Connect with us

Köşe Yazıları

İlham Veren Hikayeler – Kubilay Kızıldenizli

yazar

Published

on

Bana ilham veren hikayelerde bugünkü konuğum 28 yıllık arkadaşım Kubilay Kızıldenizli. Kubilay, 7 çocuklu Adanalı bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. İnci gibi el yazısıyla evin harcamalarını tek tek defterine işleyen ve oğluna “erkek adam borcunu asla unutmaz” desturunu ezberletmiş bir baba ile, 14 yaşlarında evlendirilip, 7 çocuğun ardından 30’larında çoktan olgunluk çağına gelmiş bir annenin el bebek, gül bebek oğulları olarak büyümüş.

Kubilay’la yıllar önce aynı ilaç firmasında bir süre birlikte çalıştık. O zamanlar ben henüz çok genç bir Ürün Müdürü iken, Kubilay da çiçeği burnunda bir Satış Müdürü idi. Daha sonra ikimizin de çalıştığı şirketler değişse de, arkadaşlığımız kopmadı ve bugünlere kadar geldi.

Kubilay, ilaç sektöründe farklı şirketlerde ve farklı yöneticilik pozisyonlarında geçen 30 yıllık başarılı bir kariyerin ardından emekli olunca, asıl tutkusuna- Ziraat Mühendisliği’ne dönmüş. Ama ne dönüş! Bir de üstüne Tarım Ekonomisi master’ı yaparak! Bugün, Kızılçiftlik adını verdiği çiftliğinde, iyi tarım uygulamalarına odaklanarak ve çiftçilere danışmanlık yaparak, onu 100 yaşına kadar yaşatacağına inandığı tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyor.

Sevgili Kubilay, üniversite eğitimini Ziraat Mühendisliği olarak yapmışken ilaç sektöründe çalışmaya başladın. Tercihin neden bu yönde oldu?

Bu konuda en sondan başa doğru birkaç şey söyleyeyim. Master yaparken hocam Prof. Şule Turhan bana şu teklifle geldi : “Bizim Tarım Ekonomisi öğrenci topluluğumuz var, onlara kariyer günlerinde konuşma yapar mısın?”. “Olur ama sizi şaşırtabilirim” dedim, “Zaten tersini beklemiyorum” dedi. Rahmetli İlber Ortaylı’nın kitabına atıfla “Bu Hayat Nasıl Yaşanmalı” diye bir başlık attım. Ve konuşmama şöyle başladım: “Benden duyacaklarınız sizleri şaşırtabilir ama benim hatalarımdan öğrenmenizi isterim. Aslında karşınızda başarısız biri duruyor. Çünkü 35 sene önce yapılması gereken bir şeyi şimdi yapıyorum. Burada bir başarısızlığın tespiti var. 1987’de mezun olduğumda bu master’ı yapsaydım size ilham olmayacaktı ama şu anda büyük bir kaybın karşılığı oldu”.

Sonra şöyle devam ettim: “Okulu bitirdim, iş arıyorum. Devlet İşletmeleri’ne işe giremiyoruz, her yıl TUS benzeri bir sınavımız vardı ancak Özal döneminde kapatıldı. Daha önceleri Tarım Bakanlığı sınav açardı ve sınavı geçenler görevlendirilirdi. Biz de gazeteleri açıp bulabildiğimiz her ilana başvurduk. Master yapınca bir alanda genç yaşta uzmanlaşmış oluyorsunuz, örneğin ben tarla bitkileri bölümü öğrencisi olarak pamuk üzerine çalışabilirdim; buğday, mısır, yem bitkileri, yonca, kenevir, keten gibi alanlarda uzmanlaşmış biri olarak bir çok yerde pamuk konusunda tez yazdım diyerek iş bulma şansım vardı. Ama benim gibi düz ziraat mühendisi olan birinin şansı yoktu. Genel ziraat bilgisi ile kim sizi seçerse oraya gidersiniz. Sadece nerede iş varsa oraya koşuyorsunuz. Ben de kim işe aldıysa oraya gittim. 40 yıl sonra master yapan birinden ilham alacağınız bir şey yok aslında , asıl ilhamı siz bugün kendiniz master yapmak, konunuzda uzmanlaşmak için almalısınız. Yoksa hayat sizi nereye götürmek isterse oraya gidersiniz. Bunun da yolu, bir alanda uzmanlaşmak.” Konuşmamın ana konusu buydu. Ama 60 yaşından sonra bunu yapınca da ilham oluyor. Şöyle düşünebilir gençler : “O bu yaşta yapmış , demek ki biz gençken yapabiliriz.”

Kesinlikle, herkesin “Yeter, artık oturayım” dediği zamanda sen sil baştan başlamışsın. Tren kaçmış ama treni tekrar yakalayabilirim demişsin.

Kendi alanımda master yapmadım. Orada öğreneceğim çok şey yok. Çok kaynak toplayıp, bilgiyi sentezleyip kendine bir ürün seçersen (ben üzümü seçtim) o alanda çok hızlı gelişmen mümkün. Eksikleri kendin tamamlıyorsun. 40 sene önce bu yoktu. Kaynak da yoktu. Bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi yapay zeka ile tartışıyorum. “Şu konuda literatür derlemesi yap” diyorum. Eskiden ancak bir hocayı bulup ne okuyalım diye sorardık veya kütüphaneye giderdik. Ama şimdi kaynağa ulaşmak kolay. İki ayrı yapay zeka ile karşılıklı arama yapıp eşleşenleri alıyorum. Konuya vakıfsan yanlışı yakalarsın ama örneğin ben tarih alanında fikrini sormam, sadece kaynak sorarım ve kendim yorumlarım.

Uzmanlaşmak için neden Tarım Ekonomisi’ni seçtin?

