Köşe Yazıları
Korkuyoruz!!!
Bu yazıyı yazıp yazmamakta oldukça kararsız kaldım. Zira çok bıçak sırtı ve yanlış anlaşılmaya açık bir konu. Benim ve çevremde tanıdığım kadınların sığınmacı erkeklerle ilgili yaşadığımız endişelerden bahsetmek istiyorum. Yazacaklarımın ne siyasetle bir ilgisi var, ne de ırkçılıkla. Bu noktayı baştan belirtmek isterim. Sadece endişeliyiz, insani haklarımızın ve özgürlüğümüzün kısıtlandığını düşünüyoruz ve can güvenliğimizin tehdit aldında olduğuna inanıyoruz.

Bundan birkaç yıl önce ilk sığınmacılar gelmeye başladığında, genç erkeklerin çokluğu bizi şaşırtmış ve endişelendirmişti. Küçük bir Avusturya kasabasında yaşıyorum. Evimizin yakınlarında bir integrasyon kursu ve bir sosyal merkez var. O yüzden sık sık gelenleri gözlemleyebiliyorduk. Az nüfusu olan kasabalarda da yeni gelmiş sığınmacıların yerleştirilmesi oldukça tartışma konusu olmuştu. Yaşamın içinden şahit olduğumuz bazı örnekler vermek istiyorum. Ancak şu veya bu ülke diye ayıramıyorum, zira Suriye, Afganistan ve başka ülkelerden gelenler var. Hangi ülkeden geldikleri çok da önemli değil, önemli olan Avrupa yaşamına ve kültürüne tamamen zıt bir kültürden gelmeleri.
Süpermarkette yaşanan bir olay, genç bir sığınmacı erkek kadınların olduğu kasadaki sıraya girmek istemiyor ve kadınların arkasında beklemeyi reddediyor. Kasiyer kadın onu uyarınca da öfkelenip tüm aldıklarını yere atıp çıkıyor. Sütler içecekler yerlere saçılıyor. Buna benzer market olaylarını çevremizden de duyduk.
Avusturya’ da ormanlık alanlar, parklar, şehrin kenarından geçen akarsuların yanına yapılan yürüyüş yolları boldur. Yaklaşık yirmi yıldır burada yaşıyorum tek başıma ormanda hiç korkmadan yıllardan beri yürüyüşümü yapıyorum. Ancak bir anda karşıma 10-15 sığınmacı çıkınca açıkçası ürküyorum. Garip bakışlar, aralarında konuşup gülüşmeler insanı huzursuz ediyor. Ne dediklerini anlamasam da bana bakarak konuşunca kendimi bir garip hissediyorum. Aynı huzursuzluğu yakın arkadaşım da yaşıyor. O da benim gibi çoğu zaman tek başına yürüyüşe çıkıyor. Ancak uzun zamandır, özellikle havanın erken karardığı kış aylarında şehir içinde yürümeyi tercih ediyor.
Geçenlerde kızım alışveriş merkezinde gezen iki arkadaşını rahatsız ettiklerinden bahsetti. Geçen yaz da havuzda duş almakta olan 10-12 yaşlarında bir kızın etrafını sarıp taciz ettiklerini farkedip müdahale etmiştim. Aslında insan müdahale etmeye de korkuyor çünkü nasıl tepki vereceklerini kestirmek zor. Havuzlarda da aynı durum. Gruplar halinde her yere gidiyorlar ve özellikle küçük kızlara tacizkar bir şekilde bakıyorlar.
Kadınlara tecavüz ve cinayet haberleri duyduğumuz günler gitgide sıklaşmaya başladı. Oysa burada yaşadığım yıllar boyunca yılda belki bir ya da iki haber duyardık. Bu yıl sadece Viyana’ da 10 civarında tecavüz ve cinayet olayı okudum. Dikkatimden kaçan haberler de olmuş olabilir. En son okuduğum Viyana’ da hayat kadını olarak çalışan 3 kadının Afgan bir genç tarafından bıçakla öldürülmesi idi. Kadınların çalıştıkları evi farkediyor ve büyük mutfak bıçaklarından alıp gidip kadınları vahşice öldürüyor. Mahkemede inancına ters olduğu için yaptığını söylüyor.
