Connect with us

Köşe Yazıları

GEÇMİŞE YOLCULUK…

yazar

Published

on

Nüshoş’un Hikayesi…

Geçenlerde İsviçre’nin Sesi sayfasında bu köşede yazdığım ilk yazım, bu günlerdeki ruh halim yüzünden biraz üzüntülü oldu. Aslında bu kez eğlenceli bir yazı yazmak için oturdum bilgisayarın başına.

Ancak, farkında olmadan elim, eski yazılarıma gitti. (her şeyi sürekli yazan biriyim) Annemin fotoğraflarına henüz bakamıyorum, videolarını henüz izleyemiyorum. Ama nedense, bu yazıyı birden okumak geldi içimden.

Bugünkü aklımla okuyunca bir baktım ki, aslında her şey ile bağlantılı bir yolculuk hikayesi. Hem annemin gidişi, hem annemin göçmenliği, hem bizlerin göçmenliği… O yüzden bu kısa hikayemi paylaşabilir miyim ? diye Cemil beye sordum. Sağ olsun o da kabul etti.

Hikaye dediysem, hikaye değil.

Biz İsviçre’ye taşınmadan bir yıl önce (bu arada, o sıra, taşınma diye bir gündemimiz yoktu), annemin ve kaç kuşak atalarının memleketi olan Bulgaristan’a onu götürmek fikri, hep içimdeydi ama birden yoğunlaştı.  Doğup, 17 yaşına kadar yaşadığı yeri,  ona bir kez daha göstermek ve eşim ve çocuklarıma, annemin doğduğu toprakların hikayesini yerinde anlatmak istedim. Annemin tepkisini bilmiyordum, babamın sağlığında birkaç kez söylediğimde gitmek istememişti. Ama bu kez söylediğimde gözlerinin parladığını gördüm.

Eşim, kızım ve oğlum da bu fikre bayıldılar. Annemin kuzeni Belma abla, bize eşlik edebileceğini söyleyince de, harika, çok keyifli bir seyahat yaptık. Sofia, Filibe(Plovdiv) , Peştere (Peştera)…

Bu yolculuğumuzun hemen dönüşünde Peştera gezimizi, tüm gerçekliğiyle yazdığım gezi notlarımı sizlerle, onların anısına paylaşmak istiyorum. (Çünkü geçen bu yedi yıl içinde, Belma ablayı, eşini ve annemi kaybettik.)

Çayınızı yanınıza alıp, hüzünle değil, bir kavuşma hikayesi gibi, gülümseyerek okursanız, ruhları şad olur….

Bu arada her zaman böyle hüzünlü değilim inanın, hatta bazıları beni çok komik bile bulurJ ‘’

Bizim deyişimizle Peştere, Bulgarların deyişiyle Peştera’ya geldik.

Hepimiz heyecandan tir tir titriyoruz. Elim ayağım tutmuyor. Ben böyle isem, kim bilir annemin içinde  nasıl fırtınalar kopuyordur. Eşim arabayı kullanıyor, ama arabanın içinde o kadar çok bağırıp çağırıyoruz ki, nereye gideceğini şaşırıyor.

 Annem sürekli ay aynı, hiç değişmemiş, şuaraya gidelim, şurası bak Seyfi abimlerin evi, şurası dayımın evi, bak buradan işte gece ormana kaçıyorduk, deyip duruyor.

Sonunda ben; anne lütfen önce saat kulesine gidelim, diyerek son noktayı koyuyorum.

-A evet diyor annem.

– Kafamı kaldı, tabii önce oraya gidelim.  Zaten bizim ev saat kulesine bakıyor.

-Evet diyorum,  çocukluğumdan bugüne, onca hikaye, hep saat kulesinin etrafında geçti. Orman yolu, saat kulesi, sizin ev, hepsi aynı yerde…

Eşim şaşırıyor.  -Sen nerden biliyorsun.

-Ben bu hikayelerle büyüdüm. Hiç gelmedim ama sanırım arabadan insem her yeri, herkesin evini bulabilirim.

Kızım gülüyor; – O kadar da değildir herhalde.

 -Eh diyorum, nerdeyse…

Annemlerin evinin karşısında arabayı park ediyoruz. Türkiye plakalı bir araba gelip, birinin kapısının önüne park edince ister istemez, etrafın ilgisini çekiyor. Sokakta oynayan çocuklar bakıyor,  kimse bir şey sormuyor, biz de bir şey söylemiyoruz. Kimsenin konuşacak hali yok.

Saat kulesi biraz tepede,- anne sen oraya çıkamazsın- diyorum. Annem bana öyle bir bakıyor ki, ‘bilsem ki öleceğim, gene de oraya çıkacağım’ deyişini duyuyorum. Ama sanırım sesli söylemedi, bugün iletişimi konuşarak değil, kafamın içinde yapıyorum. Sanırım farklı bir boyuta geçtim ve bundan böyle telepatik iletişim kuracağım. Bu kısa arada onu düşünüyorum.

Annemin diz problemi vs, hepsi geçmiş, 1950 yılında 17 yaşındaki Nüshet olmuş, keklik gibi sekiyor. Sanırım gerçekten bir zaman sekmesi oldu. Biz şu an 1950 yılındayız. Annemin peşinden saat kulesine doğru koşuyorum ama yetişemiyorum. Sonunda çıktım, fotoğraf çekmeyi bile unutabilirim. İstanbul’a döndüğümüzde, en çok bundan pişman olacağım, biliyorum. Ama heyecanla yaşarken, fotoğraf çekmek, o anı kaçırmak gibi geliyor bana. Ama yine de Allahtan akıl ediyorum. Çünkü aramızda hiç kimse fotoğraf çekme meraklısı değil. Anı kaçırmayalım derdinde herkes. İş bana kalıyor.

Tepeden eve doğru bakıyoruz..

 Bütün hikayelerin üstünden geçiyoruz

-Kekeleyen arkadaşına, takma adı bu ağaçta mı takılmıştı diyorum, ‘’yuva yuvası’’. Birden kuş yuvasını görünce,  çocukcağız heyecanla – aa bak yuva yuvası- diyor. Ve adam büyüyüp gidiyor ve herkes adama hala yuva yuvası diyor, adını kimse hatırlamıyor bile.. Ne komik ve de bazıları için kötü. Galatasaray Lisesi’ndeki isim takma adeti, buradan mı gelmiş diyorum, Demir’e bakarak.

-Niye bana bakıyorsun, şükür ki benim takma adım yok diyor.

– Aslında varmış da, çok tutmamış Allahtan. O da-neyse ki- diye onaylıyor-, gülerek

– A evet diyor annem . Hatırladın mı?

-Hatırlamaz olur muyum. Birisi bir şeyi yanlış söylemeye görsün, sizin kasabanın diline düşüyor ve o laf, o kişinin takma adı oluyor. Anneannem ve sen, o kadar çok kişinin takma ad hikayesini anlattınız ki bana..

Benim dinlediğim tüm masallar, annemin ve anneannemin Bulgaristan’daki yaşam hikayelerinden oluşuyor. Yazılı olmasa da sözlü tarih aktarımı var ailede diyorum, içimden gülerek.

-Meşhur ev burası mı . ?

-Evet, diyor annem.

– Meşhur ev burası. Anneannemin evi. Babam evlenince onların yanına taşınıyor. Birlikte yaşarken anneannemle babam burada bir ufak kırgınlık yaşamışlardı ve babam evi terk etmiş, üç gün amcamlarda kalmıştı, çok iyi hatırlıyorum .

 -Evet hep anlatırdı anneannem.

-Peki diyorum, ondan öncesine gidelim, anneannemin babası, yani dedenin anneannemi çağırıp; ‘kızım biliyorsun, seni iki kişi istiyor, sen hangisini istiyorsun’ diye sorduğu kapı ağzı burası mı?

-Evet diyor annem,  gülüyor . Evet burası.

 -1931 yılı için deden epey modernmiş. Kızına açıkça fikrini soruyor.

-Tabii diyor, dedem ben sevdiğimi alamadım, karımı sevdim, ama içimde uhde kaldı. O yüzden kendime söz verdim, kızım olursa, kimi severse ona vereceğim diye, diyor. Diğer isteyen çok zengin, babam ise, öksüz. Annesi babası ölmüş, ağabeyi ile birlikte yaşıyor. Ama çok yakışıklı, gözü pek, çalışkan, çok eğlenceli.

-Evet diyorum. Hatırlamaz mıyım Osman dedemi. Ut çalışını hatırlıyorum. Bana o zaman çok uzun gelen masada, benim ağzıma almayacağım sakatatlar pişirir, gömlekli ciğer yapardı.  Aklımda hep o masalar kalmış. Bize de muhteşem köfteler yapardı. Bir de şarap içerdi..
-Evet diyor annem.

-Çok eğlenceliydi babam, anneme göre, fazla eğlenceliydi. Hayatı çok ciddiye almazdı. Annem, babam öldükten sonra, sanki onun yerine, eğlenceli tarafa geçti. Babamın sağlığında daha ciddiydi.

-Ama yine de o zaman ‘’yediğim soğan olsun, sardığım Osman olsun’ demiş babasına, diyorum gülerek. İnsan bari sadece Osman der. Kafiye bile yapmış. İçinde komik bir taraf hep varmış.

-Evet diyor annem,  sevmişler birbirlerini.

-Ya diyorum fazla sevmişler, babası da çok sevmiş ki damadını, fazla serbest bırakmış ikisini, nişanlıyken… diyorum.

-Annem tamam o konulara girmeyelim şimdi diyerek susturuyor beni.

-Koşar adım inmeye başlıyor saat kulesinden aşağıya, bugün annemi tutabilmek imkansız.  Ben de peşinden ona yetişmeye çalışıyorum.

-İstikamet nereye Nüshoş diyorum. Genç kızken anneme  Nüshoş derdim. Büyüyüp, hayatı daha fazla ciddiyetle yaşamaya başladığım zaman Nüshoş demeyi bıraktım sanırım. Ama bazen keyifli olduğum zamanlarda, yine Nüshoş derim. Sanırım bugün hepimiz çok keyifliyiz.