Tarım ekonomisini seçtim çünkü ekonomiyi bilmezsen ticaret yapma şansın yok. Tarım ürünü nasıl pazarlanır, pazarlama kanalları nelerdir veya çok yıllık bir bitkide planlama neye göre yapılmalı (çok yıllık bitkiler hemen ürün vermezler, örneğin üzüm için 3 yıl, zeytin için 7-8 yıl, şeftali için 5 yıl beklemek gerek), kaç yılda sana geri döner gibi konuları hesaplayabilmen lazım.

Uzun yıllar çalıştığım şirketlerden ayrılarak yeni bir hayat kurdum. Acele etmedim. Küçük bir yer aldım, yaklaşık 1 dönümlük. İçine de ahşap bir ev yaptım, önce orada birkaç deneme ile başladım. Aşık olduğum sebzelerden biri enginardır benim, tat olarak değil ama. Tat olarak taze fasulye. Ama enginarın kendisi o kadar güzel ki! Bir enginar bahçesine uzaktan baktığında sanki uzaylılar var zannedersin; ET gibi yeşil kafalı yaratıklar gibi görünürler. Enginar ona saygı duymanı sağlar, dizlerinle seni yere çöktürür çünkü enginarın etrafındaki bütün vejetatif sürgünleri sökmen gerekir. Yemyeşildir, hiç beklemediğin anda o kadar hızlı gelişir ki! Şimdi bir ay içinde burada enginar hasatı olacak. Coğrafi işaretli bir enginarımız var- Bursa Hasanağa enginarı. Bugünden sonra 6 hafta sürer. Daha hiç bir enginarda kafa oluşmadı, nüvesi bile yok. Ama birdenbire, bir ay içinde, kocaman bir şeye dönüşüverir.

Enginarın zaten ömrü de kısa, değil mi?

3 hafta içinde topluyorum, bitiyor. Türkiye’deki enginarlar çok yıllık ve kökeni Kaliforniya’dır. Bayrampaşa enginarı diye geçer ama asıl kökeni Kaliforniya’dır. İlk olarak İstanbul’da Bayrampaşa’da yetiştirilmiş, sonra Bursa’ya taşınmış, Hasanağa’da coğrafi işaret almış. İklimine ve toprağına uyum sağlayan başka bir çeşidi, yani alt grupları var. Gerçekten de buradaki köylüler iyi yetiştiriyor, lifsiz harikulade enginarlar var. Enginarı denedim ben ama portakal, limon gibi meyve ağaçlarına hiç ilgi duymadım. Zeytini ayırıyorum, onu bir başka yere koyuyorum. Mesela güzel, kocaman şeftalilerim olsun diye bir isteğim olmadı hiç -ama güzel şeftalilerim, güzel elmalarım da var burada. Ben böyle daha içli dışlı olacağım şeyleri sevdim.

Meltem, Abbot’ta çalışırken bir dergi çıkarırdık: Anadolu Dergisi. Arkadaşlar benimle röportaj yapmışlardı. Şöyle bir ölüm istiyorum demiştim o röportajda-sene 1999-2000; “Bir akşamüstü, güneş batmamış ama devrilmiş, asma yapraklarının arasından onu görüyorsun. Öylece, üzüm sıralarının arasında ölmeyi isterim” demiştim ta o zamanlar. Üzüme karşı Hitit Uygarlığı’nın da getirdiği bir etkilenme var galiba, onları çok okudum çünkü. Bizim bereket simgemiz zeytin falan denir ama üzüm, zeytinle yarışacak kadar uzun ömürlü olmasa da bereketli bir üründür çünkü Anadolu’nun tanrıçası üzümdür. Bereket tanrıçası heykellerini bilirsin değil mi, hani bir sürü memesi vardır. Onların her biri üzümdür. Hititler’den etkilendiğimi düşünüyorum çünkü Adana’da asma ile pek ilgim yoktu. Evimizde bir asma vardı ama modern tarımı kastediyorum daha çok. Burada önce iki sıra yaptım, olacak mı diye baktım. Üzüm 800 metreye kadar her iklime adapte olur. Ama az, ama çok verir ama yaşar. 3 yılımı aldı bu, sonra geçen yıl dedim ki artık buranın tamamını üzüm yapacağım. Geçtiğimiz 10 gün gittim bu iş için yapılmış profesyonel materyalleri aldım. Üzüm sıralarını bilirsin, sıra sıradır, başlarda demir T direkler vardır, onların arasında da teller gider. O aslında telli terbiye sistemidir. Terbiye ederken ilk iki yıl hiç ellemezsin, kendisi yukarı doğru uzar. Birinci yılın sonunda yeteri kadar çıktıysa, onu tellere yatırır dolar, istediğin şekli verirsin. Amacımız bir; boy hizamızda onunla calışalım, iki; tellere doğru yapraklarını ve dallarını yönlendirelim, ortası açık kalsın, rüzgar girsin ve mantar hastalıkları oluşmasın. Bu arada, mantar hastalıkları bitkiler aleminin en korkunç düşmanlarıdır, mantarlar bitkileri çok severler. 9 gün bu konuda çalıştım, onları kurdum, bununla ilgili küçük de bir video çektim. Hassas tarım yapmak istiyorum, nem sensörleri yerleştirdim kablosuz. Sulamayı yine bu nem sensörlerine bağladım. Toprak nemi yüzde 20’ye düşüyorsa başla, 30’da kes, 20’ye düşünce başla, 30’da yeniden kes şeklindeki sistemi kablosuz olarak kurdum. Bunları araştırıp satın aldım ve  kendim kurdum ki, bir problem çıktığı zaman da anında çözebileyim.

Ne güzel deneyimler! Seni sahaya bağlayanlar nelerdir? Orada seni en çok şaşırtan, öğrenmeni sağlayan tecrübelerin neler oldu?

