızı anlatmaya çalışmak ne kadar doğru olur?
Kendim için kullandığım bu birkaç madde umarım size de faydalı olur. Hayatta hep iyi dostlarla karşılaşmak dileği ile…
Bu yazı da ilginizi çekebilir:
Köşe Yazıları
Annemin Uyurgezeler Geceleri
Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.
Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)
Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.
Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.
Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi
Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.
Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.
Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.
Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.
Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.
Köşe Yazıları
ANADOLU’NUN KADİM SESİ “Doğrunun gölgeside doğru olur “
Biz Türkler olarak, atasözlerinin paha biçilmez mirası dışında, birçok özlü söze de sahibiz. Anadolu irfanının süzgecinden geçen bu kadim sözler, içlerinde derin bilgelikler taşır. Yüzyıllık tecrübeyi birkaç kelimeye sığdırırken, aynı zamanda ahlaki ve felsefi derinliğe de sahiptir.
Yakın zamanda duyduğum ve toplum olarak hatırlamaya çok ihtiyacımız olduğuna inandığım bir özlü söz, yüreğimin en derinine işledi: “Doğrunun gölgesi de doğru olur.” Bu cümlenin bende bıraktığı duygu, hayranlıktan ziyade, geçmişte kaybettiğimiz değerlere karşı bir özlem hissettirdi.
İnsanlık olarak ne kadar da yorgun düştük! Hangi gölgenin gerçek, hangi parıltının sahte olduğunu anlamaya çalışmaktan yorulduk.
Çağımız, özün değil, imajın önemsendiği, gürültünün dürüstlüğün sesini boğduğu bir karmaşaya dönüştü. İnsanlar kendilerini hayatlarını ikiye bölmeye adadı adeta: “Gözler önündeki ‘öz’ ve kimsenin görmediği ‘gölge’.” Oysa atalarımız bize sesleniyor: “Temelin eğriyse, üzerine inşa ettiğin her şey yamuk olacak.”
Bu özlü söz, aynı zamanda kendimize bir şefkat dersi de verir. Duvarı düzeltmek, kendi ruhumuzu korumak için bir görevdir; çünkü o duvar, öz değerimizi, iç huzurumuzu çevreler.
Eğer bir insanın niyeti duru, vicdanı aydınlık ise; onun attığı her adım, kurduğu her cümle, hatta hiç konuşmadan duruşu bile etrafına güven ve huzur yayar. O kişinin gölgesine sığınan korkmaz, zira bilir ki o gölge, yalanın ve hilenin sıcağını değil, hakikatin serinliğini taşır. Bu, sahtelikle mücadele eden ruhlar için ne büyük bir teselli!
Toplum olarak bu sözü hatırlamaya ihtiyacımız var. Güvenin yıkıldığı, sözün kıymetinin azaldığı bir zamanda, ihtiyacımız olan tek şey, gölgesine bile inanabileceğimiz kadar doğru insanlar yetiştirmek. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımızın huzur bulacağı, vicdan pusulasının şaşmayacağı, aydınlık bir gelecek için.
Bırakalım bu kadim söz, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir Anadolu türküsü gibi ruhumuzu sarsın. Bizi, gölgemizden utanmayacağımız, aksine gölgesinde dinleneceğimiz bir hayata davet etsin.

Köşe Yazıları
En Hüzünlü Eylül
Bazı kitaplar vardır; sayfalarında sizi neyin beklediğini bilirsiniz de eliniz gitse de kalbiniz engel olur. Çünkü o kitabın yalnızca okunmayacağını, insanın ruhunda bir yerleri paramparça edeceğini sezersiniz. En Hüzünlü Eylül tam da böyle bir kitaptı benim için. Elime almam biraz sancılı oldu.
Aslında Osman Balcıgil’in adını çok sık duymuş olmama rağmen, onun kitabını okumak ancak yakın zamanda nasip oldu. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz “Şairler Limanı – Sabahattin Ali Gecesi” için içerik hazırladığım günlerde, Bodrum Sahafçısı’nın kitapları arasında kaybolmuşken, Balcıgil’in Yeşil Mürekkep’i elime düştü. Siz tesadüf deyin; ben tevafuk. Bir solukta okudum ve “Kim bu Osman Balcıgil, böyle yazmak nasıl bir birikimin sonucu?” diye düşünürken, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir araştırmacı gazeteciyle karşılaştığımı anladım. O anda taşlar yerine oturdu.
Böyle bir kalemi bulmuşken bırakır mıyım? Elbette hayır. Zürih’e dönerken En Hüzünlü Eylül’ü bavuluma, diğer kitapların arasına özenle yerleştirdim. Elim her seferinde ona gitse de kalbim “Henüz zamanı değil,” diyordu.
Ta ki geçen haftaya kadar.
Parçalanmış Ruhlar ve Bir Şehir
6-7 Eylül’ü anlatan belki ona yakın kitap okumuşumdur; her seferinde aynı sarsıcı his: İnsan denen varlığın kötülüğü nasıl bu kadar hızlı örgütleyebildiğini, “öteki” ilan edilen kim varsa ona nasıl bu kadar kolay vahşileşilebildiğini yeniden ve yeniden sorgulamak… Din mi, ırk mı, kimlik mi, bizi bir anda barbarlığa sürükleyen o karanlık dürtü? Bu sorular her okumada büyür içimde.