Avusturya’ ya ilk geldiğim zaman sokaklarda günün her saati rahatça gezebildiğim ve istediğimi rahatsız edilmeden giyebildiğim için çok mutlu olmuştum. Yıllarca da bu özgür ortamın tadını çıkardım. Ne yazık ki artık hem kendim, hem de çocuklarım için korkarak yaşıyorum. Kızımı tek başına bir yere göndermeye korkar oldum. Oğullarım da gece gittikleri bir yerde bir şiddet olayı ile karşılaşırlar diye korkuyorum. Geçenlerde Almanya’ da kızkardeşinin mezuniyet töreninden dönerken öldürülen gencin haberi beni günlerce etkiledi.
Hem tamamen Avrupa’ ya zıt bir mantaliteleri olan, hem de oldukça agresif bu genç erkeklerle yaşamak zorunda mıyız? Onların ülkelerinde savaş var diye kabul ettik, ülkelerimiz barınma, eğitim ve iş sağladı. Peki bizim güvenliğimizi kim sağlayacak? Bu insanlara topluma uyum sağlamaları için herhangi bir eğitim veriliyor mu bilmiyorum. Ama kadını yok sayan, kolayca öldürebilen, tecavüz edebilen, hatta başı kapalı olmayan kadına bunların yapılmasını normal sayan bu düşünce tarzı değişebilir mi?
Biz kadınlar korkuyoruz. Yeniden özgürce, korkmadan, insanca yaşamak istiyoruz. Zaten toplumda kadınlar iş yaşamında olsun, aile içinde olsun bir sürü zorlukla baş etmek zorunda kalıyor. Bir de can güvenliğimiz için endişe duymadan yaşama hakkımız elimizden alınsın istemiyoruz. Bunu istemek çok mu fazla? Bunu istediğimiz için ırkçı mıyız?
Başka kadınların da bu konu hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Sizlerin de çevrenizde duyduğunuz veya yaşadığınız olaylar var mı? Yorumlarda anlatırsanız çok sevinirim.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Ülkemde sığınmacı istemiyorum‘ diyenler faşist midir?“ link
#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar
Köşe Yazıları
Köprüden Önce Son Çıkış
Uzun yolları çok seviyorum; tren, araba, otobüs vasıta fark etmeksizin dışarıda kilometreler akıp giderken insan kendi iç dünyasına da sefer yapmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde arabayla yaptığım bir yolculuk sırasında „Köprüden önce son çıkış“ tabelası ilişti gözüme. Bu tabela ruhumda sayfalar dolusu paragrafa dönüştü.
İnsan hayatı için çok çarpıcı bir cümle: „Köprüden önce son çıkış.“
Köprüye girmeden önceki o son metreler, ruhun en hararetli çatışma alanı gibi. Bir yanda geçmişin ağırlığı, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar, zamanında söylenmemiş cümleler, yanlış şeritte heba edilen yıllar… Ve bir aydınlanma: „Buraya kadar yanlış gelmiş olabilirsin.“ O an gözün dikiz aynasına iliştiğinde geride bıraktığın yıllar keşkelerin gölgesinde kalır, kaçırdığın sapakları düşünüp için sızlar.
Köprüden önceki son çıkışı fark etmek ama artık o sapağa giremeyecek kadar hızlanmış olmak… Bazen de direksiyonu kıracak gücü bulamayıp o kaçınılmaz köprüye doğru sürüklenmek. Yol devam eder ve insanı en olgunlaştıran durakla yüzleşirsin: Kabulleniş. Kabulleniş, yenilgi demek değildir; yanlış kararların, hayatın getirdiği tüm virajların yükünü omuzlayıp „Evet, yolum buymuş“ diyebilme olgunluğudur. O tabela bize durmayı değil, olduğumuz haliyle yola devam etmeyi öğretir.
Ve tam o sınır çizgisinde, direksiyonu tutan ellerimizde beliren o son duygu: Cesaret. Çünkü köprüden önceki son çıkışı pas geçtikten sonra seni neyle karşılaşacağını bilmediğin sisli bir karşı yaka bekler… Geri gitme ihtimalin kalmadığında gaza basıp bilinmeyene doğru ilerlemek tam anlamıyla yürek işidir. Pişmanlıklarını heybene koyup kabullenişi yan koltuğuna oturtarak o köprüye sürmek; hayatın tüm belirsizliğine adeta meydan okumak gibidir.