Can korkusuyla, her şeyini arkada bırakıp, koşar adım terk ettiğin,  doğup büyüdüğün topraklara, bütün bir hayatı yaşayıp, tam 66 yıl sonra, nerdeyse hayatının son çeyreğinde dönmek tuhaf bir his olsa gerek.  Orada yaşadığın günleri hatırlamak, sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmek, çok garip bir duygu olmalı. Sanırım bu konuda annemi hiçbir zaman anlayamayacağım.

 Benim memleketim – heh işte burası diyeceğim bir şehir yok. Her yer biraz, ama hiçbir yer tam değil. Annem özellikle mi böyle bir hayat yaşamama neden oldu, bilmiyorum. Belki sadece bir yere ait hissedersem ve oradan ayrılmak zorunda kalırsam çok büyük yıkım yaşayacağımı düşündü ve benim kendimi her yere çabucak ait hissedebilmemi sağlamaya çalıştı.

Nerden mi buraya geldim. Ben doğduğum Eskşehir’de, nerdeyse hiç yaşamadım. Hep farklı şehirlerde yaşadım.  Annemin de babamın da gidecekleri bir memleketleri olmadığı için, kendimi bir şehre tam ait hissedemedim. Bu yüzden birçok kez kötü hissettiğimi ve keşke bizimde bir memleketimiz olsaydı dediğimi hatırlıyorum. Ve kızımın aynı yerde doğup, aynı yerde okuyup, aynı yerde yaşaması ve kendisini oraya ait hissetmesi için çok uğraştım.

-İşte orman burası.  Bak dediğim gibi, tam ilk evimizin dibi, evimizle arasında iki metre bile mesafe yok. Sağda yolun tepesinde de saat kulesi. İşte bu yokuş var ya, orman yolu. Kışın hep buz tutardı ve buradan kayardım. Babam bana paten yapmıştı, patenlerle benden iyi kimse kayamazdı. Ah canım Ahmet’im, canım kardeşim ne yarışlar yapardık onunla burada. Ben kazanınca bozulurdu hep.

– Hadi buradan sizin Türkiye’ye gelmeden önce yeni yaptırdığınız evinize gidelim. Anneannem onun için  15 yıl ağladım derdi, bir göreyim şu evi.

-Evet annem çok ağladı o ev için.  Çünkü yeni bitmişti, tam içine taşındık, ondan sonra da Türkiye’ye taşınma işi çıktı. Annem aslında istemedi Türkiye’ye taşınmayı. Ama o Bulgar Doktor bana aşık olunca, babam çok korktu. Beni kaçırırlar, evlenirim,  sonra da bir gün onlar Türkiye’ye döner,  ben de burada kalırım diye. Zaten göç dalgası da vardı, baskılar da epey artmıştı. 2. Dünya savaşı, Rusların işgali, savaş zamanı yaşadığımız acılar, uzun geceler ormanda sabahlamalarımız, hepsi çok tazeydi. Zaman zaman Bulgar komşularımız da etraftan etkileniyorlar, bize korku dolu anlar yaşatıyorlardı.

-Evet dedim, hatırlıyorum. Bir gece, Ayten teyzemin arkadaşı sayesinde öğrenmişsiniz, o gece gelip size baskın yapacaklarını.

-Ayten’in arkadaşı, evde gizli konuşmaları duymuş.  Okulda gelip Ayten’e, bu gece gelip sizi kesecek babamlar demiş. Ayten’de okuldan döndüğünde ağlayarak, İvan’ın babası ile arkadaşları akşam gelip hepimizi keseceklermiş dedi. Biz de bütün geceyi tüm mahalle ormanın en diplerinde saklanarak geçirmiştik. Acaip bir korku ve çok tuhaf bir his. Kendi evinde, kendi toprağındasın ama seni istemiyorlar. Çok ağır bir duygu. Hrant Dink vurulduğunda, o yüzden herkesten çok üzüldüm. Kendi evinde, kendi toprağında, muhtemelen öldürenden çok daha buralı, ama onu birileri kendi toprağında istemiyor. Bu nasıl bir çelişkidir, nasıl bir histir, yaşamayan bilemez.’

Anneannemin evi, işte bütün çocukluğumda her bir metre karesini anlattığı, her bir santimetrekaresini bildiğim ev. Annemle koşuyoruz, annem heyecanla;  -Burası teyzemlerin taraf, bak komşu kapı. Burada zaten bütün evler, gördüğün gibi arkadan birbirine geçişlidir, bütün evlerin arka kapılarından birbirine geçer, en sonunda da ormana çıkarsın. Böyle inşa edilmiş.

-Yani bu korku uzun yıllar varmış diyorum.

-Sanırım diyor annem. O zaman biz daha çok hepimiz, birbirimizle komşuyuz, akrabayız diye öyle olduğunu düşünürdüm. Ya da hiç bir şey düşünmezdik. Ama kaçış zamanlarında çok işlevsel olduğunu bilirdik. Ormana kaçışımız hep aynı olurdu. Hemen haber uçurulur ve gece çöker çökmez, tabanca, tüfek, kazma, kürek ne varsa yüklenilirdi., Kadınlar ekmek, peksimet, biraz su ve kalın battaniyeleri alır, nerdeyse bir ruh sessizliğinde gizlice ormana kaçılırdı.

 Şuanda annemin ruhunun içindeyim yine geçiş yaşadım,  bana eskiden anlattığı gibi değil anlatışı, sadece anlatıyor, şu anki aşırı mutluluğu, geçmişte yaşadığı acıları tedavi ediyor . Sanki o  acıların üzerine bir merhem sürüldü ve hepsi geçti.

-Bak anneannem için bu yeri yapmıştı babam.

-Oooo kaptan köşkü gibi diyorum.

-Ya evet diyor, babam bir daha anneannemlerin evinde yaşamak istemeyip kendi evini yapınca, anneannem de bizim yanımıza taşınmıştı, babam ona yaptı orayı.

-Çok hoşmuş.

-Bu arada Bahçede  çok büyük değilmiş diyorum.

Annem gülüyor.- Evet aklımda farklı yer etmiş.

-Ah diyorum, burası, bahçedeki merdivenin başı…

 Burnumun direği sızlıyor. Bu söz ne kadar doğru bir cümle. İnsanın burnunun direği var ve sızlaması çok acayip bir his. Hayatta birkaç kez oldu. İşte şimdi yine oldu.

Annemin gözleri dalıyor. -Anladın değil mi neresi olduğunu…

-Evet diyorum. Seyfi amcanın kızı Gülnehar ablanın bulup, bize seneler sonra getirdiği fotoğrafın çekildiği yer.

 Fotoğraf gözümün önünde. Tuhaf işte , yine aynı şey oldu…  o güne gittim, hepsinin seslerini duyabiliyorum, koşuşturmalarını her şeyi…,

Fotoğrafın çekildiği andayım, teyzemlerin gülüşmelerini  duyuyorum,. Zamanda yolculuk mümkünmüş, kanıtlandı benim için. O fotoğrafta ben yokum, fotoğraf şu an  İstanbul’da, Şu an 2016 yılındayız Fotoğraf 1950 yılında çekildi. Ama ben ordayım şuan…

-Hadi gel oğlum Ahmet diyor Tıflı nine,

-Biriniz geliyor, öbürünüz gidiyor. . Nüshet, Fiyat, Ayten hadi gelin kızanlarım ..

Herkes koşturuyor, Seyfi amca sesleniyor, sesini duyuyorum.

– Hatice hala hadi gel, bak herkes geldi.

Anneannem içerden bağırıyor

–  Geldim Seyfi geldim, dur saçıma  bir file takayım.

Dedemin sesini duyuyorum,

 -Hanım, hanım gel, sen her halinle güzelsin.

Anneannemin iç sesi karışıyor araya,  ‘evime doyamayacağım, bu adam kafasına koydu. Kafasına bir şey koyduğunda da yapar. Bırakıp gideceğiz, doyamadan gideceğiz, bu fotoğraf  hatıra kalacak evimden, tek hatıra.’

Hissediyor her şeyi, ruhu her şeyi biliyor.

-Hadi herkes tamam mı diyor Seyfi amca, çekiyorum…

Birden Demir sesleniyor.

–  Hayat, evlerin bu kadar dibine gelip, duvarlardan sarkıp, içeri bakıyorsunuz, ayıp olacak, eğer içerde birileri varsa.  Kapıyı çalsaydık.  

Evin etrafında ne kadar zaman geçirdik hatırlamıyorum. Arka taraftaki elma ağacının, erik ağacının bile aynı kalması, inanılır gibi değil. Bana Yunanistan’dan doğduğu topraklara, İstanbul’a gelip, bırakın evini, ağacını bulmasını, koskoca bir semti bile bulamayan İstanbullu Rumları hatırlatıyor. Onları düşününce ne kadar şanslıyız diyorum içimden.

Her şeyi, orada doğup, yaşamış annem değil, anlatılan hikayelerden ben bile bulabilirim. Nasıl bunu başarmışlar diyorum içimden. Tabii Bulgaristan küçük,  ekonomisi gelişmemiş o yüzden denilir hemen. Ama tabii ki Paris’e, Londra’ya veya herhangi bir Avrupa şehrine bakınca yine de utanmamız şart. İkinci dünya savaşında bombardımana uğramış şehirler bile,  bizden iyi korunabilmişken, bizim tarihimizi ve doğamızı katletmemiz inanılır gibi değil diye düşünüp, içim sıkışıyor biran. Ama şuan hiçbir şey canımı sıkmamalı, konumuz başka.