Bak bitkilerden mesela neyi öğreniyorsun; bir bebeğin yetişmesi gibi sabırla, her yıl o sürgünü bekliyorsun. O yıl don olduysa donlardan etkilendi mi, etkilenmedi mi diye takip ediyorsun. Buruşuk bir kumaş gibi çıkıyor ve inanılmaz şekilde büyüyüp yaprağa dönüşüyor. O yaprak belli bir büyüklüğe gelince çiçeklenme başlıyor çünkü çiçeğin kalitesini belirleyecek olan yaprak-yani fotosentez. Ondan önce toprak ısısının belli bir raddeye ulaşması lazım- 10-12 derece gibi-ki kökler uyansın, kök hücreleri aktifleşsin. Kök hücreleri aktifleşince suyu emmeye başlıyor. Su, iletim demetlerinden yukarı doğru çıkıyor. Yaprak sürgün uyanmaya başlar, ardından bitki, fotosenteze başlar- bu sefer karşılıklı. Bir yandan suyu köklerden alırken, bir yandan da köklere şeker gönderir-bildiğimiz glikoz üretir yani fotosentezde.

Bu süreç bana sabrı öğretiyor, sabırla bekliyorsun çünkü. O sürgüne her gün gidip bakıyorsun. Mesela bu dönem yağmur-sıcak-yağmur-sıcak derken tam mantar hastalıklarının fırlama dönemi. Şu an 10-18 derece arası ve Türkiye mantar cenneti.

Ne kadar sürüyor bu mantar sezonu?

Türlerine göre değişmekle birlikte 30 derecenin üzerine doğru mantarlar durur; bazıları 18’in üzerinde, bazıları 30’un üzerinde durur- ta sonbahara kadar. O yüzden de farklı hastalıklar farklı dönemde karşına çıkar. Ama yine bitkiye dönecek olursak, onların gelişimini izlerken sabretmeyi öğreniyorsun çünkü elinde onları büyütecek başka cihaz yok. Yani “ben yaptım, oldu” demiyorsun. Ve öğreniyorsun; şu mevsimde sürgünler başlar, şu ayda çiçeği olacak, şu ayda meyvesi olacak, şu ayda olgunlaşacak ve bu aylarda da – fenolojik gelişim diyoruz biz ona -şu hastalıklar çıkacak diyorsun. Ama bunu bahçeye gitmeden görme şansın yok. Tecrübeli çiftçilerimiz arazilerini hep gezerler; çok büyükse bir araçla, küçükse yürüyerek. Eli, o yavrusunun hep üzerinde olmalıdır, bu bir sabır ve bu sabrı her yıl yeniden yaşıyorsun.

Bir de bitkiler bana şunu öğretti; “Ben buyum” diyorlar, yani “Malzemem bu, bu malzemeyi fazla karıştırma, fazla şey bekleme ama benim ihtiyaçlarımı da karşıla- işte gübre vs gibi”.  

Bir de Meltemciğim, her dönemde farklı şey istiyor, mesela bu dönemde azot ister-yani yeşil aksamın gelişebilmesi için azota ihtiyaç duyar. Çiçeklenmeye doğru giderken fosfor ister daha çok, mesela meyve oluşum döneminde potasyum ver bana der. Meyvenin kalibresini belirleyen potasyum ve bunlara eşlik eden 15-20 tane iz element var. Bu iz elementlerle birlikte gelişim evrelerinde istediğini vermen lazım. Tıpkı hani çocuklar için folik asitin beyin gelişimindeki önemi anlatılır- o dönem verdin verdin- burada da benzer bir durum var. Bitkilerin gelişimi de tıpkı insanlar gibi. Bu süreç, acele etmemeyi öğretiyor çünkü başka aşamalara geçildiğinde, bitkilerin başka ihtiyaçları gündeme geliyor.

Aslında tam da bu yaşlara uygun bir şey değil mi, gençken insan ne kadar sabredebilir onu bilemiyorum. Bu yaşların tecrübesi olması sebebiyle de anlamlı bence senin için.

Evet, evet. 

Peki çiftçilerden bahsettin ya, onlarla temas halindesin tabi, bir de gönüllü danışmanlık yapıyorsun. Buradaki motivasyon neydi senin için, nasıl karar verdin? Eksikleri mi gördün, yoksa “benim tatminim budur” mu dedin?

İşe yaradığımı düşünüyorum. En önemlisi o. Hani şu Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde en tepede kendini gerçekleştirmek vardır ya… Bazı şeyleri zaman planına koyuyorum ancak iki şeyi koymuyorum; kim beni ararsa şuraya bir bakalım derse, ben işimi gücümü bırakıp mutlaka gidiyorum. Ama tabi ancak kendi bitkilerimle ilgili bir şey varsa. Ben ilaçlama yapmıyorum. Gübreleme ya da çapalama, budama, bunları saymıyorum. Onun dışında hemen gidiyorum. Oradan da öğreniyorum. Mesela benim alanım tarla bitkileri, ben meyveci değilim ama şu anda meyveyle uğraşıyorum. Bu dönemde kayısıda çil hastalığı diye bir hastalık görülür. Bu hastalığı da geçen hafta öğrendim. Önce yapraklarda siyah bir nokta çıkar, sonra etrafında açık renkli bir hale oluşur (zeytindeki halkalı lekede de benzer bir durum vardır, o da iç içe geçmiş iki halkadır). Şimdi ben gösterdiklerinde bunu gördüm, “Bana izin ver, birkaç saat sonra seninle konuşacağım” dedim ve hocamı aradım, “Bunun şu hastalık olduğunu düşünüyorum, doğru mu ?” dedim, “Doğru” dedi. Gittim bilgiyi verdim. “Ben olsam buna ilaçlama yapmam ama sen ticari iş yapıyorsun, pestisit kullanacaksın başka çaren yok. Bu yıl bu pestisiti kullan, gelecek yıl seninle bunu organik olarak çözeriz, onu konuşalım” dedim. Çünkü bunu engelleyecek, hasarı azaltacak yöntemler var. Hiç bir şeyi de sıfıra indirmek de mümkün değil. Bana bahçe öğretiyor, tarla öğretiyor. Herşeyden önemlisi insanlarla ilişki kuruyorum; sıcacık eli nasırlı abiler, amcalar, ya da kardeşler. Ama atadan gördüklerini uygulama eğilimleri çok yüksek.