Ama bu kitapta yaşadığım daha kapsamlıydı. Çünkü Balcıgil yalnızca o karanlık günleri anlatmıyor; derin araştırmalarla ortaya çıkan belgeleri, dönemin tanıklıklarını ve arşiv gerçekliğini öyle bir kurguyla örüyor ki, okur olarak tarihle yüzleşmenin ağırlığını bütün hücrelerinizde hissediyorsunuz. Daha önce aynı acıyı defalarca hissetmiş olsam da, bu kez hissettiğim sızı çok daha keskin; çünkü bu anlatı yalnızca acıyı hatırlatmıyor, onun nasıl örgütlendiğini, nasıl planlandığını, nasıl adım adım büyütüldüğünü de çarpıcı bir netlikle göz önüne seriyor.
Ne diyebilirim ki…
Bu kez sadece sarsılmadım; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yerde bıraktım.
Hüzünlüdür İstanbul… Hele Eylül 1955’ten beri.
Bu kadim kentin destansı tarihinde, 6-7 Eylül 1955’in yarattığı büyük yıkım, sadece toplumsal değil, bireysel hafızalarda da derin bir çentik bırakır. En Hüzünlü Eylül romanı tam da bu çentiğin içine eğiliyor.
Roman “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesiyle başlıyor. Bu söz romanın taşıyıcı kolonu. Çünkü En Hüzünlü Eylül, yalnızca geçmişi anlatan bir metin değil; aynı zamanda susmanın, görmezden gelmenin de suç ortaklığı olduğuna dair bir yüzleşme çağrısı.
Suzan’ın gözünden okuduğumuz hikaye, Türkiye–Yunanistan arasındaki gerilimlerin, Kıbrıs meselesinin ve milliyetçiliğin adım adım yükseldiği yıllarda geçiyor. Bu süreçte “iyi niyetli bir dayanışma hareketi” olarak sunulan Kıbrıs Türktür Derneği’nin aslında derin devlet bağlantılarıyla Anadolu’nun ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde halkı sistemli biçimde örgütlediğini görüyoruz.
Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaşanacakların vahametini Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’na defalarca aktarmasına rağmen Ankara’dan yükselen sessizlik, fırtınanın yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Roman, devlet koridorlarında duyulan bu sessizliğin, aslında gürültülü bir hazırlığın parçası olduğunu acı bir gerçeklikle hatırlatıyor. Nitekim olaylardan sonra ortaya çıkan belgeler, 6-7 Eylül’ün fitilinin bizzat devlet tarafından ateşlendiğini ortaya koyuyor.
Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığına dair yayılan, sonradan asılsız olduğu anlaşılan haberle birlikte İstanbul’un kalbinin nasıl bir anda harap olduğuna tanık oluyoruz: Önceden hazırlanmış kamyonlar, el altından dağıtılan demir sopalar, birbiri ardına yağmalanan evler, kiliseler, okullar…
Daha da acısı: Yassıada’daki yargılamalarda sorumluların önemli bir kısmının devletin kendi yargıçları tarafından serbest bırakılması. Adalet, tıpkı o günlerdeki evlerin pencereleri gibi kırık; ama kimse o camları toplama cesareti göstermemiş.
Bu politik karanlığın içinde Suzan ile Yorgo’nun büyük aşkı paramparça oluyor. Suzan’ın beş yıl süren kesintisiz yasına tutunan roman, okura yalnızca “ne oldu?”yu değil, “neden oldu?”yu da düşündürüyor. Ve belki de daha acısı: “Bir daha olur mu?” sorusunu.
Kitabın sonunda verilen hatırlatma, yüzleşmenin neden şart olduğunu bir kez daha vurguluyor:
“6-7 Eylül’ü doğuran karın yenilerine gebe kalmıştır. Bunu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acıyla öğrendik.”
En Hüzünlü Eylül, bir aşk romanından öte bir yüzleşme metni.
İstanbul’da Türkler ve Rumların aynı sofraya oturduğu günlerin nasıl bir gecede altüst olduğunu gösteriyor. “Biz nasıl buraya geldik?” sorusuna cevap arayan herkese, tarihin sadece uzak geçmişte kalmadığını hatırlatıyor.
Roman bittiğinde, girişteki bu söz kulaklarda yankılanmaya devam ediyor.
“Söyledim ve ruhumu kurtardım.”
Osman Balcıgil, bir röportajında bu cümlenin arka planını şöyle anlatıyor:
“Belleğimin karanlık bir köşesinde saklamayı sürdürmedim. Bu kitabımla ‘azınlık’ yurttaşlarımızdan, en azından kendi adıma özür dilemiş oldum. Allah konuşmayanları, susanları, düşüncelerini kendileriyle birlikte cehenneme götürecek olanları da kurtarsın.”
Belki de bu tür hikayeleri okumak, konuşmak, hatırlamak ve anlatmak da bizim kendi ruhumuzu kurtarma çabamızdır.
-
Gündem12 ay önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