Annem Demir’e sesleniyor

. – Demircim gel sana benim okuduğum Rüştiye’yi göstereyim

 Uzun yıllardır, öğrenci olmadığı için kapalı olduğunu öğreniyoruz. Hikayeler ne kadar benzer. İstanbul’da öğrencisizlikten kapanan Ermeni okullarını, Rum okullarını düşünüyorum. İçim burkuluyor. Hikayeler hep aynı, isimler, yerler farklı olsa da. En acı olan da, acılardan hiç ders almamak diye düşünüyorum. Ne acı, bana yurt dışında birisi sormuştu Yunanca biliyor musun diye? Çok şaşırmıştım yoo dedim. Şaşırdığımı görünce, İstanbul’da çok Yunanlı vardır, biraz biliyorsundur diye düşündüm demişti. O gün ve sonraki günler çok düşündüm. Ne acıdır ki, İngilizce, Fransızca, Almanca biliriz. Hatta İspanyolca ve İtalyanca bir sürü kelime biliriz de, bir tek kelime Ermenice, Kürtçe, Rumca bilmeyiz. Uzun zaman bunun için çok utandım. Merhaba, teşekkür ederim, nasılsın bunları bile bilmem. Bir arada yaşayan insanların birbirinin dilini öğrenmesi, yemeğini, adetini, kültürünü öğrenmesi ne zamanki zenginlik olarak algılanacak, işte  o zaman,  ülke olarak, dünya olarak hepimiz boyut atlayacağız herhalde. Birbirimizden korkmayı, nefreti değil, birbirimizi sevmeyi ve birlikte güçlü olmayı öğreneceğiz.

Annem Rüştiye anılarına başladı, ne çok dinlemiştim bu anılar. Şimdi hepsi daha bir anlam kazandı. Her şeyi böyle aynı kalmış görünce, kendi kendime gülüyorum . Annem ne kadar güzel anlatmış, kafamda nasıl canlandırdıysam, her şeyin aynı kaldığını düşünüyorum, sanki daha önceki hallerini bilirmişim gibi. Ama annem de aynı her şey, zaman durmuş gibi diyor. Belki de durmuştur. Kim bilir.

-Buradan dere kenarına, çarşıya gidelim diyorum. Tıflı ninenin anneanneme, derdin olursa kimseye anlatamadığın, gel bu dere kenarına, dereye anlat, bütün derdini alır, götürür kuş gibi hafiflersin dediği yere gidelim.

-Evet, diyor annem.

– Meydana gidelim. Dere de orada zaten. O gürül gürül akan dere, uzun zaman rüyalarıma girerdi. Bayılırdım dere kenarına ve o meydanda oturup dereyi seyretmeye.

Meydana geldiğimizde bende şaşırıyorum, ne kadar güzel bir meydan burası. Çarşı içi, dükkanlar, çok sevimli. Mağazada satılanlara bakınca,  biraz zaman gerçekten durmuş gibi hissettiğimi anlamış annem.

-Kusura bakma da burayı, İstanbul ile kıyaslama . Burası küçük bir kasaba.  Küçük bir kasabaya göre değerlendir diyor. Ama yine anlamadım, yüksek sesle mi söyledi, yoksa ben iç sesini mi duydum.

– Öykü gel bakalım martenitsa var mı, hatıra alalım. Ve tabii çibritsa da, diye sesleniyorum kızıma….

Çocukluğumda Bulgaristan’dan gelen akrabalar getirir, bazen de birileriyle yollarlardı. -Annemin yakasına takıp, baharda  dere boyunda  kızlı erkekli, arkadaşlarıyla yürüdüğü yollardan bizde geçelim, yakamızda martenitsalarla diyorum gülerek.

Annem ilk kez değişen bir şey gördü. Derenin suyu azalmış,  

-Bizim zamanımızda çağlayan gibiydi, şimdi, minik dere olmuş dedi.

-Doğrusun, benim anılarımda da hep çağlayan şeklindeydi dedim gülerek.

Gerçekten şaşırtıcı, bu kadar yeşil bir yer uzun zamandır görmedim. Her yer orman, her yer ağaç ve yeşillik. Ona rağmen derenin suyu azaldıysa, vay bizim halimize dedim içimden. Yani ormanını koruyan ülkeleri bile kuraklık vuruyorsa, bizim halimiz nice olur, ülke olarak.  Bugün buna bile üzülemeyeceğim. Bugün üzülmek, endişelenmek yok. Bugün çok özel bir gün. Coşku ve mutluluk var.

Belma ablanın tuhaf ayak sürmesine  rağmen, annemin kararlı ısrarı ile tren garına doğru yürüyoruz.

Annemin arkasından sessizce yürürken, birden korkunç çığlıklar duymaya başlıyorum, sanki boğulacakmış gibi hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Ilık güneşli bir bahar günüyken, birden acayip boğucu bir hava çöküyor etrafımıza.

Korkunç…

Bir sürü insan kalabalığı, iğne atsan yere düşmez bu kalabalıkta. Acaip bir uğultu var, bir taraftan yoğun iç çekiçleri duyuyorum, diğer taraftan yürek parçalanması, hepsini duyuyorum, hissediyorum, yaşıyorum. Korkunç uğultu devam ediyor, büyük, yoğun  bir sızı var, burun direğinin sızlaması neymiş, bu yürek sızısının yanında…Taa içimde derinlerde duyuyorum, anlat derseniz, anlatamam, yaşıyorum, hatta ben tamamen o sızı oldum şuanda..

Korkunç, nasıl oldu bu?, ne yapacağım, bundan sonra böyle mi yaşayacağım?. Zamanda geri mi gittim yine . Ne oldu bana,? Annem bunları mı yaşadı.. Ne kadar korkunç bir manzara.

 Bu manzarayı sadece ben mi görüyorum?, Öykü ile Can da görüyor mu?

Peştera’da tren istasyonundayız. Annem, ben, kızım ve oğlum. Bir de mihmandarımız sevgili Belma abla. Annemin kuzeni. O getirdi buraya bizi. Onun burada yazlık evi var. Hiç bağı kopmadığı için, Bulgarcayı ana dili olarak çok akıcı kullanıyor. Her yeri biliyor, herkesi tanıyor. Onunla geldik Bulgaristan’a. Peştera’ya.

Yol boyu hep konuşmuştuk, İstanbul’dan buraya arabayla geldiğimiz için, bolca vaktimiz vardı. Hepsini konuştuk. Annemlerin evinin hala aynı durduğunu biliyoruz. Rüştiye’ye , dereboyuna-meydana gideceğiz. Saat kulesine çıkacağız. Annemin halasının kızı hala Peştere’de yaşıyor. Ama Alzheimer olmuş maalesef, neredeyse son günleri diyorlar. Gelini bakıyor, gidip onu göreceğiz.

Her şeyi konuşmuştuk. Ama tren istasyonu, hiç yoktu planda. Yolda da hiç adı geçmedi. Sadece Peştera’ya gelince, bir iki kez, laf arasında annem Belma ablaya, tren garına gitmek istiyorum dedi. Belma abla da, sanki pek taraftar değilmiş gibi, önce duymamış gibi yaptı. Annem ısrarcı olunca da,  kapalı oralar, bir şey de yok zaten, gidip ne yapacaksın Nüshet ablacım dedi.

Ama annem gayet, kararlı ve net bir şekilde, şimdi tren garına gidiyoruz diyerek yürümeye başlayınca, hepimiz onu takip ettik. Sadece eşim yok yanımızda, o arabayı almaya gitti.  Annem dönüşte, yorulunca binmesi için.

Ama tren istasyonuna gelişimizin bu kadar dramatik olacağını, bana yine, zamanda yolculuk yaptıracağını hiç düşünmemiştim.

Tren istasyonundan ayrılış, veda sahnesini, ne annem,  ne de anneannem bana anlatmamıştı. Onların  anlatılarında, tren yarı yoldayken, bulundukları kompartımandan, trenin ikiye ayrılması ile eşyalarının ve içine sakladıkları  altınların, öbür vagonda kalması ve  onların beş parasız, sadece üzerlerindeki giysilerle, Türkiye’ye dramatik giriş yapmaları vardı . Hiç tren istasyonundan dramatik bir ayrılış yoktu.. Bu da nerden çıktı şimdi…

Çarşı, dere kenarı, çocukluğumdan beri, anneannemin, annemin, Tıflı ninenin hikayelerinin geçtiği meydan, orman, şehir gözümde aynen hayal ettiğim gibi.

1950 Yılında donmuş kalmış. 1950 yılı için hayli gelişmiş, 2016 yılı için bir hayli eski moda. Ama hiç çirkin değil.

 Çok ilginç. Annem;- buradan Bursa’ya gittiğimizde, hele İnegöl’e gittiğimizde nasıl korkunç gelmişti dedi ilk kez. Ama anayurdumuza geldik diye çok mutluyduk tabii. Fakat burada alıştığımız hiç bir şey yoktu. Ben burada Rüştiye’de okumuştum.  Kızlı erkekli arkadaşlarımızla, çarşı içinde akşam üstleri yürüyüşe çıkar, dolaşır, sohbet ederdik. İnegöl’e geldiğimizde bırak arkadaşlarla dışarıya çıkmayı, ferecesiz çıkmak bile başlı başına dertti. Çarşıya, gezmeye genç kızların yalnız başına gitmesi gibi bir konu, kimsenin aklına dahi gelmezdi. Böyle bir istek de yoktu, şikayet de, ihtiyaç da. Oysa ben bambaşka bir şekilde yaşamıştım, farklı şeylerden zevk alıyordum. Ama vatan toprağımıza gelmiştik. Son yıllarda, hangi gece gelip, bizi kesecekler korkusu olmadan yaşayacaktık. İnanılmaz güzel gelmişti. Ne bıraktıklarımızı, ne kaybettiklerimizi, ne elimizde hiçbir şeysiz ortada kalakalmamızı, hiçbir şeyi sorgulamamıştık.

Hep bunları duymuştum. Garda trene binme, ayrılış sahnesinin bu kadar trajik olduğunu, hiç kimse, hiçbir zaman anlatmadı.