Şimdi tam da onu soracaktım- çiftçinin üretim şeklini değiştirmek çok kolay bir şey olmasa gerek, onları ikna etmek için nasıl bir yol izliyorsun?

Bilmediğini öğretebiliyorsun, bildiğini sandığını değiştiremiyorsun. Pragmatik aslında bizim Türk köylümüz, mutlaka görecek. Yani adama sen kendi bahçende onu göstereceksin. Tutuculuğunun aslında iki nedeni var. Bir tanesi “Ben biliyorum” ama daha da önemlisi ürünü riske atmak istememesi. “Ben bu bilgimle her yıl iki ton alıyorum” diyor mesela. Ama yeni bir şey uygulaması aynı zamanda onu kaybetmesi,  borca batması demek, ailesini geçindirememesi demek. Birincisi birey olarak bana güvenmeleri lazım, ikincisi de asıl devletin örnek çiftliklerle bu işi çözüyor olması lazım. Ayrıca bu çiftliklere sürekli olarak köylüleri götürüp ağacın, bitkinin başında bunları anlatması, “Bak biz böyle yaptık, şöyle oldu, bu kadar ürün aldık” demesi gerekir. Geçmiş yıllarda zaman zaman Tarım Bakanlığı bunları yapmış, yani örnek çiftçi geliştirilmesi konusunda çalışmış. Gelişmeye açık, biraz mürekkep yalamış insanları eğitmek daha kolay oluyor, o eski geleneksel metotların değiştirilmesini sağlamak ancak bu şekilde mümkün. Bir başka risk-mesela çok üzülürüm bu konuya- köylü, ilacın üzerindeki önergeyi (prospektüs bilgisi) uygulamıyor. 1 tonluk ilaçlama deposuna 300 ml koyacaksın denen önergede o, 600 koyuyor.

Köylü kendi doğrusu neyse onu uyguluyor yani.

Fazla vereyim çözülsün diyor. Ama öyle olmuyor tabi, doğa böyle işlemiyor. O noktada çiftçiyi iyi tarım uygulamaları ile tanıştırmak, sertifikalı tohum kullanmak, bütün yönergelere uymak önemli. Şimdi biz pestisitleri tarımdan tamamen çekersek dünya nüfusunu besleyemeyiz- yani aç kalırız.

Yani şart mı pestisitleri tutmak? Hepimizin eleştirdiği  bir konu ya bu.

Şöyle; dozunda ve zamanında uygularsan genelde sorun yok, yan etkiler yüksek dozda ortaya çıkıyor. Şimdi tarım ilaçlarında şu tür araştırmalar var, önemli olan hasattan önce son uygulama süreleri.  Kimi ilaç hasattan en son 15 gün önce vermelisin der, kimi ilaç 3 ay der-meyveler öyledir. Sen şimdi hasata 1 hafta kala, üstelik de yüksek doz verirsen bütün sofralara pestisitli meyveyi göndermiş olursun. Bunların yarılanma ömürleri üzerinden gider bu hesaplamalar. 15 gün sonra olması gereken maksimum miktarın altına inecek diye bakılır, hesaplar hep bunun üzerinden gider. İyi tarım uygulamalarından kastettiğimiz de odur.

Bir de yayıcı yapıştırıcılar var. Bu yayıcı yapıştırıcılar, ilaçların bitkinin yaprak ve dallarına iyice yapışmasını sağlayıp, rüzgar veya farklı iklim koşullarında kalım sürelerini uzatıyor. Bunların hep yasaklanması lazım. Birincisi o. İkincisi de pestisit kullanımında gerçekten ticari amaçlarla üretilenleri bir tarafa bırakıp, uygulanması gerektiği anda uygulamayı sağlayacak bir eğitim programına ihtiyacı var Türk çiftçisinin.

Devlet desteği konusunu da sormak isterim. Nasıl bir devlet desteği var? Doğru yerlere dokunabiliyorlar mı, yoksa çok büyük bir boşluk mu var?

Devlet desteği var ama yeterli değil. Birincisi o. Ziraat Odası’na kayıt olacaksın, oradan bir belge alıp, o belgeyi götürüp, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmesi’ne, bağlı bulunduğun ilçe müdürlüklerine ürünlerini kayıt ettireceksin, bundan sonra devlet desteği ufak tefek başlıyor. Ama o kadar az ki bunlar, mesela dönüme 100 TL gübre desteği veriliyor, işte mazot desteği veriyor diyelim. Bugün mesela öyle kötü dönemden geçiyoruz ki şu anda Meltem, körfez kapandı ama dünyadaki gübre üretiminin yüzde 40’lara yakını o bölgeden elde ediliyor. İran bu konuda çok önemli kaynak, körfez ülkeleri de. E şimdi gübre fiyatları artacak, mazot dün 75 TL idi Türkiye’de- dizel yakıt yani, traktörler dizel yakıt kullanır. Bunlar maliyet artışı demek. Ve herşeyden önemlisi de, tamam maliyet artsın, çiftçi bunu kullansın ama çiftçi bunu kendi istediği fiyata satamıyor. Yani şöyle düşün; ürünü sen üretiyorsun, fiyatını sen belirleyemiyorsun.

Türkiyedeki tarımın temel sorunları nelerdir? Sen gelecekten umutlu musun, önümüzdeki yıl için nasıl bir tablo öngörüyorsun?

