Köşe Yazıları
Sence Evin Neresi?
Son zamanlarda bana bu soru sık sık soruluyor. Ülkesinden ayrı yaşayanların hayatlarından belki de hiçbir zaman tamamen yok olmayacak, zaman zaman kendini hatırlatacak bir soru bu. Hele de benim hayatımda olduğu gibi eşler iki farklı ülke ve kültürden gelip, yaşamak için üçüncü bir ülkeyi seçtiklerinde daha da önem kazanabiliyor.
“Ev’’imizi nasıl tanımladığımız aidiyet kavramı ile yakından ilişkili. İster üzerinde düşünmüş, ister hiç düşünmemiş olalım, hemen hemen hepimizin hayatında yer tutar aidiyet kavramı. Bu dünyaya gelmeye hazırlanırken ilk evimiz olan ana rahmine yerleşmemizle başlıyor tutunma ve ait olma ihtiyacımız. Belki de böyle görkemli bir başlangıç, yaşamımız boyunca sürebilecek aidiyet arayışımızı tetikliyor. Hayat boyu devam eden bir yere, bir gruba, bir ideolojiye veya kişiye aidiyet ihtiyacı aynı zamanda insanın güven ve anlam bulma arayışı. “Ben buyum, buradayım, burası veya bu kişiler de benim bir parçam” diyebilmek insana kendini sadece güvende ve değerli değil, tamamlanmış da hissettiriyor.
“Ben bağımsızlığıma düşkünüm!”
Bu ifade ilk gençlik yıllarımda kullanmayı en çok sevdiğim cümlelerden biriydi. Birey olma gayreti ile geçen erken gençlik yıllarında böyle havalı cümleler pek seviliyor. Bu havalı cümleyi kullanırken tabi ki benim de farkında olmadan yaptığım aidiyet duygusunu tamamen kısıtlayıcı olarak algılayıp, kimseye hesap vermeme ve özgür olma kavramlarını yüceltmekti.
Gerçekte aidiyet ve özgürlük birbirinin karşıtı mı? Veya olmak zorunda mı?
Aidiyet, özünde insanın kendini tanımasını ve ait hissettiği tanımlama içinde kendine bir yer bulmasını içerir. Bu anlamda bakarsak sağlıklı bir aidiyet, bireyin hem kendisi olmasına, hem de bir bütüne ait hissetmesine olanak sağlayan bir duygu. Sağlıklı aidiyet derken kastettiğim dengeli ve baskıcı olmayan, bireyin kendisi olmasına izin veren bir ait olma şekli. Aidiyet hissi kişiye yalnız olmadığını hissettirdiği için özgürleştirir de. Desteklendiğini hisseden kişi hayatında cesur adımlar atabilir.
Doğan Cüceloğlu İletişim Donanımları’nda tam da bu noktaya değinir ve insanın hem bağımsız hem de ait olmak istediğini vurgular. Cüceloğlu’na göre birey olma ve ait olma ihtiyacı ne kadar dengeliyse, kişi o kadar mutlu ve enerjiktir.
Benim hikayeme dönecek olursak; bağımsızlık tutkumun ardından bir süre sonra bir “dünya vatandaşı” olma sevdam başladı. “Kimse bir ülke ile sınırlı olmasa, herkes dünyaya ait olsa” gibi şefkatli düşüncelerin aklımdan geçtiği zamanlar. Kültürün, insana kim olduğunu anlamasını da sağladığını ve kültür ortaklığının geçmiş ile gelecek arasında köprü işlevi gördüğünü farketmediğim dönemler. Paylaşılan ortak detayların bir insanın hayatına anlam katabileceğini, sıcak sohbetin ortasındaki “bir demli çay daha” cümlesinin yaşattığı tanıdık mutluluk hissini, eski şarkılarda benzer anılara gidebilmeyi yaşadıkça farkettim. Bunlar, bu küçük görünen detaylar, aslında hepsi ait olmanın, olabilmenin bir parçasıymış. İnsan hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmadan yalnız ve buruk hissedermiş, bir şeyler eksik kalırmış.