Uzun yolların en güzel yanı sadece varılacak yeri değil, ruhumuzdaki sapakları ve virajları da göstermesi. Bir gün o levha ile göz göze gelirseniz yavaşlayın ve iç sesinizi dinleyin. Geride kalan keşkelerinizi yük değil tecrübe görün, pişmanlıklarınızla helalleşin ve o köprüden karşıya geçecek cesareti göğsünüzde hissedin.
Kim bilir, belki de hayat o son çıkışı kaçırdıktan sonra başlar.
Köşe Yazıları
Ayrı Ev, Ortak Hayat: Bugünün Nafakasını Korurken Yarının Emekliliği Kaybedilir mi?
http://instagram.com/cemil_baysal
E-Mail: info@isvicreninsesi.ch
Ayrı Ev, Ortak Hayat: Bugünün Nafakasını Korurken Yarının Emekliliği Kaybedilir mi?
Yazan: Cemil Baysal
Geçen gün, evli çiftlerin AHV emekliliğinde iki ayrı maaşın neden “1+1” değil de en fazla “1,5” ettiğini yazmıştım. Yazının ardından çok sayıda kadın ve erkek okurum mesaj gönderdi.
Resmen evli olduğu hâlde ayrı yaşayanlar, boşananlar, dul kalanlar ve halk arasında “sevgili” ya da “dost hayatı” denilen nikâhsız birliktelik yaşayanlar aynı soruyu sordu:
“Bizim durumumuz ne olacak? Bunu da araştırıp yazarsanız seviniriz.”
Ben de konuyu araştırdım; hukukçular ve sosyal güvenlik uzmanlarıyla görüştüm, AHV ve Pensionskasse kurallarını, İsviçre Medeni Kanunu’nu ve Federal Mahkeme kararlarını inceledim.
Baştan söyleyeyim: Halk arasında “Anayasa maddesi” deniliyor ancak bu konuların büyük bölümü İsviçre Anayasası’ndan çok Medeni Kanun, AHV Kanunu ve emeklilik mevzuatıyla düzenleniyor.
Araştırmanın sonunda gördüm ki insanın özel hayatında kendisini nasıl tanımladığından çok, resmî medeni durumu ve fiilen nasıl yaşadığı önem taşıyor. Fakat kâğıt üzerindeki durumla gerçek hayat her zaman aynı olmayınca, hukuk açısından gri alanlar da ortaya çıkıyor.
“Getrennt yaşıyoruz” demek boşanmış olmak değildir
Eşler farklı evlerde yaşıyor ancak boşanma kararı bulunmuyorsa hukuken evlilik devam eder. Günlük hayatta “getrennt” denilse de bu kişiler hâlâ evlidir.
Bu ayrım yalnızca nüfus kaydıyla ilgili değildir. AHV, Pensionskasse, mal paylaşımı ve miras açısından ciddi sonuçları vardır.
İsviçre Medeni Kanunu’nun 122. maddesine göre evlilik döneminde edinilen ikinci sütun emeklilik hakları, kural olarak boşanma sırasında paylaşılır. Hesaplama açısından yalnız fiilî ayrılık tarihi değil, boşanma sürecinin resmen ne zaman başlatıldığı da önem taşır.
Dolayısıyla “On yıldır ayrı yaşıyoruz, artık birbirimizin emeklilik birikimiyle ilgimiz yok” düşüncesi her zaman doğru değildir. Boşanma gerçekleşmediği sürece bazı hukuki bağlar işlemeye devam eder.
AHV’de ise evlilik yıllarında elde edilen gelirler, boşanmadan sonra “splitting” yoluyla iki eş arasında yarı yarıya paylaştırılır. Federal Sosyal Sigortalar Dairesi de boşanmanın birinci ve ikinci sütuna etkisini açıkça anlatıyor.
“Neden yeniden evleneyim, nafakam kesilir”
Araştırma sırasında en fazla karşılaştığım cümlelerden biri şuydu:
“Neden yeniden evleneyim? Evlenirsem eski eşimden aldığım nafaka kesilecek.”
Bu sözün hayatın içinde bir karşılığı var. Çok sayıda kadından benzer ifadeler duydum. Bazılarının yeni bir erkekle ciddi ilişkisi bulunuyor. Partnerinin evine düzenli olarak gidiyor, orada geceliyor, birlikte tatile çıkıyor ve hayatın masraflarına katkıda bulunuyor. Ancak adresini taşımıyor, ortak hesap açmıyor ve ilişkiyi resmîleştirmiyor.