Türk tarımının günlük değil yapısal sorunları var, bu bir. Yüzde 80’i küçük aile işletmeleri, 5-40 dönüm arasında arazisi olan çiftçiler, 20 baş ineği olan insanlar diye düşün. 20 baş, 30 baş, 40 baş inek zenginlik demektir yani. Arazilerin küçük parçalara ayrılmış oluşu, işlenmesinin ekonomik olmayışı da sorun- mesela 5 dönüm arazi bir aileyi geçindiremez. O zaman köylü topraktan kopuyor, arazi boş kalıyor. İşlenmeyen araziler var. Bu yıl devlet “Bir önlem alacağım, istenmeyen arazileri ben kiraya vereceğim” dedi, başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela köyden böyle bir bilgi hiç gelmedi, “Benim arazimi devlet kiraya verdi” falan demiyor kimse, anlatabiliyor muyum? Bir iyi niyet var ama organizasyonel yapıyı kurma konusu epey sıkıntılı. Sonra hobi bahçeciliği Türkiye’de pandemiden sonra arttı ama bahçeler eve dönüşmeye başladı. Ayrıca Türkiye bir traktör mezarlığı. Yılda 40 saat çalışıyor traktörler sadece. Çünkü her 20 dönüm arazisi olanın traktörü var. Birinin 20 dönüm arazisi var, traktörü var, öbürünün 15 dönüm arazisi var, yine traktörü var. Halbuki bütün bu alanı tek bir traktörle işleyebilirsin. Bir traktörle 500 dönüm araziyi sürebilirsin kolaylıkla. Ama 500 dönüm arazi, 30 parçada her birinin traktörü var. Burada benim önerim arazi işletme kooperatiflerinin oluşturulması. Bu sosyalist sistemde vardı.

Peki tarımda üretim nasıl artırılabilir ?

Birincisi ekonomik olmalı. Türkiye tarımı ekonomik işlemiyor. Mesela bizim bahçelerimizde mekanizasyon işlemiyor -tarladan bahsetmiyorum tabi, tarlada yüzde yüz mekanizasyon var şu anda. Sürmek için ve hasat için araçlar var ama bahçecilikte mekanizasyon işlemiyor. Mesela İspanya’daki zeytinliklerde daha bodur tipi zeytinler yaptılar, Türkiye’ye de geldi o zeytin çeşitleri. Hasat makinaları, ya da budama makinaları ağacı altına alıp geçerken, budamasını yapıyor. Ama Türkiye’de her bir ağacı tek tek budamak zorundasın. İşçilik maliyeti korkunç. Mesela zeytincilikte en büyük maliyet budama ve toplamadır.

Peki bu makinaların temini bu kadar zor mu?

E bahçelerini buna göre yapman lazım. O tren kaçmış bir kez. Mesela Suudi Arabistan 20 milyon tane zeytin ağacı dikti, böyle yapıyor. Dünyanın en büyük zeytinyağı üretim  tesislerinden biri o bölgede kuruldu. 20 milyon ağacı yağa çeviriyorlar.

Türkiye bir çok alanda liderliğini kaybedecek, üretimde İspanya başta geliyor, yanlış hatırlamıyorsam biz 3. veya 4.’yüz. Türkiye’de mesela fındığı kaybediyoruz, dünya lideriyiz biliyorsun ama liderliği kaybediyoruz. Demek istediğim şu; üretimin verimliliğini artırmanın yolu öncelikle ölçekten geçiyor. İkincisi de, ölçekle birlikte tarımsal girdiyi azaltmak gerekiyor. Sadece traktörü sürme olarak düşünme, ilaçlama yapacaksın-aynı tipte ürün desenleri bunlar, işte buğday ekimi. Zaten hepsine aynı ilaçlar verilecek, bir defada ilaçlamış oluyorsun ama tek makinayla. Ve tek bir işçilikle, ayrı ayrı mazot harcamıyorsun, ayrı ayrı makina amortismanına kaynak ayırmıyorsun. Ayrı ayrı işçi görevlendirmek zorunda kalmıyorsun. Dolayısıyla önce ölçek olacak. Ayrıca, devletin su ekonomisini sağlamak için havza başlı üretim planlaması yapması lazım. Su yönetim planları yapılmalı. Mesela şimdi şükür, Konya’da mısır ekimine desteği kaldırdılar. Mısır çok su harcar, Konya’da mısır ekiminin yasaklanması lazım. Yeraltı suyu, yerine konabilen bir şey değildir bugünden yarına. Biz hep bin yıllık, on bin yıllık antik suları kullanıyoruz, 300-400 metreden su çekiliyor. Kocaman 20 metre obruklar düşün, adamın evinin yanında obruk var. Su boşaldıkça o alanlarda çökme başlıyor. Adamın evi de çökebilir. Dayanıklı kayalıklı yapılar değil oralar, su boşaldıkça ağırlığı taşıyamıyor, kalkerler çöküyor. Su ekonomisi için havza başına üretim, yani bu havzadaki suyun sulayabileceği miktarda üretim gerekiyor. O bölgeye uygun ürünlerin seçilerek uygun bir üretim planlaması yapılmalı. Makro ölçekli şeylerden bahsediyorum şu anda. Mikro düzeyde bakarsan da, çiftçi eğitimi ve pestisit eğitimi mutlaka verilmeli. Yani biz bunu kullanıyoruz, evet (ben kullanmıyorum bu arada, pestisitsiz idare ediyorum ve gayet de güzel gidiyor) ama bu devrimsel bir şey. Benim arazim küçük sonuçta, bunu büyük alanlarda belli bir sıraya koyarak, azalan miktarlara getirerek yapmak lazım.

Ama organik tarımın bir hayal olduğunu söyleyebilirim.

Ne açıdan hayal?

Organik tarımın mevzuatını okuduğun zaman görüyorsun ki ancak Atlas Okyanusu’nun ortasındaki bir adada yapabilirsin bunu. Yani kendi ihtiyacını karşılamak için.

Niye hala bu kadar popüler peki?

Çünkü beyaz yakalılarımız bu ürünlere para vermeyi çok seviyor! Orada bir niş pazar hedefi var. O pazara ürün sağlıyor. Bir organik çiftlik deniyor, içinde herşey var. Bu kadar ürünü yetiştirme şansları yok. Sağdan soldan toplayıp getiriyorlar bunları. Toplananların da organik olup olmadığını bilmiyoruz.