Bu da beni aidiyet ile el ele olan “köklere bağlılık” kavramı üzerine düşünmeye yönlendirdi. Annemle babamın, onların anne babalarının hikayelerini daha çok merak etmeye başladığımda bunun aslında kendi hikayemi bilmek arayışı ile ilişkili olduğunu anladım. Köklere bağlılık kendi hikayemizi bilmek demek, çünkü bize bir “dayanak noktası” sunar. İnsan kendini sadece dünyaya gelmiş bir birey değil, daha büyük bir hikayenin parçası olarak da görmeye başlar. Tarihsel farkındalıklar insanın kendini yaşamda konumlandırmasına da yardımcı olur.
Küreselleşen dünyada göçler, hızlı yaşam, bireyselliğe aşırı düşkünlük gibi faktörlerin etkisiyle köklerden uzaklaşma ve aidiyetsizlik kavramları da ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda okullarından mezun olur olmaz yurtdışına giden Türk gençlerinin sayısı hızla artıyor. Bambaşka kültürlere heyecanla koşmak ve insanın farklı kültürlerle kendi kültürünü harmanlayarak kendini geliştirip inşa etmesi çok değerli olsa da genç yaşta köklerden uzaklaşmak ister istemez “ben nereye aitim?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Farklı ülkelerde yaşamak, insanın köklerinden güç alarak, yeni kültürlerle gelişerek kendini tanımlaması , şekillendirmesi için büyük bir şans aslında. Bir yerlerde okuduğum güçlü ağac metaforu aklıma geliyor bu konuyla ilgili. Güçlü bir şekilde köklerimize bağlıyken, dallarımızı gökyüzüne uzatarak yeni olasılıklara yer açmak ve gelişmek. Tam da “ben nereye aitim” sorusuna cevap gibi.
Ev kelimesinin anlamını düşünüyorum da, aslında tek bir tanımı yok. Anlamı da tanımı da kişiden kişiye değişir. Kimilerinin evi bir ülke veya şehir iken, kimilerine göre aile veya bir kişi, hatta bazen bir ruh hali bile “ev” olabilir. “Ev”inden uzak hisseden biri için, “ev” bazen bir nostalji kaynağına da dönüşebilir. Aidiyet hissi ile geçmişe özlemin iç içe olduğu bir durum var ki, geçmişi fazla yüceltip idealize etmek de bazen “ev”i gerçek anlamından uzaklaştırabiliyor.
“Ev”imiz varoluşsal ve duygusal bağlarımızın merkezinde yer alır. Varoluşumuzun anlamını bulamadığımızda kendimizi evsiz de hissederiz. Edebiyatta ne çok örneği vardır bunun. Çok sevdiğim kitaplardan olan Yeraltından Notlar’da aidiyetsizliğin ve topluma yabancılaşmanın getirdiği derin yalnızlık ve huzursuzluk Dostoyevski’nin muazzam anlatımıyla insanın içine işler. Oğuz Atay’ın “tutunamayan” karakterleri Turgut ve Selim, Yusuf Atılgan’ın meşhur Aylak Adam’ı C. karakteri, Albert Camus’ün Yabancı’sındaki Meursault, bize hep benzer hissi yansıtırlar. Evsiz hisssetmek edebiyata bazen öyle farklı şekillerde yansımıştır ki, insan aynı karakterde evsizliğin farklı boyutlarını bir arada görür. Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’nda tasvir ettigi Renksiz Tsukuru tam da böyle bir karakterdir örneğin. Sebep belirtilmeden arkadaş grubunun dışına itilen Tsukuru, çocukluğu ve aidiyet duygusu elinden alınmış hisseder. Tsukuru’nun hissettiği “ev”sizlik duygusu, okurlara sürekli arayış içindeki melankolik kişilik olarak yansır.