Bunu kimseyi suçlamak veya yargılamak için yazmıyorum. Duyduğum, gördüğüm ve toplum içinde konuşulan bir gerçeği aktarıyorum.
Fakat burada çocuk nafakasıyla eski eşe ödenen şahsi nafakayı birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Çocuk nafakası çocuğun hakkıdır. Annenin veya babanın yeni bir ilişkiye başlaması ya da yeniden evlenmesi, çocuk nafakasını kendiliğinden sona erdirmez.
Eski eşe ödenen şahsi nafaka ise farklıdır.
Kanun ne diyor?
İsviçre Medeni Kanunu’nun 130. maddesinin ikinci fıkrasına göre taraflar başka bir düzenleme yapmamışsa şahsi nafaka hakkı yeniden evlenmeyle sona erer.
“Evlenmezsem nafaka kesinlikle devam eder” düşüncesi ise tam olarak doğru değildir.
Medeni Kanun’un 129. maddesi, koşullarda önemli ve kalıcı bir değişiklik meydana gelirse mahkemenin nafakayı azaltmasına, kaldırmasına veya belirli bir süre askıya almasına imkân tanıyor.
Yeni ilişki istikrarlı, kapsamlı ve evlilik benzeri bir hayat ortaklığına dönüşmüşse mahkeme bunu “nitelikli konkubinat” olarak değerlendirebilir.
Federal Mahkemeye göre yalnız cinsel veya duygusal ilişkinin bulunması yeterli değildir. İlişkinin duygusal, fiziksel ve ekonomik yönleriyle kapsamlı bir hayat ortaklığı oluşturup oluşturmadığına bakılır. Mahkeme değerlendirmeyi tek bir fotoğraf veya ödeme üzerinden değil, koşulların tamamına göre yapar. Bu yaklaşım BGE 138 III 97 ve 5A_760/2012 sayılı kararlarda görülüyor.
Eski eş ilişkiyi duyarsa nafakayı durdurabilir mi?
Eski eş, kadının başka bir erkekle ciddi ilişki yaşadığını görür veya duyarsa mahkemeye başvurabilir. Nafakanın kaldırılmasını, azaltılmasını veya askıya alınmasını isteyebilir.
Ancak “Onu başka bir erkekle gördüm” diyerek ödemeyi kendiliğinden durduramaz. Mahkeme kararı olmadan nafakayı keserse birikmiş borç, faiz ve icra takibiyle karşılaşabilir.
İspat yükü de kural olarak nafaka ödeyen taraftadır. Son dönemdeki 5A_813/2025 sayılı Federal Mahkeme kararında da nitelikli bir birliktelik iddiasının yeterli biçimde ortaya konulması gerektiği görülüyor.
Birlikte yenilen birkaç yemek, ortak tatil, sosyal medyadaki fotoğraflar veya zaman zaman aynı evde kalmak tek başına kesin kanıt sayılmaz.
Mahkeme ilişkinin ne kadar süredir devam ettiğine, tarafların günlük hayatı ne ölçüde paylaştığına, zamanlarının çoğunu nerede geçirdiğine, ekonomik dayanışmaya, hastalık ve zor günlerde birbirlerine destek olup olmadıklarına ve çevrelerinde bir çift olarak nasıl yaşadıklarına bakabilir.
Herkesin bildiği ancak kanıtlanması zor olan durumlar
Burada normal vatandaşın gördüğü hayatla mahkemenin önündeki dosya bazen birbirinden ayrılıyor.
Çevremizde şunu duyuyoruz: Kişi resmî adresini kendi evinde veya başka bir yerde tutuyor ama zamanının büyük bölümünü partnerinin yanında geçiriyor. Masraflar paylaşılmasına rağmen ödemeler nakit yapılıyor. Ortak hayat sürülüyor fakat bunun yazılı bir sözleşmesi, ortak hesabı veya resmî kaydı bulunmuyor.
Bunların kullanılan yöntemler olduğu biliniyor. Fakat hukuk açısından “biliniyor olması” yetmiyor; ispatlanması gerekiyor.