Bir tüketim tuzağı diyebilir miyiz yani organik ürünlere?

Bir yönüyle tüketim tuzağı. Sen bahçende domates yetiştirirken hiçbir şey kullanmayabilirsin, onun beneklerine falan da razısındır. Şimdi diyelim Meltem markete gidiyor, raflara bakıyor. Üzerinde hiç leke olmayan meyve var, bir de üzerinde lekeler olan meyve var. Meltem hangisini satın alır önce ona bakacaksın, sonrasını konuşuruz. İkincisi, organik ürünler pahalı ve belli bir tüketici kitlesine hitap ediyor- yüzde 5 gibi. İstanbul’da beyaz yakalı arkadaşların çoğu online alışverişlerini öyle yapıyor ancak aldıkları ürün tarif edilen ürün değil.

Bunu öğrenmemiz çok iyi oldu.

Organik ürün üretmek mümkün ama dünyanın sorunlarını çözebilecek olan şey organik ürün değil, iyi tarım uygulamaları, yerinde kullanma. Mesela akşam saatlerinde ilaçlama yapın deriz çünkü bal arıları artık yuvalarına çekilirler yani ortada faydalı böcek kalmaz. Yani sadece bitki var ve sen varsın. Rüzgarlı havalarda ilaçlama yapmayın deriz, niye? Hedefin dışına gitmesin, başka yerlere gidip başka yerleri zehirlemesin diye ve yine sadece mecbursanız kullanın deriz.

Mesela basit bir nokta var, mantar hastalıkları çok ciddi hastalıklardır. Bizim bakırlı ilaçlar dediğimiz ilaçlar vardır-organik tarımda da kullanılırlar- belki isim olarak bordo bulamacını duymuşsundur, kireç ve bakır karışımıdır. Bunları hasattan sonra sonbaharda, yaprak dökümünün ardından meyve ağaçlarına uygularsan, yine kışın ortasında bir ilaçlama daha yapıp, yazın da, ilkbaharda da sürgün vermeden yine bu ilaçlamayı yaparsan, mantarlar girip ağacında hastalık yaratamıyor. Yani ağacı bakırlı bir bileşikle kaplıyorsun, bu da koruyucu bir tabaka oluyor.

Sonra bir de zararlı mücadelesi var; böcekler gibi. Kaolin kili denen bir organik bileşik var, bildiğimiz kil. Aynı zamanda seramik sanayinde de kullanılır. İlk kez Çinliler tespit etmişler. Türkiye’de de var kaolin yatakları. Kaolin kiliyle bitkilerini korursan, bitkinin rengi beyazımsı renge dönüyor. Mesela zararlı, yeşil bekliyor ya, diyelim zeytin sineği ya da güvesi zeytine doğru uçuyor ama son anda “yav bu bizim zeytin değil” diyor geçip gidiyor!

Çok hoş, doğal yanıltma.

Tabii. İkincisi, akıllı bir zeytin sineği ya da güve olduğunu düşünelim. Konduğu anda hayvanın sağına, soluna, bacaklarına falan bulaşıyor, yumurta bırakmasını engelliyor. Doğal mücadele ediyorsun.

Bunlar zor işlemler mi peki?

Hayır, ilacı nasıl püskürtüyorsan bunu da öyle püskürtüyorsun.

Peki bu konuda bilinç mi yok, neden yaygınlaşamıyor?

İşte geleneksel tarım, bir de şu yeşil devrimin –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hani yeşil devrim diye çıktı ya azot, fosfor, potasyum gübrelemesi ve pestisit kullanımı- bize hediyesi. Bilinçsiz tek yanlı yapmak söz konusu. Kullanan çiftçi “İlaç attım öldürdüm” diyor mesela. Öbüründe de diyorsun ki “Bu da bunu veriyor sana” ama göremiyor. Anlatıyorsun inanmıyor. Sıkıntı burada.

Bu bile başlı başına bir iş, senin gibi bilinçli ve eğitimli kişilerin diğerlerini yönlendirmesi konusu.

Şimdi ben mesela hafif tomurcuklar belirmeye başladığında kaolin kiliyle ilaçlama yapacağım çiçeklenmeden önce. Çiçeklenme bittikten sonra bir daha kaolin kili vereceğim. Yağmur yağmazsa sorun yok, yağmurda yıkanıyor doğal madde ya. Sezonda 3 kez bu uygulamayı yaparsam zararlı mücadelesinde çok ciddi bir başarı elde ediyorum. İkincisi, bir de tuzaklar var pestisit yerine kullanacağın.

Belki görmüşsündür ağaçlarda bu tuzakları, oraya zararlıları çeker. Bazılarının üstüne üre konuyor veya sanayi tipi üretimler de var. Kokusu onları çekiyor ve cezbediyor, şişenin içine girince de çıkamıyorlar. Evet öldürüyorsun yani o kadar da çevreci olma şansımız yok, çünkü öbür türlü de ölüyorlar. Ama kaolin kili hakkında çok araştırma okudum bununla ilgili, zararlı mücadelesinde bizim iyi tarım uygulamaları içersinde kalan önemli bir mücadele aracı ama yeteri kadar Türkiye’de yaygınlaşmış değil. Bilinçli ciftçi bunu yapıyor. Bir de bu, aynı zamanda meyvenin yanmasını da engelliyor, örneğin narda çatlamalar olur görmüşsündür, onların birinci nedeni aşırı sulama, ikinci nedeni de güneş yanıkları nedeniyle kabuğun kuruması ve çatlamasıdır. Meyvelerdeki çatlamaların önemli bir nedeni yanlış sulama ve güneş yanıklarıdır. Mesela bitkilerin gövdelerini ve dallarını yanıklardan korur, ışığı yansıtır, 5-6 derece civarında bitkinin ısısını düşürür, bu çok önemli bir şey. Yine Temmuz- Ağustos’ta, 35 derece üzerindeki sıcaklarda, fotosentez yavaşlar, yani solunum yavaşlar. Su kaybını engellemek için bitki kendini kıtlığa doğru çeker, burada  fotosentezin de aktif olarak devam etmesini sağlamış oluyorsun.