Tsukuru’da birlikte büyüdüğü arkadaş grubu olarak görulen “ev”, gerçek hayatlarda da kişiden kişiye tanımı değişen bir kavramdır. Sadece fiziksel bir mekan değil, ruhsal bir aidiyet hissidir. Sanatçı için kendini ifade edebildiği alan “ev” iken, tek başınalığı seven biri için bazen yalnızlık, aşık biri için sevdiğinin gözleri, gezgin icin seyahat ederek mutlu olabildiği her an “ev”dir.
Benim evim neresi sorusuna dönecek olursam; tanıdık gelen ve ruhsal bağ ve aidiyet hissettiğim her yer, herkes ve her şey hayatıma anlam katarken, “kendimizin evi olmak” fikrini benimseyenlerdenim. Ev hissim dış koşullara çok da bağımlı değil, daha çok kendi ruhumda ve zihnimde. Keyifli akan bir sohbetteyken, ailemle vakit geçirirken, köpeğimin yıldız gözlerinin içine bakarken, kendimi doğru ifade edebildiğim her yerde- mesela şu anda bu yazıyı yazarken kendimi “ev”de hissediyorum.
Sizin eviniz dediğiniz yer neresi, üzerinde hiç düşündünüz mü?
Köşe Yazıları
Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar
Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.
Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.
Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.
Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?
Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri.
Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.
Future Library – Geleceğin Kütüphanesi
Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.
Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler.
Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?
Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.
Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.
Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.
2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.
Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.
Bir kitap için yüz yıl bekleyiş
Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.
Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.
Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.
Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.
Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.
Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?
Köşe Yazıları
Bir Değer Gibi Hatırlanmak
Ioanna Kuçuradi’nin İzinde
“Birisinin seni düşündüğünü bilmek önemli bir şeydir; çok sıcacık bir şeydir. İnsanlara zorlamadan sevgi örneklerini göstermek… Sevgi ne başarabiliyor ya da saygı ne başarabiliyor, güven ne başarabiliyor? Yani insanların neleri yapmalarına destek oluyor bu duygular? Duygular çok önemlidir; akıl ve duygu çatışmasından vazgeçmemiz gerekiyor.”
Bu ifadeler, insanlığa bıraktığı derin izlerin ardından geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Felsefe Profesörü Ioanna Kuçuradi’ye ait. Akılla duyguyu, değerlerle insanı birbirinden ayırmayan Ioanna Hanım’ın anısına saygıyla…
Kalabalıkların içinde birinin zihninde pat diye belirivermek…
Unutmaya bu kadar meyilli olduğumuz bir çağda, bir zihinde iz bırakabilmek ne kadar kıymetli! Bir ihtimal değil de bir değer gibi hatırlanmak…
“Aklıma geldin” sözlerini duyduğunda insanın içine yerleşen o ılık şefkat, belki de bu çağın en büyük lükslerinden biri. Hatırlanmak, var olduğunu hissettiren en naif sarılma biçimi.
Çevremize dönüp baktığımızda sevgi, saygı ve güven gibi kavramları bile birer zorunluluk, birer talep nesnesi hâline getirdik. Oysa zorlamadan verilen sevgi, dayatılmayan saygı ve kendiliğinden filizlenen güven, insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkaran görünmez güçlerdir.
İnsan sevildiğini hissettiği yerde cesurlaşır. Hata yapmaktan daha az korkar, hayallerinin peşinden daha özgürce gidebilir. Güven yükü hafifletir; başkasına sırtını yaslayabileceğini bilen biri adımlarını daha kararlı atar. Saygı ise insana kendi benliğiyle var olma hakkı sunar. Belki de bütün bu duygular, insanın kendi sınırlarını aşmasını, “Asla yapamam” dediği eşikleri geçmesini sağlar.
Yıllardır bir efsaneye uyup içimizde bir savaş büyüttük. Aklı bir kefeye koyduk, duyguları ötekine… İkisini birbirine amansız düşman ettik. Mantığı yüceltip duyguları zayıflık saydık. Kalbimizin sesini kısıp susturmayı bilgelik zannettik.
Oysa bu sığ düşünce bizi duygu fakiri varlıklara dönüştürmekten başka ne işe yaradı?