Sadece dere kenarında annemin, birkaç kez şimdi tren garına gidelim deyip, Belma ablanın da ayak sürmesinden hafif işkillenmiştim.

Daha sonra tren garına yürürken de, annem sürekli konuştu. Ki, bu hiç iyiye işaret değildir. Annem, tıpkı benim ondan kopyaladığım gibi, stresli ve heyecanlı olduğu zamanlarda çok konuşur. Konuşmaya başladı. Ancak ne ben onu duyuyordum, ne de o ne konuştuğunun farkında. Derinlerden ara sıra Belma ablanın sesi geliyor, ama onun da ne dediğini anlamıyordum. Etraftan korkunç bir uğultu geliyor. Herkes ağlıyor, hıçkırıklar, sessiz bağırışlar, uzun kucaklaşmalardaki iç çekiş sesleri, bunların hepsini duyuyorum, ne oluyor, ciddi bir gürültü var. Belma abla orası tamamen boş, kullanılmıyor, ne yapacaksın gidip de demişti. Peki bu gürültü neyin nesi. 

Birden tren garının binasının önüne geldik, bağırışlar, ağlamalar, hıçkırıklar, dayanılacak gibi değil. Başım çatlayacak gibi katlanamıyorum. Çıldıracağım, dayanılmaz buna diyorum.

O an durup çevreme, tekrar bakıyorum, hiç kimse yok, her yer bomboş.

Birden o etraftaki o hüzünlü bomboşlukla beraber, hıçkırıklarla ağlamaya başlıyorum. O ana kadar hiç ağlamamış olan ve bu konuda hiç ama hiç konuşmamış olan annem – ki ilk kez böyle ağladığını görüyorum- avazı çıktığı kadar bağırıyor, bağırıyor, ağlıyor, bize bakan oğlum ve kızım da birden bire avazları çıktıkları kadar ağlamaya başlıyorlar.

Belma abla sessizce gelip, anneme sarılıyor, birbirlerine sarılmışlar, annem hala avaz avaz ağlayıp bağırıyor. Oğlum kızım hepimiz avaz avaz bağırıp ağlıyoruz. Arabayı park edip, gelen eşim ne olduğunu anlamamış, bize öylece bakıyor, soru sormaması gerektiğinin farkında.

Orada ne kadar kaldık, ne kadar ağladık, hatırlamıyorum.

Etraf bomboş, bizim ağlamalarımızla benim kafamdaki sesler hepsi çok güzel bir ahenkle birleşti. Sanki birbirinin içine geçmiş ve daha önce kırık olan dişli gelip, yerine oturmuş ve yeniden yağlanıp bakımı yapılmış gibi, ahenkle dönüyor dişliler. Sanki bir el tutmuş döndürüyor …. Neyin dişlisi bilmiyorum, ama bir dişli dönüyor.

Öylece kaldık orada.

 Sonra birden annem sustu, hiç bir şey demeden arkasını dönüp, tren istasyonundan çıktı. Yüzünü gözünü silen bizlerde onu takip ettik.

Birden tüm sesler kesildi, etraf inanılmaz sessiz. Sessizliği ben bozdum.

-Belma abla, şu meydanda börek, çay var demiştin değil mi? Gidip börek yiyip, çay içelim mi?

-A tabii Gültencim, her şey var orda. isterseniz, ızgara falan da yapıyorlar, bira, şarap da var. Bulgar ev yapımı şaraplar.

Kendimi bazen çok dünyalı hissetmemin nedenlerinden biridir, her durumda, en üzüntülü, hasta, depresif vs. her türlü anımda, İngiliz yanım varmış gibi; would you like some cup of tea? diyesim gelir. Bir bardak çay, her derde devadır benim için. Ve şu an hepimizi çay iyileştirir, buna eminim.

Süper dedi eşim de, hadi o çay bahçesine gidelim. Hiç bir şey olmamış, orada avaz avaz ağlayan, kafasının içinde 5 Eylül 1950 gününü yeniden yaşayan ben değilmişim gibi, bir an bütün gücüm geri geldi, o kalabalık kafamdan sessizce gitti.

Çay bahçesine oturup, glütenmiş, kiloymuş vs hiç düşünmeden muhteşem börekleri, yanında çayla birlikte, bir güzel mideye indirdik. Hiç kimse konuşmadı.

Sessizce çay içip, böreklerimizi yedikten sonra, derin bir iç çekerek eşime döndüm ;  -Şimdi ev yapımı bir kadeh Bulgar şarabı içebiliriz…Ne dersin?

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER:

yazar

Published

on

Deniz Yüce Başarır

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum sanatın her daim içinde olan, çok yönlü kişiliği ve yetenekleriyle bana ilham veren bir isim,  Deniz Yüce Başarır.

İstanbul’da doğan Başarır, Özel İstanbul Alman Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Öğrencilik yıllarından başlayarak seslendirme ve seslendirme çevirileri yaptı. TRT 2’de yayımlanan “Okudukça” programına metin yazarlığı ve dış ses seslendirmesiyle başlayan televizyonculuk hayatını, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü ve CNN TÜRK’te yayımlanan “Kitapça” adlı programın yapımcılığı ve sunuculuğuyla sürdürdü. Çeşitli belgeseller için metinler yazdı, reklam yazarlığı yaptı. 2002 yılında Editör olarak girdiği Doğan Kitap’tan 2016 yılında Yayın Direktörü olarak ayrıldı. 2016 Haziranı’nda Hep Kitap adlı yayınevinin kurucuları arasında yer aldı. İlk kitabı “Perde Kapanmasa Görecektiniz”  2021’de yayımlandı. Ayrıca çeşitli tiyatro oyun çevirilerine imza attı. Kitap da seslendiren Başarır, Storytel’de birçok kitabın sesi olarak ve “Ben Okurum” adlı podcast’iyle dinleyicilerle buluşuyor.

Merhaba Deniz Hanım, hoşgeldiniz. Sizin oldukça zengin bir  öz geçmişiniz, çok yönlü bir kişiliğiniz var. Hangisinden başlasak bilemiyorum; seslendirme sanatçısınız, çevirmensiniz, podcast yapıyorsunuz, yayımcısınız. Ancak artık yayımcılıkla direkt ilginiz yok, değil mi?

Yapmıyorum. Hayır, ben de sizin kurumsal hayatı bırakmanız gibi çok memnunum bıraktığım için (gülüyor). 2016’da Doğan Kitap‘tan ayrıldım ben. Doğan Kitap’ın Yayın Direktörü‘ydüm. Oradaki zamanımı tamamladığımı düşündüm. Nasıl söyleyeyim, potansiyelimin yeterince değerlendirilmediğini düşündüm, yıllardır oradaydım zaten.  Ve bakalım ne yaparım diyerek ayrıldım. Şu anda çok memnunum ve yayımcılığın şu döneminde de yeniden yayımcılığa dönmek gibi bir şey hiç aklımdan geçmiyor açıkçası.

O kadar çok alanda aktif ve başarılısınız ki, yayımcılığı aramamanızı anlayabiliyorum. Bu arada seslendirmeye başladığınızda 19 yaşındaymışsınız. Birkaç röportajınızı okudum. Babanız Kâmran Yüce’nin etkisi oldu sanırım bu konuda. Hikayenizi sizden dinleyelim mi?

Tabii ki. Babam, ben 19 yaşındayken, Boğaziçi Üniversitesi’ne girdiğim yıl vefat etti. Bir trafik kazasında kaybettik onu. Her zaman seslendirme konusunda bana “Gel bak bir dene, bence yeteneklisin” derdi. Daha ilkokul birinci sınıftan itibaren şiir okumalarında beni düzelterek, şu tonlama şöyle yapılır, bu böyle yapılır şeklinde beni yönlendirdi. Ben aslında 6 yaşımdan 19 yaşıma kadar bu anlamda bir eğitim aldım.

Çok kıymetli bu anlattığınız.

Evet, doğru. 19 yaşında onu kaybedince TRT Seslendirme Yönetmenleri “Baban çok isterdi senin seslendirme yapmanı. Gel bir dene” dediler. Ben önce tabii ki çekindim. Çünkü bu işi daha önce hiç yapmamışım. Üniversiteye yeni girmişim, bir de babam ölmüş. Fakat, gittim. Ve gidiş o gidiş. Sonuçta yavaş yavaş, küçük, “rabarba” denilen kalabalıklara giriyorsunuz. Sonra bir cümle veriyorlar. Çok kısa sürede bana genç kız rolleri verildi. Özellikle hızlı konuşan genç kızlara çok uygun olduğumu düşündüler. Zaman içinde başrollere çıktım, bir sürü dizide ve filmde seslendirme yaptım. Seslendirme böyle başladı. TRT koridorlarında sıramızı beklerdik. Bir yandan da TRT 2’nin programları yapılıyor. Orada bir sürü insanla tanıştım. Mesela o zamanlar Can Kozanoğlu’nun sunduğu, Sevinç Yeşiltaş’ın yapımcılığını üstlendiği yine kitaplarla ilgili “Okudukça” adlı bir program vardı TRT 2’de. Onun, önce dış seslerini okumaya, sonra metinlerini yazmaya başladım. Öyle öyle de televizyonculuğa doğru ilerledim. Önce özel televizyonlar geldi, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım bir dönem. Sonra oradan ayrıldım, belgeseller yaptım. Sonra tekrar CNN Türk’e girdim, orada “Kitapça” adlı programı hem hazırladım, hem de sundum. Eşim Başar Başarır’la da orada tanıştım ve onunla evlenince oradan ayrıldım. Daha sonra da yayımcılık ve Doğan Kitap macerası başladı diyebilirim.

Ne kadar zengin geçmişiniz var. Ben seslendirmeyi sordum, altından neler çıktı!

Hepsi birbirine bağlı olduğu için, ben artık alıştım. Böyle hepsini birbirine bağlı bir şekilde anlatıyorum (gülüyor).