Gerçekten ilham verici bilgiler Kubilay. Peki iyi tarım senin için ne demektir diye sorsam?

İlk soruda iyi tarım benim için toplumun ihtiyaçlarını karşılayan ve sofrasına pestisitsiz ürün gönderen tarımdır. Bu kadar. Ama ihtiyaçları karşılayabilecek tarım biçimi, bu iyi tarım uygulamaları ile olabilecek bir şey. Organik tarımla bunu karşılamak mümkün değil, herkes ölür açlıktan, nüfusun yarısı gider yani 3-5 yıl içinde.

Tarım politikalarını yeniden tasarlayacak olsan önereceğin ilk 3 değişiklik ne olurdu?

Tek bir şey yapardım; yaptırımı olan üretim kooperatifleri kurmak. Yani yaptırım dediğim şu; bölgeler düzeyinde mesela bir havza diyelim veya Bursa bölgesini 3 üretim bölgesine ayırdık diyelim; buralardaki toprağı işlemeyi, hasatı hep birlikte yapacak, girdiyi azaltacak üretim kooperatifleri kurardım. Üretici değil bak- üretim kooperatifleri.

Halihazırda yok mu peki?

Yok. Mesela zeytinciler kooperatifi Marmara Birlik var ama üretici ona ürününü satar, o kadar. Burada o üretimi planlayacak bir merkezi akıl, o bölgelerde aynı çeşit ürünü üretecek çiftçileri birleştiren ve arazileri bir araya toplayan bir yöntem uygulamak isterdim. Üretim kooperatifi-üretici değil. Üretim dediğimiz zaman bütün girdileri hesaplayacak, toplam organik madde miktarına varana kadar göz önünde bulunduracak, hasat ekimini bu kooperatif arazileri ile hep birlikte yapacak, imecenin merkezinde olduğu kooperatifler.  Biz Bulgaristan’ın 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’ye göç eden Türkler’le konuşun, orada tarımla ilgili inanılmaz güzel meslek liseleri kurmuşlar ve kooperatifler aracılığıyla tüm arazileri işlemişler. Köylünün traktörü yok, biçerdöveri yok.

Peki sen bu konuya önayak olabilir misin?

Bunun için burada daha çok kök salmak lazım. O biraz uzun bir süreç, devlet eliyle yürütülebilecek bir şey bu. Ya da burada 10 tane kafa dengi büyük arazisi olan işçiyle birleşip bu işi yapabilirsin. Çiftçilere daha henüz “Şu ilacı şu şekilde kulan” dediğimiz zaman bile ulaşamıyoruz. Yani üretim kooperatifi kurmak ve tarımı Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre planlamak diyebilirim. O döneme kadar da bütün çiftçileri koruyacak sözleşmeli üretim yaptırmak çiftçinin çıkarları açısından önemli olurdu.

Seni diğer ziraat mühendislerinden ayıran temel yaklaşımın nedir?  

Biz mühendisler bilimin dediğini yapıyoruz. Beni diğerlerinden ayıran diyemem ama ben bilimi rehber alıyorum yaptığım her şeyde. Hocam bile söylese gerçekten doğru mu, saha bilgisini içeriyor mu diye kontrol ediyorum. Merak diyebiliriz belki. Hepsinden değil ama bir bölümünden ayıracak şey bilimsel merak diyebilirim. O yüzden Kızılçiftlik You Tube kanalını kurdum. Orada okumadığım, bilmediğim hiç bir şeyi yapmıyorum ve paylaşmıyorum.

Kanalın da müthiş bu arada, tebrik ederim.

Teşekkürler. Bir çiftçi, bir ziraat kanalı -küçük bir alan diye bakalım ona biz- 4200’leri geçti şu anda. Amacım bu yılın sonunda 10 binlere ulaşmak, ütopik gibi görünüyor ama ben yine de amacıma ulaşmak istiyorum.

Eski bir satışçı olrak hedefleri büyük koyalım diyorsun!

Peki gençlerle ilgili de konuşalım mı biraz, gençlerin tarıma ilgisi düşük deniyor, bu doğru mu? Böyle bir algı varsa bunu değiştirmek mümkün mü?

Doğru, bu algıyı şöyle değiştirebiliriz; tarım aslında en nitelikli insana ihtiyaç duyulan bir alan. Tarım, bir tohumu atıp büyümesini izlemek değil, o tohumla birlikte, onun gelişimi ile birlikte çalışmak demek. Bu da çok derinlikli bir ilgi gerektiriyor. İkincisi, çok büyük bir toplumsal sorumluluk aynı zamanda. Yani içinden çıktığın topluma karşı da bir sorumluluk, onunla birlikte hareket etmek, çünkü onunla birlikte hareket ettiğin zaman nitelikli ürünler elde ediyorsun- bu da çocuğunun ya da yeni nesillerin sofrasına sağlıklı besinlerin gitmesi demek. Yani benim bu konuda söyleyebileceğim budur. Mesela ziraat algısı 20 sene önceki gibi değil. Bütün teknolojiyi uygulayabildiğin bir alan ve bu dijital altyapıyla çalışan adamlar da mühendisler.

Dijitalleşme işe yarıyor ve kullanılıyor o halde tarımda.