Belki de kabul etmemiz gereken şu: Akıl yönü çizer; o yolda yürümek, engelleri aşmak ve gerçekten ilerlemek için gereken gücü ise çoğu zaman duygular verir.
Bu yüzden birinin sizi düşündüğünü, kalbinde ve zihninde bir yeriniz olduğunu bilmek önemlidir. Hatırlanmak önemlidir.
Akılla duyguyu birbirine düşman etmekten vazgeçelim. Bırakalım kalbimiz de konuşsun. Birini düşünmenin ve düşünüldüğünü bilmenin o şefkatli sıcaklığı içimizi kaplasın.
Çünkü insan belki de ancak sevginin, saygının ve güvenin dönüştürücü gücünü hissettiğinde, yalnızca ayakta kalmanın ötesine geçip gerçekten yaşamaya başlar.
Köşe Yazıları
Gustav Klimt’in Dünyasına Kısa Bir Yolculuk
Bir süredir şehirleri gezerken yalnızca müzelerin, meydanların ya da turistik rotaların peşine düşmüyorum. O şehrin hafızasını taşıyan hikayelere de kulak veriyorum.
Yaşadıkları dönemin ruhunu taşıyan eserleri görmek, o yıllara damga vuran mimari yapıları keşfetmek ve en çok da bütün bunların ardındaki hikayeleri dinlemek beni o şehre biraz daha yaklaştırıyor. Bir şehri, ona iz bırakmış insanların gözünden tanımak, sanki o şehrin kapısını içeriden aralamak gibi. Viyana gezimde de peşine düştüğüm isim Gustav Klimt oldu.
Gustav Klimt’in hayatı aslında tam bir dönüşüm hikayesi. 1862’de Viyana’da, altın gravür ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Henüz on dört yaşındayken Viyana Sanat ve Zanaat Okulu’na kabul ediliyor. Bugün özgür, erotik ve sıra dışı resimleriyle tanıdığımız Klimt, sanat hayatına oldukça akademik ve geleneksel bir eğitimle başlıyor.
Kariyerinin ilk yıllarında saraylar, tiyatrolar ve kamusal yapılar için dekoratif resimler yapıyor. 1888’de İmparator Franz Joseph tarafından Altın Liyakat Haçı ile de ödüllendiriliyor. Henüz genç yaşta devletin takdir ettiği, önemli siparişler alan saygın bir ressam haline geliyor.
Ama Klimt’in asıl hikayesi tam da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendisine sunulan bu güvenli ve saygın sanatçı kimliğinin dışına çıkıyor.
Viyana Üniversitesi için hazırladığı Felsefe, Tıp ve Hukuk adlı resimler dönemin ahlak anlayışını altüst ediyor. Çıplak bedenlerin yer aldığı erotizm dolu bu eserler büyük tepki çekiyor. Tartışma sanat çevrelerini aşıp kamuoyuna kadar taşınıyor. Klimt ise geri adım atmıyor. Sipariş için aldığı parayı geri ödüyor ve resmi kurumların kendisine ne çizmesi gerektiğini söylemesine izin vermemeyi seçiyor.
Tam da bu dönemde bir grup sanatçıyla birlikte Viyana Secession’unu kuruyor ve ilk başkanı oluyor. Akademilerin ve geleneksel sanat kurumlarının çizdiği sınırları kırmayı amaçlayan bu hareket, Art Nouveau sanat akımının gelişmesinin de en önemli adımlarından biri oluyor.
Devletle yolları ayrılırken Viyana sosyetesi Klimt’e kapılarını sonuna kadar açıyor. Varlıklı aileler, özellikle de dönemin güçlü ve zengin aileleri portrelerini ona yaptırmak için sıraya giriyor. Kısa sürede ünü Viyana sınırlarını aşıyor ve Avrupa sanat çevrelerinde konuşulan bir isme dönüşüyor.
Ve Klimt denince kadınlardan söz etmemek neredeyse imkansız. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ama çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu biliniyor. Ölümünden sonra farklı kadınlar tarafından onun çocuğu olduğu ileri sürülen on dört çocuk ortaya çıkıyor. Atölyesi de en az özel hayatı kadar sıra dışı. Çalışırken çevresinde sürekli çıplak modeller ve onlarca kedi bulunuyor.