Ama hepsi de birbirini zenginleştiriyor gerçekten. Podcast’inizin fragmanında da diyorsunuz ya, “Okurum, her açıdan okurum” İlk duyduğumda dedim ki, “Evet, gerçekten her açıdan okur Deniz Hanım”. Okudukça programından bahsettiniz; kaç yaşındaydınız o zaman?

Gençtim tabii. 19-20’de seslendirmeye başladığıma göre, herhalde 23-24’ten itibaren dış seslerini seslendirmeye başladım. 27-28’lerde metinlerini de yazıyordum.

Peki, iyi bildiğimiz karakterleri de seslendirdiniz diye düşünüyorum. İlk olarak, aklınıza gelen hangi karakter var?

Herhalde ilk olarak “Şöhret” (Fame) dizisindeki Doris vardı, en bilinenlerden, herkesin hatırlama ihtimali olan odur. İstanbul Televizyonu’nun seslendirdiği projelerde hep genç bir kadro vardı. Ben de oradaki kıvırcık saçlı oyuncu olan Doris’i seslendirirdim. Hem çok severek seslendirdiğim, hem ekip olarak çok eğlenceli bulduğum tatlı bir diziydi.

Şahane. Bir anlamda yazmaya da girmişsiniz orada metin yazarlığıyla anladığım kadarıyla. Simdi aslında benim çok merak ettiğim bir başka alan da yazmak. Hem çok iyi bir okursunuz hem de bu kadar zengin bir geçmiş olunca insanın aklına “Peki yazıyor mu?” demek geliyor. Sizin basılmış bir kitabınız da var: “Perde Kapanmasa Görecektiniz”. Biraz ondan bahsedelim mi?

Okumaya olduğu kadar yazmaya da her zaman ilgim vardı aslına bakarsanız. Ama yazar olacağım gibi bir iddiam da hiçbir zaman olmadı. Yazmayla ilişkim öyle bir şey değildi. Ben galiba hep, amaca yönelik yazma konusunda yetenekli olduğumu düşünmüşümdür. Hani bir kurgu yaratayım, kurgunun matematiğine hakim olayım, oradan hayal gücümle başka bir şey yaratayım gibi bir durum değil. Ama şimdi, instagram paylaşımlarımı zaman zaman küçük hikaye gibi yazdığımda, herkes yine kitap yazsana diyor. Tek kitabım, aslında tam pandemi döneminde yazdığım, o da tamamen bir tesadüf aslına bakarsanız. Babam Kâmran Yüce kent oyuncularının kurucularındandı. Kent oyuncularının Harbiye’deki binası Kenter Tiyatrosu İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı, orayı tiyatro olarak kullanacaklardı. Ama bu bir türlü gerçekleşemedi. Ve haberler “Yıldız Kenter’in tiyatrosunu belediye satın aldı” şeklinde çıktı. Orası sadece Yıldız Kenter’in tiyatrosu değildi. Yani Yıldız Hanım oranın lideriydi, itici gücüydü ama orası bir sürü insanın emeği olan bir tiyatroydu, bir anonim şirketti ve kurucuları arasında babam da vardı. Ayrıca sadece babam için değil, Müşfik Kenter, Şükran Güngör gibi oranın temel taşları olan insanlar da yok sayıldı haberlerde. Dedim ki, ben bu hikayeyi anlatmalıyım. Tabii, müthiş bir de arşiv çalışması gerekiyordu. Kenter Tiyatrosu‘nun arşivi bizim evdedir. Çünkü babam o tiyatronun sadece oyuncusu değildi; basınla ilişkilerini yürütürdü, dergisini çıkarırdı. Aslında her şeyi yapan, içeride de çalışan kişiydi. Ama yine de o arşivi taramak, her şeyi düzenlemek lazım. Bu fikir gelince hemen eşim Başar’a gittim, o müthiş arşivcidir. Dedim ki “Ben kitap yazacağım, sen de arşiv için bana yardım eder misin?”Adamcağız yeni uyanmış. Baktı, baktı ve “Ederim” dedi! Ve böylece, İstanbul Belediyesi yayınlarına fikri götürdük. Onlar da çok hoş karşıladılar. Bayağı sıkı bir çalışmayla, bir buçuk yıl içinde 2021’de çıktı kitap.

O zaman siz pandemiyi çok verimli geçirmişsiniz.

Evet, yukarıda ben kitap yazarken, aşağıda da Başar kitap yazıyordu. Pandemide biz bayağı aktiftik, ikimiz de birer kitap çıkardık.

Harika bir fikir gelmiş aklınıza ve çok da güzel şekilde gerçekleştirmişsiniz. Perde Kapanmasa Görecektiniz’i okumak isteyenler nereden temin edebilirler?

Şu anda en kolay İstanbul Kitapçısı‘nın online sitesinden temin edilebilir. Her yerde dağıtıldı başlangıçta. Ama şimdi, tabii ki belediye ile ilgili işler sorun olunca o yayınevi de sorunlu oldu.

Peki, herkes size soruyordur. Ben de soracağım; başka kitap yazma fikriniz, hayaliniz var mı?

Hayalim yok. Yine böyle fikir gelirse yazarım. Benim bir kitap yazacağım gibi bir hedefim olmadı, içimden geldi ve yazdım. Gene olursa gene yazarım tabii. Mesela çocuk kitapları yayımcısı arkadaşlarım ısrarla yazsana dediler. Bir düşündüm, bir hikaye de buldum ama sonra öyle o kadar heyecanlanmadığımı farkettim. Evet, heyecanlanmadan bir iş yapamıyorum.

Aslında siz hikaye anlatıcısısınız bir yandan. Okuduğunuz kitapları çok güzel anlatıyorsunuz. Konuklarınızla çok keyifli sohbet ediyorsunuz. Kendinizi de güzel anlatıyorsunuz. Başta dedim ya, fragmanınızdaki o bölüm bile öyle başlıyor, insanın kendini ifade etmesiyle. Peki, seslendirme konusuna dönecek olursak, size seslendirme sanatçısı mı demeliyim, doğru ifade hangisi Deniz Hanım?

Seslendirme sanatçısı çok yerleşmiş bir deyim ama aynı zamanda seslendirme oyuncusu da diyorlar ve şimdi onu yerleştirmeye çalışıyorlar. Ben seslendirme sanatçıları günlerinden kalmayım, o bana güzel geliyor. Seslendirme sanatçısı herkese denir mi? Bana mesela, nasıl seslendirme sanatçısı olunur diye o kadar çok soru geliyor ki. Ben 60 yaşındayım, bu işi 40 yıldır yapıyorum. Benim avantajım özellikle sesli kitap konusunda oldu. Sanırım sadece seslendirme yapmıyorum. Çok kitap okuyan bir insan olduğum için kitapları hem anlayıp hem anlatmak için okuyorum. Her bir kelimenin tonlamasının nerede olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Metnin içine girmek, metnin önüne geçmemek önemli. Biraz önce söylediğiniz o hikaye anlatıcılığı biraz burada da var aslında. Metni anlatan, aktaran kişiyim ben. Ne kendi üstün yeteneklerimi ispatlamak için, ne de öne çıkmak için yapıyorum bu işi. Dolayısıyla çok keyif alıyorum. Zaten kitap okumayı çok seviyorum. O kitabı birilerine aktarmaktan da ayrı bir keyif alıyorum. Kendimi tatmin edecek kadar iyi olursa da mutlu oluyorum açıkçası.

Çok hoş. Ben de son derece amatör bir şekilde kitap seslendirmesi yapıyorum. GETEM’i bilirsiniz, görme engelliler için dijital kütüphane. Onlar için -bir süredir ara vermekle birlikte- birkaç yıldır okuma yapıyorum. Fakat bu kısıtlı tecrübemde bile gördüm ki, gerçekten hiç kolay bir iş değil. Doğru nefes çok önemli, mesela ben bazen nefessiz kaldığımı fark ediyorum.

Evet, tabii. Onlar hep işte eğitim ve tecrübe ile ilgili.

Evet, evet, bu nedenle çok tebrik ediyorum sizi. Ses tonunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela sizin sesiniz çok canlı. Bence seslendirmeye gerçekten çok yakışıyor.

Teşekkür ederim.

Seslendirme yapmak metni okuma biçiminizi de bir şekilde değiştiriyor mu diye sormak isterim. Siz biraz bahsettiniz aslında.

Aslında galiba tam tersi. Seslendirmemi, kitaplara ve metinlere bakışım değiştiriyor olabilir. Ben önüme gelen metni öylesine ezbere okumaktan yana değilim. Yazarın orada ne demek istediğini geçirmek isterim. Metinlere zaten analitik bakmaya alışmış bir gözüm olduğu için bu, seslendirmeye de yansıyor olabilir belki.

Peki, kitap dinlemek mi, okumak mı? Artık elimizin altında Storytel gibi kanallar da var. Dinlemek, kitap okumanın verdiği keyfi verir mi? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Genellikle evdeysem elime alıp okumayı tercih ediyorum. Ama yürüyüşlerde, araba kullanırken hep sesli kitap dinliyorum. Artık neredeyse hiç müzik dinlemiyorum galiba! Ama oturup bir kitap okuyorsam, onu elimde okumayı tercih ederim. E-kitap da değil, elimde basılı kitap olmasını daha çok seviyorum. İş için, örneğin i-pad’den çok metin okumuşluğum var, bunu yayımcılık dönemimde çok yaptım. Ama şimdi keyfim için veya iş için olsun, genellikle elimde okuyorum.

Evet, tamamen katılıyorum size. Ancak “Ben konsantre olamıyorum, dikkatim dağılıyor” diyen de çok. Başlarda ben de öyleydim ama insanın kendini bu konuda geliştirebildiğini gördüm. Zaman içinde dikkati sağlıyorsunuz, odaklanmayı da öğreniyorsunuz. Aslında ön yargı yapmadan biraz üzerinde çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Seslendiren de çok önemli tabii.