Hukuk insanların zihnini okuyamaz. Mahkeme söylentiyle değil, hukuka uygun biçimde elde edilmiş delillerle karar verir. Ayrı adres, belgesiz nakit katkı ve resmî kaydın bulunmaması delil zincirini zayıflatabilir. Bu nedenle hayatın gerçeği mahkeme dosyasına aynı açıklıkla yansımayabilir.
Bu durum yasaların tamamen habersiz olduğu anlamına da gelmez. Mahkeme yalnız ikamet belgesine veya banka hesabına bakmak zorunda değildir. Tanık anlatımları, düzenli yaşam biçimi, kişisel eşyaların bulunduğu yer, uzun süreli karşılıklı bakım, açıklanamayan gider değişiklikleri ve başka hukuka uygun emareler birlikte değerlendirilebilir.
Buna karşılık yalnız şüphe, kıskançlık, komşudan duyulan söz veya birkaç fotoğraf da yeterli olmamalıdır.
Kısacası:
Kanıt bırakmamak hukuki güvence değildir. Ancak kanıtlanamayan iddia da nafakayı otomatik olarak sona erdirmez.
Bu bir “açık” mı, hile mi?
İsviçre Medeni Kanunu’nun 2. maddesi, hakların dürüstlük kurallarına uygun kullanılmasını ister ve açıkça kötüye kullanılan bir hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtir.
Bir kişinin sırf nafakayı kaybetmemek amacıyla gerçek hayat ortaklığını sistemli biçimde farklı göstermesi ispatlanabilirse “hakkın kötüye kullanılması” tartışması doğabilir.
Fakat her ayrı adres, her nakit ödeme ve her nikâhsız ilişki otomatik olarak hile değildir. İnsanların ekonomik, ailevi veya kişisel sebeplerle ayrı evlerde yaşaması mümkündür. Bu nedenle mahkeme yalnız “neden evlenmediler?” sorusuna değil, gerçekte nasıl bir hayat sürdüklerine bakar.
Ayrıca yeni partner masrafların tamamını karşılamıyor, kadın da her gidere yarı yarıya katılıyor olabilir. Bu durum ilişkinin ekonomik dayanışma taşımadığı anlamına gelmez. Nitelikli birliktelik için mutlaka erkeğin kadını tamamen geçindirmesi gerekmez. Önemli olan tarafların birbirlerine karşı kapsamlı ve kalıcı bir hayat dayanışması kurup kurmadığıdır.
Elden para vermek kadının kendisi için de risk
Konunun genellikle konuşulmayan tarafı budur.
Kadın partnerinin evinde kalıyor; kiraya, markete, tatile, mobilyaya ve hatta mortgage ödemelerine elden katkı sağlıyor olabilir. Ancak kendi adına hiçbir belge düzenlenmiyorsa ilişki bittiğinde bu paraları verdiğini kanıtlamakta zorlanabilir.
Bugün “Banka kaydı olmasın” düşüncesiyle elden verilen para, yarın “Ben bu eve yıllarca katkıda bulundum” denildiğinde sahibini korumayabilir.
Tapuda adı yoksa, ortak mülkiyet kurulmamışsa, borç kabulü veya yazılı katkı anlaşması bulunmuyorsa yıllarca ödenen para kira ya da günlük gider kabul edilebilir. Partner öldüğünde mirasçılar “Böyle bir ödeme yapılmadı” diyebilir. İlişki sona erdiğinde de paranın geri alınması güçleşebilir.
Yani görünmezliğin iki tarafı bulunuyor: İlişki nafaka dosyasında görünmeyebilir ancak kadının yeni ilişkideki emeği ve parası da hukuk önünde görünmez hâle gelebilir.
AHV’de eşin ödediği prim ne zaman geçerli?
AHV Kanunu’nun 3. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çalışmayan evli kişinin primi, çalışan eş en az iki asgari prim tutarında AHV ödemişse ödenmiş kabul edilebilir.
Ancak bu kural yalnızca evlilik bağı nedeniyle uygulanır. Yeni bir partnerin ödediği AHV primi, nikâhsız yaşadığı kadının veya erkeğin primini karşılamaz.
Boşanmadan sonra çalışmayan kişi, eski eşinin prim ödemesinden yararlanamaz. Emeklilik yaşından önce dul kalan ve çalışmayan kişi de kendi prim durumunu AHV kasasıyla kontrol etmelidir.