Sonra o meşhur altın geliyor.
Altın gravür ustası bir babanın oğlu olan Klimt’in altına duyduğu ilgi tesadüf değil. İtalya seyahatlerinde, özellikle Ravenna’da gördüğü Bizans mozaiklerinin etkisiyle altın varağı modern resmin merkezine taşıyor. Altını yalnızca bir süsleme unsuru olarak değil, resmin bütün yüzeyini ve etkisini değiştiren bir malzeme olarak kullanıyor. Judith, Adele Bloch Bauer ve tabii ki Kiss, bu dönemin en unutulmaz eserleri arasına giriyor.
Üstelik Klimt’in hikayesi ölümüyle de bitmiyor. Nazi döneminde Yahudi koleksiyonerlerin sahip olduğu çok sayıda Klimt eseri zorla el değiştiriyor. Savaşın son günlerinde, 1945’te eserlerinin bir bölümünün saklandığı Immendorf Şatosu yanıyor. Bu yangında yaklaşık 200 Klimt eserinin yok olduğu öne sürülüyor. Bu büyük kayıp nedeniyle Klimt’in eserlerinin önemli bir bölümü günümüze ulaşamıyor.
Ben de yaşadığı dönemin nevi şahsına münhasır sanatçılarından biri olan Klimt’in, savaşların ve zamanın içinden günümüze ulaşmayı başaran eserlerini görmek için soluğu Viyana’nın en görkemli Barok yapılarından biri olan Belvedere Sarayı’nda alıyorum.
Daha bahçesine adım atar atmaz insanı başka bir zamana taşıyan bir ihtişam karşılıyor. Kusursuzca düzenlenmiş bahçeler, heykeller, havuzlar ve karşıda bütün zarafetiyle yükselen saray. Viyana’nın o eski görkemini daha kapıdan içeri girmeden hissetmeye başlıyorsunuz. Ama benim için bu kez sarayın kendisinden çok, içeride beni bekleyen Klimt önemli. Çünkü birazdan, yıllardır kitaplarda ve ekranlarda gördüğüm o altın dünyanın tam karşısında duracağım.
Usul usul salonları gezerken Klimt’in farklı dönemlerine ait eserleri birbiri ardına çıkıyor karşıma. Sonja Knips’in zarif portresi, Fritza Riedler, yarım kalmış Adam and Eve, çiçeklerle bezeli Cottage Garden with Sunflowers ve Attersee günlerinden izler taşıyan manzaraları. Klimt’in yalnızca altınlardan ve kadın portrelerinden ibaret olmadığını, doğaya ve renge bambaşka bir gözle baktığını da burada daha iyi anlıyorum.
Kiss: Zamanı Aşan Bir Öpücük
Salonları usul usul gezerken, her eserin önünde biraz daha oyalanarak Klimt’in dünyasının içine çekiliyorum. Sonra orta salona geldiğimde kalabalığın toplandığı o tabloyu görüyorum. Daha ilk anda altının içinden birbirine sarılmış iki beden çekiyor beni kendine. Karşımda Kiss var. Yıllardır kitaplarda, afişlerde, kartpostallarda defalarca gördüğüm bir eser ama insan karşısında durunca neden zamanın ötesine geçtiğini daha iyi anlıyor.
Klimt, tartışmasız en ünlü eseri olan Kiss’i altın döneminin zirvesinde, 1907-1908 yıllarında yapıyor. Önceki yıllarda geliştirdiği desenler, altın kullanımı, Bizans mozaiklerinden aldığı ilham ve kadın bedenine duyduğu ilgi sanki bu tabloda tek bir yerde buluşuyor. Gerçek altın varak kullandığı eser, ilk bakışta bir tablodan çok mücevher ya da değerli taşlarla işlenmiş büyük bir sanat objesini andırıyor.