Evet, sizin seslendireni kendinize yakın bulmanız ve seslendirmenin de diksiyonunun iyi olması, akıcı olması önemli. Ama araştırmalar artık okumakla dinlemenin aslında çok da birbirinden farklı olmadığını gösteriyorlar, dolayısıyla o okumak daha iyi, dinlemek öyle değil savları da çürüyor gitgide. Ama dediğiniz çok doğru. Benim psikoloji bölümünden bir okul arkadaşım çocuk kitapları yazarıdır. “Ben hiç dinleyemiyorum” diyordu bundan 4,5 yıl önce. Zaman içinde ben ona bir kitap önerdiğimde, sesli kitabı var mı diye sormaya başladı. Çünkü dediğiniz gibi bir alışma meselesi bu. Konsantrasyon da öyle. Tabii dinleme zamanlaması kişiden kişiye değişir. Mesela ben denedim, yemek yaparken dinleyemiyorum. Aklım yaptığım işe kayıyor ama daha tek düzey işlerde-yürümek, araba kullanmak ve ütü gibi-rahat dinliyorum. Ama mesela metroda dinleyemiyorum, kitap okuyorum. Yani herkesin kendine göre değişik zamanlaması ve seçimi var. Ama okumakla dinlemek çok da farklı değil bence.

Evet, bu araştırmalardan bahsetmeniz de çok güzel oldu. Çünkü zaten okuma oranı düşüyor gençlerde, en azından okuyamayanlar dinlemeyi seçebilirler.

Ne kadar dinliyorlar, ondan emin değilim ama inşallah (gülüyor).

En çok kısa metinler, kısa videolar dinleniyor. Ama bizler gibi okumayı sevenler için ben şöyle bakıyorum; ortalama ömrümüz zaten ne kadar ki, çok istesek de kaç kitap okuyabiliriz! Sonra yaşlandıkça gözlerin bozulması gerçeği de var. Ben okurken günü ikiye bölüyorum; gözlerimi kullanarak okuduğum kitaplar ve bir iş yaparken dinlediğim, bana eşlik eden kitaplar.

Tabii, dinlemek ulaşabildiğiniz kitabın sayısını kesinlikle arttırıyor.

Kesinlikle, o nedenle sizler gibi seslendirme sanatçılarına da buradan teşekkürler tekrardan. Bence çok önemli bir iş yapıyorsunuz.

Sağolun, sağolun.

Biraz da okuma konusuna ve podcast’e girelim mi? Podcast’inizi takip ediyorum. Aslında iki podcast’iniz var, bir tanesi pandemide başlattığınız, Ben Okurum. O herhalde 100. bölümlerde değil mi?

138’inci bölümle 7’nci sezonu bitirdik.

Oo, harikasınız. Bir röportajınızda- galiba 100’üncü yıl için Başar Bey’le yaptığınızdı- bir soru gelmişti size hatırlıyorum: “Başta hayal etmiş miydiniz böyle olacağını?” şeklinde. Siz de evet demiştiniz. Biraz bu hayal kısmından bahseder misiniz? Ne yaparsak yapalım büyük hayaller kurmak çok değerli, öyle değil mi?

Evet. Bu podcast meselesi Türkiye’de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda biz Başar’la birlikte, Can‘la (Kozanoğlu) Mirgün’ün (Cabas) ilk sayfasına katılmıştık. Onlar Storytel’in ilk sponsorluk yaptığı isimlerdi. Sonra Nilay (Örnek) “Nasıl Olunur”u yapmaya başladı. Tabi başka podcaster arkadaşlar da var ama benim o dönemde de sürekli takip edebildiklerim yine bunlardı. Storytel’in Türkiye müdürü Berk’le ben bu konuda ne yapabilirim diye sohbet ederken benim, İstanbul’la ilgili bir şey yapma fikrimden Berk çok emin olamadı. Sonra Başar’a anlattığımda o da “Haklıymış, sen kitaplarla ilgili bir şey yapmalısın. Kendi yeteneklerinin hepsini bir araya getiren bir şey olmalı bence. Hani başka kimsenin o kadar şeyi bir arada yapamayacağı bir şey” dedi. Ben de düşündüm ve parçalı bir şey yapmaya karar verdim. Hem seslendirme tarafımı kullanarak kitaplardan bölümler okuyayım, hem de insanlarla söyleyişi yapmayı sevdiğim için bir kitap üzerine söyleşi yapayım dedim. Kendi kitapları olmasın ama. Çünkü bir tanıtıma doğru kaysın da istemiyordum. Onu, Kitapça’da yaptım yıllarca. O zaman onların yazmadığı, sevdikleri ya da benim önerdiğim kitaplar hakkında konuşalım dedim. Araştırmayı ve yazmayı da sevdiğim için alıntılarla, parçalı bir format çıktı ortaya. Bunun bir de adı var; “Narrative Podcast” deniyor. Bu format biraz önce söylediğiniz hikaye anlatıcılığına da giriyor aslında. Topluca o kitabı çeşitli yönleriyle anlatan, hem biriyle karşılıklı konuşulan, hem de aynı zamanda benim kendi perspektifimi de işin içine koyan bir format oluşturduk. İsmi ne olsun derken “Ben Okurum” olsun dedim. Her iki tarafa birden gidiyor, hem ben kendim “okur”um, hem bunu dinleyecekler “okur”.

Tam da öyle algılıyoruz dinlerken; hem biz, hem siz.

Evet, aynen öyle. Ben podcast’i, podcast işini çok seviyorum. Ben Okurum’u da ayrıca çok seviyorum tabii.

Podcast’leri görsel olarak da video şeklinde yayınlama konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Elim Kalem de Tutar Kadeh de’nin 2’nci sezonunda öyle yaptık. Ayfer (Tunç), Mine (Söğüt), Aylin Balboa, Gaye Boralıoğlu ve Sibel (K.Türker) ile o dokuz bölümü görüntülü yaptık. Aynı zamanda benim Youtube kanalımda da var.

Peki Elim Kalem de Tutar Kadeh de devam edecek mi bundan sonra?

O proje durdu çünkü sponsoru Mey Diageo idi. Mey Diageo genel müdürü değişti. Onlar Sibel Can’a sponsor olmayı tercih ediyorlar (gülüyor). Mey Diageo eski Ceo’su Levent Bey çok vizyon sahibi bir insandı. Ve Elim Kalem de Tutar Kadeh de gerçekten Levent Bey’in sayesinde çıkmış bir projedir.

Ben Okurum devam ama, değil mi? Onunla ilgili bir sayı yok kafanızda sanırım.

Yok, hayır. Ben Okurum’u Storytel sponsorluğunda yapıyorum. Ömrümün sonuna kadar, Storytel durdukça ve destek oldukça da yaparım. Hani çok sıkılır mıyım bilmiyorum ama sıkılınacak bir proje değil. Yazları ara veriyorum çünkü çok yoğun. Bakmayın şimdi orada bir saat, bir buçuk saat içinde tüketilen şeyin aslında arkasında çok büyük bir emek var. Bu tarz narrative yaptığınız zaman, iki kişinin sohbet ettiği formata kıyasla çok daha emek ve araştırma istiyor. Örneğin eski bir kitap olsun; Uğultulu Tepeler diyelim. Zamanında okumuşum ama tabii ki tekrar okuyorum. Ayrıca Uğultulu Tepeler‘le ilgili ne olabilir, Bronte’nin hayatı, işte o bölge burası, şurası şeklinde araştırma yapıyorum. İşin içine o bilgiler de girdiği için bir kitap için bazen beş kitap okumuş gibi oluyorum. Ama çok keyif alarak yapıyorum. Yazın ara verirsem ancak şarj oluyorum. Temmuz’dan Eylül ortasına kadar iki, iki buçuk aylık bir “es” veriyorum.

Enerjiniz hiç bitmesin. Biz okurlar sizi dinlemekten çok memnunuz. Bu arada kitapların hızına yetişmek de kolay değil. Sürekli yeni kitaplar çıkıyor. Ben Okurum gibi programları dinleyebilme olanağımızın olması çok güzel. Size kitap kulüpleri hakkındaki düşüncenizi de sormak isterim. Ben mesela başlarda biraz önyargılıyken, içine girdikten sonra kitap kulüplerinin beni inanılmaz zenginleştirdiğimi farkettim. Sizin de ne düşündüğünüzü duymak isterim. Hiç katıldınız mı mesela bir kulübe?

Evet, evet, bir ara “gather-in” diye bir platform vardı Mehmet Ali Alabora’nın yaptığı. Orada bir dönem yaptım kitap kulübü de. Ancak sonra devam etmedim, çünkü ben yaptığım işi biraz fazla ciddiye alarak yapıyorum. Ve artık 60 yaşındayım. Kendime de vakit ayırabilmek istiyorum. Dolayısıyla Ben Okurum zaten bir yoğunluk yaratıyor. Seslendirmeler de var zaten. Çok da dağılmak istemiyorum. Çok çeşitli platformlar açıldı bu alanda ve sağolsunlar hep gel kitap kulübü yap diyorlar ama ben kitap kulübüne kendim moderatör olma konusunda mesafeliyim. Zevk almadım değil, aldım ama mesela akşam toplanılıyor. Ayda bir gecenizi ona vereceksiniz, bazen o 2-3 gece de olabilir. Mesela Eylül’ünkiler (Görmüş) 4 geceye çıkabiliyor. Biraz da gençlere göre gibi de geliyor. Sonuç olarak kitap kulüplerinin hem yayıncılık sektörü, hem de okur için faydalı olduğunu düşünüyorum. Kitap kulüplerindeki tartışmaların normal, uygar bir düzeyde kitap üzerinden süren tartışmalar olması bile Türk toplumu için faydalıdır bence.

Yapay zeka (YZ) günümüzde malum, pek çok mesleği tehdit eder durumda. Siz konuşurken sizin mesleğinizi tehdit etmez diye düşündüm ama sizin öngörünüz nedir bu konuda?