AHV’de bir yıllık prim boşluğu, emeklilik aylığında genel olarak en az yüzde 2,3 oranında kalıcı kesintiye yol açabilir. Bu nedenle herkesin ücretsiz IK hesap dökümü istemesi önemlidir. AHV/IV Bilgi Merkezi, emekli aylığının prim yılları ve ortalama gelir üzerinden hesaplandığını açıklıyor.
“1+1 neden 1,5 ediyor?”
Evli çiftlerin iki bireysel AHV aylığının toplamı, AHV Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca azami bireysel aylığın yüzde 150’sini geçemiyor. Buna “plafonlama” deniyor.
Ancak yalnız farklı adreslerde yaşamak, kişiyi otomatik olarak boşanmış saydırmaz. Mahkeme tarafından düzenlenmiş ayrı yaşama kararı ve ortak hanenin hukuken kaldırılıp kaldırılmadığı önem kazanabilir. Bu nedenle yıllardır ayrı yaşayan evli çiftlerin AHV kasasından kendi dosyalarına ilişkin yazılı değerlendirme istemeleri gerekir.
Boşanma gerçekleştiğinde ise iki kişinin aylığı ayrı ayrı hesaplanır ve evli çiftler için uygulanan ortak yüzde 150 sınırı artık aynı şekilde uygulanmaz.
Dul kalanla boşanan kadının durumu aynı değil
Eşi vefat eden kadın, şartları karşılıyorsa AHV dul aylığı alabilir. Evlilik resmen sürdüğü için ayrı yaşanmış olması tek başına eş sıfatını ortadan kaldırmaz.
Boşanmış kadının eski eşi vefat ettiğinde ise çocukların bulunması, evliliğin en az on yıl sürmesi, boşanma yaşı ve en küçük çocuğun yaşı gibi şartlar aranır.
Kişi hem kendi yaşlılık aylığına hem de dul aylığına hak kazanıyorsa iki aylık birlikte ödenmez; karşılaştırma yapılarak yüksek olan esas alınır. Güncel şartlar AHV’nin dul ve yetim aylıkları açıklamasında yer alıyor.
Nikâhsız partner ise birlikte kaç yıl yaşamış olursa olsun AHV’den otomatik dul aylığı alamaz.
Pensionskasse ve 3a’da görünmeyen ilişkinin bedeli
İkinci sütunda nikâhsız partnere ölüm aylığı verilip verilmeyeceği ilgili Pensionskasse’nin yönetmeliğine bağlıdır. Bazı kasalar en az beş yıllık birliktelik veya ortak çocuğun bakımını şart koşar. Partnerin önceden yazılı olarak bildirilmesi de istenebilir. Federal Sosyal Sigortalar Dairesinin açıklaması, nikâhsız partner hakkının emeklilik kasası yönetmeliğinde bulunması gerektiğini belirtiyor.
İlişki nafakanın kaybedilmemesi amacıyla tamamen kayıtsız tutulmuşsa, partner öldüğünde “Beş yıldır hayat arkadaşıydım” iddiasını Pensionskasse’ye kanıtlamak da zorlaşabilir.
3a’da ise hayatta kalan yasal eş öncelikli hak sahibidir. Boşanma tamamlanmamışsa ayrı yaşanan eş hâlâ ilk sırada bulunabilir. Nikâhsız partner ancak belirli koşullarla sonraki grupta yer alabilir. Yararlanıcı sırası BVV 3 düzenlemesi ve BSV açıklamasında gösteriliyor.
Miras konusunda duygular değil, belgeler konuşur
Nikâhsız partner yasal mirasçı değildir. Yirmi yıllık birliktelik bile tek başına otomatik miras hakkı doğurmaz.
Buna karşılık boşanma kesinleşmemişse ayrı yaşanan eş hâlâ hukuki eş konumunda olabilir. Yeni partnerle hayat paylaşılmış olsa da vasiyetname, miras sözleşmesi ve gerekli yararlanıcı düzenlemeleri yapılmadıysa mallar beklenmeyen kişilere gidebilir.
Bu nedenle birlikte yaşayan çiftlerin en azından ortak gider ve mülkiyet sözleşmesi, vasiyetname, hasta talimatı, temsil yetkisi ve Pensionskasse partner bildirimi hazırlaması gerekir.