Çiçeklerle kaplı bir zeminin üzerinde, altın bir halkanın içine alınmış iki aşık neredeyse tek bir bedene dönüşmüş durumda. Kadın ve erkeği birbirinden ayıran en belirgin şey giysilerindeki desenler. Erkek kadını dudaklarından değil yanağından öpüyor; bütün o yakınlığa rağmen sahnede erotizmden çok dingin, hatta kutsal bir sevgi hissi var.
Eserdeki çiftin Klimt ve hayatındaki en önemli kadınlardan Emilie Flöge olabileceği yıllardır konuşuluyor. Hatta erkek figürünün Klimt’in kendisi olduğu, yani tablonun dolaylı bir otoportre niteliği taşıdığı da ileri sürülüyor. Ancak Klimt bu figürlerin kimliğini hiçbir zaman açıkça doğrulamadığı için bütün bunlar yorum olarak kalıyor. Belki de Kiss’i bu kadar zamansız yapan şey de tam burada saklı. Karşımızdaki iki kişinin kim olduğundan çok, Klimt’in aşkı herkesin kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir görüntüye dönüştürmesi.
Tablonun hikayesi de en az kendisi kadar ilginç. Klimt eseri herhangi bir özel sipariş almadan yapıyor ve 1908’de ilk kez “Aşıklar” adıyla sergiliyor. Daha sergi devam ederken Avusturya devleti eseri satın alıyor. 1909’da ise bugün bütün dünyanın bildiği adına kavuşuyor: Kiss. Ve o günden bugüne, ait olduğu yerde, Belvedere’nin en kıymetli eserlerinden biri olarak duruyor.
Ben, bazen kitaplar aracılığıyla, bazen de gezip gördüğüm şehirlerde bir yazar evi veya müze ile onlarca hayata konuk oluyorum. Bazen bir yazarın cümlesinde, bazen bir ressamın tuvalinde, bazen de yüz yıl öncesinden kalmış bir sarayın sessizliğinde başka bir zamana geçiyorum.
Belvedere’nin salonlarında dolaşıp Klimt’in tablolarının büyüsüne kapılmışken yine aynı şeyi hissediyorum: Ben yalnızca gezmiyorum, zamanın içinde dolaşıyorum. Ben bir zaman yolcusuyum.:)


-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi3 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Gülşefika Balaban Brandenberger
2 Dezember 2024 at 02:04
Bugünkü göç konusuyla beraber, EV temasıyla ilgili olarak ne güzel bir çok farklı bakış açısıyla dop-dolu ele almışsın Meltemciğim, zevkle okudum yine yazdıklarını. Aidiyet ve Doğan Cüceloğlu’ndan bahsedince aklıma Sayın Cüceloğlu’nun değersizleştirme temasına önemle değindiği bir sohbeti geldi. Dostoyevski’den de alıntı yapmış olduğun gibi, ailesinde veya ait olduğunu düşündüğü, bulunduğu ortamlarda kabul gören veya dışarıda tutulmayan kişi daha çok evinde gibi hissedebilir diye de vurgulamıştı. Başka bir kitabında da meditasyonun öneminden bahsetmişti .
Bence insan, ancak kendinde, kendi gönlünde bir yerde an’da olabilmeyi becerebildikçe; her türlü dışsal etkiden uzakta hep evinde olduğunu da deneyimleyebilir. Bu durum ah sürekli olabilse tadından doyulmaz. Ama gel gör ki aile, ülke kökleri, özlenenler ve ortak anılar gibi bilumum şey aslında bizi belli ki bu konuda baya düşündürmeye devam edecek. Ele aldığın her cümle gibi…😇👏🏼👏🏼👏🏼👏🏼
Meltem Soğuk Stropoli
6 Januar 2025 at 10:24
„Kendi gonlunde bir yerde ‚an’da olabilmek“…Ne kadar guzel ifade etmissin sevgili Sefika. Cok tesekkur ederim degerli yorumun icin. Biz dogdugu ulkeden uzakta yasayanlar icin bu dusunceler de hep var olacak. Yeter ki kendi gonlumuzde kalmayi basarabilelim. Sevgiler.