Seslendirmeyi edecektir. Mesela yurtdışında da Storytel’de de YZ seslendirmeleri var İngilizce olarak, Türkçe var mı bilmiyorum. Seslendirmeyi edecektir. Storytel’deki arkadaşlarım beni “Deniz Hanım sizi etmez” diye kandırıyorlar ama (gülüyor) bence hepimizi tehdit eder. Yani hepimizi ilgilendiriyor ama gençler için zor bu iş. Ben bu işlerin kaymağını yedim diyeyim. Maddi olarak değil de, tatmin duygusu olarak, yaptığım işler olarak. Yoksa bu işler öyle insana deli gibi para da kazandırmıyor, biz o kaymağı yiyen insanlar değiliz (gülüyor). Ama tatmin duygusu olarak tüm yaptığım işlerin kaymağını yedim ama bundan sonra değişecek. Aynı zevki verir mi? Bizim seslendirmelerimiz YZ’nın eline geçtiği müddetçe-ki geçiyor, o da kendini geliştirecek, düzeltecek. Dolayısıyla bence bu tip işler için de kesinlikle tehlike olacak elbette. Yapacak bir şey yok, zaman değişecek. Siz de zamanın içinden kendinizin artılarını toplaya toplaya yeni bir şeyler bulacaksınız. Hayat böyle bir şey çünkü.

Evet, hepimiz için. Ben aslında Podcast’leriniz için söylemiştim tehdit olmaz diye.

Podcast’ler için olmaz herhalde, evet.

Zaten sizin ömür boyu devam etmek istediğiniz alan podcast ve Ben Okurum, değil mi?

Seslendirmeye de devam etmek isterim elbette, sesim yaşlanırsa onu bilmiyorum tabii. Artık altmışta yaşlanmadı, inşallah yaşlanmaz (gülüyor).

Bazı sesler galiba hiç yaşlanmıyor. Sizin sesiniz böyle bence. Aktif, dinamik ve canlı.

İnşallah, nefesimiz yettikçe.

Kitaplara baktığımızda sizinle ortak sevdiğimiz bir kitap var. Sanırım Ben Okur’un ilk kitaplarından biriydi sizin için. Peter Wohlleben‘dan Ağaçların Gizli Yaşamı bahsettiğim kitap.

Ah evet, 4’üncü ya da 5’inci bölümdü galiba.

Bir diğer ilk kitaplardan biri de Muriel Barbery‘nin Kirpinin Zarafeti romanı, doğru mu?

Evet, doğru. Onu Nermin Yıldırım ile konuşmuştuk.

Benim de iki yıl önce İsviçre Türk Edebiyat Kulübü‘ne önerdiğim, en sevdiğim kitaplardan biridir. Buradan güzel kulübümüzü de anmış olayım.

Çok güzel kitaptır.

Size hep soruluyordur ama yapacak bir şey yok, ben yine soracağım. Favori yazar ve favori kitaplarınız hangileri acaba?

Aa, evet. Ben de hep aynı şeyleri söylüyor olabilirim (gülüyor)

Olsun. Bizim şu anda röportajımızı okuyacaklar belki ilk kez duyacaklar. Özellikle İsviçre’deki gençleri çok önemsiyorum Deniz Hanım. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’müzün kurucularından değilim ama kurucusu Dilek Evran’ı ve tüm yönetim ekibimizi çok takdir ediyorum çünkü kulübün misyonlarından biri de İsviçre’de yaşayan Türk gençlerini Türkçe kitap okumaya teşvik etmek. Bu açıdan sosyal medyada yaptığımız her paylaşım etkili. Bizim bu röportajımızın da umarım onlara bir katkısı olur. Mesela gençlere, 20 yaşındaki bir okura, ilk önereceğiniz 3 kitap diyelim mi? Bir de orta yaşlara, bizlere önereceğiniz ilk 3 kitap ne olurdu?

Hem bizlere, hem gençlere her zaman her yerde önerdiğim Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund’unu buradan da önermek isterim. Bence hayat yolculuğunda aslında ne kadar değişirsek değişelim bazı ilişkilerin temel ilişkiler olduğunu ve kişilik farklılıklarının da aslında dostlukta negatif değil, pozitif olabileceğini gençlere de gösterebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.

Gençler dediğimiz zaman ben Paul Auster’ı tanısınlar isterim. Mesela Yaşar Kemal’den İnce Memed’i okusunlar isterim. Çünkü gençlerin yabancı edebiyata ilgisi daha yüksek. Sonuç olarak, yabancı dünya, Avrupa, Amerika bizim edebiyatımıza ağır basıyor, daha dolaşımda görülüyor gençler açısından şu anda. Ama en azından bazı yazarları kaçırmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yaşar Kemal de bunlardan biri. Daha genç, daha dinamik yazarlar var dünya edebiyatından da. Belki onları da tanımak onlar için iyi olabilir. Mesela Agota Kristof hoşlarına gidebilir diye düşünüyorum. İtalyan yazar Veronica Raimo‘nun geçenlerde Türkçe’de yayınlanan ikinci kitabı Beni Yazma’yı okudum. İlk kitabı ise Yalan Dolan. Tam da gençlerin rahat rahat okuyabileceği ve kendilerine ait bir şeyler bulabileceği yazarlardan olduğunu düşünüyorum.

Bizim yaşlarımız meselesine gelecek olursak, Adalet Ağaoğlu’nu okumadıysa mesela bizim yaşlarımıza da gelip biri, Dar Zamanlar üçlemesini (Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Yarın) okumasını kesinlikle isterim. Aynı zamanda Leyla Erbil’i bizim yaşlarımızdaki okurların kaçırmamasını tavsiye ederim. Hani böyle daha klasik, klasik düşünüyorum şu anda.

Dünya edebiyatından da, klasikleri geçmişler midir acaba diye düşünüyorum. Klasiklerden geçmedikleri varsa, örneğin bir Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ı olabilir.

Yine, klasik sayabiliriz artık, hani modern klasik diyebileceğimiz Proust‘u okumak diyebilirim. Artık orta yaşlılar için zamanı gelmiş olabilir (gülüyor).

Çağdaş Türk yazarlardan kimleri önerirsiniz? Çok iyi çağdaş isimlerimiz var, değil mi?

Tabii var, çok var ama onlardan ayırt etmek benim için daha zor. Ama yani şimdi Başar Başarır’ı söyleyeyim (gülüyor). Mahir’i söyleyebilirim, Mahir Ünsal Eriş. Kemal Varol’u söyleyebilirim. Nermin’i söyleyebilirim, Nermin Yıldırım’ı. Gaye Boralıoğlu’nu söyleyebilirim. Ayfer tabii ki, Ayfer Tunç. Sibel Türker’i söyleyebilirim. Sibel Türker’i daha keşfetmemiş olanlar yoğunlukta olabilir çünkü. Sibel benim çok sevdiğim yazarlardan biridir, her romanında başka bir dil tutturup, her seferinde de aynı etkiyi yaratabilen yazarlardan biridir. Tanımadılarsa tanımalarını isterim. Dediğim gibi, söylenecek bir sürü isim var ama şimdilik bunları söylemiş olayım.

Harika isimler verdiniz. Çok teşekkür ederim. Sizin gibi tecrübeli bir okurdan öneriler almak güzel.Gerisi gençlere kalmış, biraz da takip etsinler, öyle değil mi?

Evet, etsinler inşallah.

Bir kaç sürprizli soruyla bitirmek isterim. Diyelim kendinizle ilgili bir roman yazacaksınız, hayatınızın hangi dönemini böyle bir romana dönüştürmek isterdiniz?

Çocukluk olurdu.

Sizin hakkınızda insanların yanlış bildiği bir şey var mı sizce? Duyduğunuz, rastladığınız…

Ben çok neşeli ve böyle zengin gösteren bir insanım (gülüyor). Hani böyle hiç bir derdi yokmuş da, her şeyi halledermiş, her şeyi takmazmış, vurdum duymazmış gibi görünürüm. Öyle değilimdir aslında. Gayet endişeli, kaygılı yanlarım vardır ama bunların bir şekilde hayatımı engellememesi için kendi kendimle çok uğraşırım. Neşe ve kahkaha benim biraz savunma mekanizmamdır ve savunma mekanizması olduğunu anlamayanlar olabilir diye düşünüyorum.

Sizin birkaç şapkanız var. Bunların hepsinden biraz bahsettik; yayımcılık, seslendirme sanatçılığı, çevirmenlik, belki televizyonculuk, podcast yapmak, iyi bir okur olmak ve yazmak. Tekrar başa dönecek olsanız hayatınızda ve size bir şans verilse bunlardan hangisini seçerdiniz?

Ay yine hepsini birden yapmak isterdim herhalde (gülüyor).

İlkini seç deseler, yine seslendirme ile mi başlardınız?

Evet. Hayatımı oturtana kadar böyle düşünmedim aslında. Seslendirme ile başlamanın benim için bir dezavantaj olduğunu düşündüğüm dönemler oldu. Herkes işe girdi okuldan mezun olunca, ben seslendirme yapmaya devam ettim. Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım ama o da kısa sürdü. Seslendirme daha rahat bir iş, o zaman fena değildi, paramı da kazanıyorum. Çalışma saatlerim bir nevi kendime göre, memuriyet değil en azından. Bunlara alıştım ve kurumsal hayata hiç uyum sağlayamayacağım diye düşündüm. Bu bir dezavantaj olabilirdi benim için. Ama zaman içinde seslendirme benim için bir dezavantaj olmaktan çıkıp, bir avantaj olmaya başladı. Yayımcılık yaparken- ki o kurumsal hayat- benim elimde her zaman istediğim anda gidebileceğim bir serbest işim oldu. İstemediğim koşullarda durmama şansını bana veren en önemli etkenlerden biri elimdeki seslendirme mesleğidir. Bu çizgide, kendimle ilgili bazı yerleri-özellikle televizyonculukla ilgili- erken bıraktığımı düşündüğüm dönemler oldu. Ama şimdi dönüp yine baktığımda, artık ülkede televizyonculuk diye bir şey kalmadığını görüyorum. Dolayısıyla aslında gençlere bu anlamda söylenecek en anlamlı şey şu herhalde; su akıyor yolunu buluyor, sizin karşınızda çıkan fırsatları iyi değerlendirmeniz önemli oluyor. İyi çalışmak, kendini göstermek önemli. Bizim dönemimiz aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz dönemiydi. Şimdi insanlar daha çok kendilerini pazarlıyorlar, o ayrı. Ama ben hala işinizi iyi yaptığınız müddetçe restinizi çekme şansınızın da olduğunu, dolayısıyla en azından kendinizi daha tatmin eden bir hayat yaşayacağınızı düşünüyorum. Çok mu geri kafalı bir fikir bu bilmiyorum ama hala öyle düşünüyorum.