Benim bu araştırmadan çıkardığım sonuç şu:
İnsanlar yeniden sevebilir, nikâh yapmadan yaşayabilir ve kendi hayatları hakkında diledikleri kararı verebilir. Ancak gerçek hayatı yalnız nafaka devam etsin diye resmî kayıtlardan tamamen farklı göstermenin gelecekte bir bedeli olabilir.
Çünkü görünmeyen ilişki yalnız mahkemeden değil; AHV’den, Pensionskasse’den, miras hukukundan ve gerektiğinde kişinin kendi maddi haklarından da görünmez hâle gelir.
Bugünün nafakasını korumaya çalışırken yarının emekliliğini, mirasını ve yıllarca elden verdiğiniz parayı kaybetmeyin. Sevgiyle hayat paylaşılır; fakat haklar çoğu zaman belgeyle korunur.
Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır. Nafaka kararının içeriği, ilişkinin niteliği, çocukların durumu ve emeklilik kasası yönetmeliği sonucu değiştirebilir. Somut olaylarda aile hukuku uzmanı ile AHV/Pensionskasse danışmanından kişisel değerlendirme alınmalıdır.


Köşe Yazıları
Zamanın Değişen Yüzü, Değişmeyen Ağırlığı
Yazı: instagram > Cemil Baysal
Cemil Baysal instagram Cemil Baysal
Tarihin sayfaları bazen tek bir kareye sığar ve o kareler, bugün sosyal medyanın hızlı akışında aniden gözümüzün önüne düşerek kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı derin bir insanlık gerçeğini yüzümüze çarpar. Sırtında taşıdığı yükün yalnızca fiziksel bir ağırlık değil, bir dönemin inşa ettiği hiyerarşik düzen olduğunu anlatan o bakışlar; insan onurunun, gücün ve sömürünün kesiştiği o kırılgan çizgiyi gözler önüne seriyor.
Bugünün dünyasında önceki kuşaklardan Z ve Alfa nesline kadar hangi harfle ya da isimle tanımlanırsa tanımlansın, yeni nesillerin çoğu o dönemlerin doğrudan tanığı değil; o günlerin ağırlığını ve sömürünün çıplak acısını tam olarak bilmiyor.
Peki bugün, bir asır sonra ne değişti?
Aradan geçen koca bir yüzyılda yöntemler inceldi, kullanılan araçlar dijitalleşti ve modern dünyanın vitrini göz alıcı bir estetikle donatıldı. Ancak en büyük yanılsama da tam burada başlıyor: Politikacıların kürsülerden dillerinden düşürmediği o süslü hak, hukuk ve adalet güzellemeleri; sahaya, sokaklara ve mazlum coğrafyaların gerçekliğine indiğinde koca bir sessizliğe ve uygulanmayan vaatlere dönüşüyor. Kağıt üzerinde parlatılan evrensel ilkeler, küresel çıkarların ve güç dengelerinin karşısında yine ilk feda edilen değerler oluyor.
Dün bedenleri ezen açık sömürünün yerini, bugün modern dünyanın görünmeyen yükleri aldı. Küresel refah dengesizliklerinin ve sessiz emeğin omuzlarında yükselen o konfor, artık algoritmaların, yapay zekânın ve veri madenciliğinin biçimlendirdiği yeni bir tahakküm düzeniyle iç içe geçiyor. Siyasetin ve gücün dili ne kadar medeni, teknolojinin vitrini ne kadar kusursuz görünürse görünsün; birilerinin rahatı için birilerinin görünmez yükler taşımak zorunda kaldığı o adaletsiz düzen sadece kabuk değiştirerek varlığını koruyor.
Geçmişin bu derin yarasına bakarken kuru bir öfke üretmek yerine köklü bir vicdan muhasebesi yapmak gerekiyor. Medeniyet; süslü siyasi nutuklarla, gökdelenlerin yüksekliğiyle, algoritmaların işlem kapasitesiyle veya teknolojinin hızıyla değil; insanın insanı ezmediği, hiçbir insanın bir başkasının basamağı haline gelmediği samimi bir adalet ve ortak vicdan inşa edebilmekle ölçülür. Dünün sırtlara yüklenen açık acılarına bakıp bugünün görünmeyen, dijitalleşen ve maskelenen eşitsizliklerini kalbimizle hissedebildiğimiz gün, insanlık asıl sınavını vermiş olacak.
#İnsanOnuru#KüreselEşitsizlik#Adalet#HumanDignity#GlobalInequality
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