Ben de sizin gibi düşünüyorum ama yaşlarımızın yakın olmasından da kaynaklanıyor olabilir  (karşılıklı gülüşmeler).

Evet, olabilir.

Pek çok şeyi, hayal ettiğiniz konuları gerçekleştirmişsiniz diye anlıyorum hayatınıza bakınca. Pek çok tatmini yaşamışsınız mesleki anlamda. Hala şu konuda hayalimi gerçekleştiremedim dediğiniz bir şey var mı hayatta?

Yok aslında, yok galiba. Televizyonculuk düşünürdüm, yaptım. Yayımcılık yaptım, bir kitabım da oldu. Seslendirmeyi çok seviyorum. Podcast hayalim yoktu tabii, podcast diye bir şey yoktu. Ama sonuç olarak hepsini birleştiren bir şey podcast. Televizyonculuk gibi de bir yandan, o da bir çeşit yayımcılık. Dolayısıyla galiba yok.

Çok güzel. Ben bu bölümde ilham aldığım kişilere yer veriyorum ve başta dediğim gibi, siz de benim ilham aldığım kişilerden birisiniz. Siz kimlerden ilham alırsınız, aklınıza gelen birileri var mı?  

Kitabımı yazdığım zaman iyice fark ettim, ilk ilhamlar insanın ailesinden geliyor. Bir açıdan babamdan ilham almışım, bir yerden de annemden ilham almışım. Babam tabii bir sanatçı olduğu için mesleğiyle çok ilham verici bir insandı. Aynı zamanda insanlarla olan ilişkileriyle, sosyalliği ile, kültürlülüğüyle, okuma tutkusuyla. Ama aynı zamanda da annemin orada dengeleyici bir gücü var. Okutmadıkları halde kendini hayata atış biçimi bana ilham vermiştir. Yani, bunları bu yaşlara geldiğimde daha iyi anlıyorum. Ve de, kitap yazdığımda da bazı şeyler benim kafamda daha oturdu. Yazmak insanın kafasında bazı şeylerin daha iyi oturmasını sağlar ya, günlük tutmak gibi mesela. Sanırım ailemden çok ilham aldım. Ve tabii bir sürü yazardan, yazdıklarından, yazış biçimlerinden, benim yolumu çizen aydınlatan, Adalet Ağaoğlu’ndan tutun, Füruzan’a kadar bir sürü insanın hayatta duruş biçimleri bana ilham olmuştur. Yani özellikle kadın yazarlar için söylüyorum bunu. Çünkü kadınların kadınlara sadece yanında durarak, elini tutarak destek olduğunu düşünmüyorum. Her bulunduğu çağı aşan kadın, her bulunduğu çağın koşullarına meydan okuyan kadın, bence kendinden sonra gelen jenerasyondaki her kadına, her alanda destek olmuştur. Ben, yazarla, edebiyatla ilgilendim. Ee, ne bileyim işte, kızıma da Marie Curie destek oluyor aslında kaç yüzyıl öncesinden. Dolayısıyla ben, kendi yolunu açan, çağa ayak uydurmak yerine meydan okuyan kadınların hepsinin, hepimize ilham verdiğini düşünüyorum.

Harikasınız, nefis bir kapanış mesajı oldu. Bu güzel ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim Deniz Hanım.

Rica ederim.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu: Zehra Karakaş’ın Yeni Yolculuğu

yazar

Published

on

Sanayinin Anka Kuşuyla Yeniden

Kendisine daha önce “sanayinin anka kuşu” demiş; kalemim el verdiğince Zehra Hanım’ın zorlu mücadelesini ve başarılarını bir nebze de olsa sizlerle paylaşma fırsatı bulmuştum.

Bu kez ise başka bir vesileyle yollarımız yeniden kesişti.

Zehra Karakaş’ın İTO Meclis Üyesi adaylığı vesilesiyle düzenlenen davete, İsviçre’nin Sesi +41 Haber’i temsilen katıldım. Bir kadın ve hemcinsi olarak, o davette şahitlik ettiğim zarafet ve gurur dolu atmosferden biraz bahsetmek istiyorum.

Bir Davetten Daha Fazlası

Programa dahil olduğumda hissettiğim şey sadece bir buluşma değildi. Yılların birikimine dayanan bir emeğin, mücadelenin ve başarının etrafında toplanmış insanlar vardı.

Bir kadının tırnaklarıyla kazıyarak var olduğu sanayi dünyasında ulaştığı noktayı dostlarıyla ve meslektaşlarıyla paylaşmasına tanıklık etmek, benim için sıradan bir davetin çok ötesindeydi.

Masalardaki her tebrik, edilen her kelam bana ister istemez işin görünmeyen tarafını düşündürdü. Uykusuz geceleri, verilen zor kararları, yorulduğu hâlde devam etmeyi ve vazgeçmeyen bir iradeyi…

Kadının Dokunduğu Yerde

Program boyunca zihnimde hep aynı soru dolaştı:

Kadın eli değmeyen, kadının aklı ve estetiğiyle dokunmadığı bir sektör ne kadar ileri gidebilir?

Belki biraz kadınca bakıyorum meseleye ama kadının olduğu yerde başka bir bakış olduğuna inanıyorum.

Kadın emeği üretim süreçlerine yalnızca titizlik ve disiplin katmıyor. Bazen bir krize başka türlü yaklaşmayı, bazen kimsenin görmediği bir ayrıntıyı fark etmeyi, bazen de büyürken insana ve geleceğe başka bir yerden bakabilmeyi beraberinde getiriyor.

Bugüne kadar ortaya koyduğu mücadele ve vizyon da bana tam olarak bunu düşündürüyor.

Erkek egemen bir sektörün tam ortasında bir kadın olarak var kalabilmek, dahası zaman içinde yön veren bir konuma gelebilmek büyük bir cesaret ister.

Kalıpları kırmak, “yapamazsın” diyen bakışlara inat her gün yeniden üretmek kolay değildir.

Kadınların Sessizce Anladığı O Duygu

O gün zaman zaman davetteki kadınlara baktığımda gözlerinde başka bir gurur vardı.

Bir kadının verdiği mücadelenin karşılığını aldığını görmekten doğan, belki onunla aynı yolu yürümemiş olsak bile ne kadar zor bir yoldan geçtiğini anlayabildiğimiz o tanıdık duygu…

Sanırım kadınların birbirini bazen tek kelime etmeden anlayabilmesi de tam olarak böyle bir şey.

Bu yeni yolculuğu da yalnızca bir unvan ya da başarı basamağı olarak görmüyorum. Sanayiye, üretime ve iş dünyasına gönül veren kadınlar açısından da anlam taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü bazen bir kadının açtığı kapıdan, yıllar sonra hiç tanımadığı başka kadınlar geçiyor.

Bazen bir kadının cesareti, başka bir kadına kendi cesaretini hatırlatıyor.

O gün davette bulunan kadınların gözlerindeki gururu biraz da bunun için kıymetli buldum.

İstanbul’dan İsviçre’ye Uzanan Hikâyeler

İsviçre’nin Sesi +41 Haber için İstanbul’dan kaleme aldığım yazılarda, Türkiye’den farklı hikâyeleri İsviçre’deki okurlarımıza ulaştırmayı önemsiyorum. Bu davette de yalnızca bir konuk olarak değil, burada yaşananları başka bir coğrafyadaki okurlarımıza taşıyan biri olarak bulunduğumu düşündüm.

Ama işin sonunda aslında coğrafyanın çok da önemi kalmıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kadının emeğinin karşılığını aldığını görmek, kendi alanında söz sahibi olması ve başka kadınlara cesaret vermesi aynı duyguyu hissettiriyor.

İstanbul’dan İsviçre’ye uzanan bu sayfalarda kadınların üretimde, sanayide ve karar mekanizmalarında daha görünür olduğu hikâyelere yer vermeyi de bu yüzden önemsiyorum.

Çünkü bir kadının açtığı yol yalnızca kendisine ait kalmıyor.

Bazen yanı başındaki bir kadına, bazen kilometrelerce ötede hiç tanımadığı başka bir kadına cesaret olabiliyor.

Sanayinin Anka Kuşunun Yolu Açık Olsun

O gün ben de bir kadın olarak başka bir kadının azmine, emeğine ve sanayiye kattığı değere tanıklık etmekten içten içe gurur duydum.

Kadın emeğinin hak ettiği değeri bulduğu, sanayide ve yönetim kademelerinde kadın sesinin daha gür çıktığı bir geleceğe olan inancımla…

Zehra Karakaş’a İTO Meclis Üyesi adaylığı yolculuğunda başarılar diliyor; ürettikleriyle, cesaretiyle ve duruşuyla kadınlara örnek olmaya devam etmesini temenni ediyorum.

Sanayinin anka kuşunun yolu açık olsun.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar

yazar

Published

on

Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.

Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.

Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.

Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?

Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri. 

Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.

Future Library – Geleceğin Kütüphanesi

Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.

Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler. 

Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?

Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.

Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.

Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.

2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.

Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.

Bir kitap için yüz yıl bekleyiş

Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.

Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.

Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.

Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.

Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.

Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?

Continue Reading

Trendler