Evet, hem hayvancılıkta, hem bitki yetiştiriciliği alanında kullanılıyor ve su tasarrufu başta olmak üzere su ve gübre gibi bir çok konuda tasarruf etmeni sağlıyor, hem de işgücünü düşürüyor.  Sana başka şeyler üzerinde düşünme imkanı yaratıyor. Dijital dünya tarlanda senin için çalışırken, o işi yönetirken, sen bir sonraki yılı planlama şansına sahip oluyorsun. Hassas tarım konusunu ayrıca seninle konuşmak isterim Meltem, hassas tarım dünyanın geleceği ve yine iyi tarım uygulamalari içinde. Bunu uygularsan daha az pestisit kullanırsın. İnsektisit dediğimiz böcek ilaçlarını daha az kullanırsın, daha az gübreyi bitkinin zaman diliminde ulaştırmış olursun.  Hassas tarım bunları yapıyor. Bak benim arazimde hiç kablo yok ama her şey birbiri ile konuşuyor. Benimki küçük bir yer, bir buçuk dönüm. Ben bunu burada modelledim, asıl amacım bu bağı çok büyütmek, mesela yaban mersini üretmek ve yine bunlar hep hassas tarımla yürüyen konular. Yani araziyi ve bitkiyi okuyan sistemlerle bunu yapan şeyler var. Bu hem ölçeği büyütmeye olanak sağlıyor, hem de bütün araziyi okuyabiliyor. Daha “drone”ları hiç konuşmadık bile! Uydudan araziyi görmek ve bitki hastalıklarını tespit etmek mümkün. Mesela çiftçi gübreyi alıyor, ilacı püskürtüyor ama bazı yerlerin ihtiyacı yok. Bunu drone teknolojisi ile, yani araziyi okuma teknolojileri ile de görebiliyorsun. Hassas tarım inanılmaz bir şey ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Kendini geliştiren, okuyan, öğrenen kişiye ihtiyaç var.

O halde tarımın geleceği hassas tarımdır diyebilir miyiz?

Zaten dünyada artık bütün gelişmiş ülkelerde öyle yürüyor, bizde de çok güzel örnekleri var. Büyük ölçekli yerlerde- mesela Adana’da bazı yerlerde- var. Eski toprak ağalarının eğitim görmüş çocukları, büyük topraklı (10 bin, 20 bin dönümlük) köylüler hassas tarımla çalışıyorlar ve yaşadıkları yerlerde tabloyu değiştirdiler. Küçük ölçekte bunu yapabilmen mümkün değil, ilk değiştireceğim şey ölçek olurdu. Biraz önceki sorduğun soruyla bağlantılı olarak söylüyorum.

Beni yaşatacak olan da o. Ben 100 yaşımı göreceğim. Bu işte sabrı öğreniyorsun, negatif elektriklenmeyi atıyorsun. Araziye girdiğim anda akşam oluyor, hiç bilmiyorum nasıl geçtiğini. Kendimi bitkinin dibinde buluyorum perişan halde, sonra da “Ya bu sen değilsin, sen plaza böceğiydin” diyorum (gülüyor). Kafamda şapka, yerde oturup gülüyorum kendi kendime. Orada bağda kalınca 4-5 gün kimseyi görmüyorum. Benim bekçilerim var: Toros’la Toprak. Toros erkek köpeğim, tam bizim gibidir, hiçbir işe yaramaz! Ama Toprak hep beni izler. Ben sendelediğim zaman yanıma koşar, ben nereye  gidersem gideyim hep takip eder. 20-25 metreden fazla uzaklaşmamı istemez, bir dolanır gelir tabi arasıra ama aklı hep bendedir.

Bu arada Türkiye’de bu yıl gerçekten tarımsal üretim parlayacak, inanılmaz yağış var, güzel yağış. Su sıkıntımız olacak gibi değil, barajlar dolu. Umuyorum Temmuz ve Ağustos’ta birer defa da yağsa yeter. 10-12 milimetrekareye yağışı toprak emer, fazlası toprağın üzerinden akar. 10-12 milimetre yağarsa birer defa da olsa zeytinlerimize de iyi gelir çünkü onlar sulanmıyor. Yani genel olarak iyi bir yıl. Dünya için savaşlar nedeniyle kötü ama tarım açısından Türkiye’de güzel bir yıl.

Türkiye adına bu umut dolu kelimeleri duymak çok güzel oldu, buna hepimizin ihtiyacı var doğrusu.

Kubilaycığım, bu güzel bilgileri paylaştığın için çok teşekkür ederim. Hevesin, bilgin, tutkun hiç sönmesin. Uygulamaya, öğretmeye, başkalarına ilham olmaya hep devam etmeni dilerim.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

İsviçre

İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN

yazar

Published

on

By

İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.

Cemil Baysal instagram Link

Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.

“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”

“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”

“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”

“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”

Videoların ardı arkası kesilmiyor.

Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.

Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.

Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.

Videoların konusu da genellikle aynı:

“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”

“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”

“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”

Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:

Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?

Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın

“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.

Peki kira?

Sağlık sigortası?

Vergi?

Elektrik?

Telefon ve internet?

Ulaşım?

Market alışverişi?

Çocukların giderleri?

Kreş?

Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?

Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?

Bunları da anlatın.

Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.

“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.

İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.

Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.

Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.

Zorunlu sağlık sigortası yoktur.

Vergiler yoktur.

Çocuk bakım maliyetleri yoktur.

Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.

Sadece hoş görünen taraf gösterilir.

40 yıldır bu ülkede yaşıyorum

Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.

Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.

Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.

Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.

Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.

Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.

Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.

Benim itirazım tam da buna.

Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.

İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.

Çalışmak gerekir.

Vergi ödemek gerekir.

Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.

Ev aramak gerekir.

İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.

Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.

O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.

Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.

Olduğu gibi anlatmak için.

Tam tersine…

İsviçre güzel bir ülke.

Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.

Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.

Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.

Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.

Tek taraflı anlatılmasına.

Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.

Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor

İşin bir başka tarafı daha var.

Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.

Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:

“Avrupa mükemmel.”

“İsviçre cennet.”

“Burada herkes zengin.”

Bu hikâye izleniyor.

Takipçi getiriyor.

Etkileşim getiriyor.

Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.

İşte tehlike burada.

Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.

Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.

Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.

Benim durumum ise biraz farklı.

Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.

Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.

35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.

Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.

Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.

İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.

Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.

Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.

100 bin frank kazanan da vardır.

Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.

Ama mesele şu:

Kaç kişi?

Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.

Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.

Her ülkede belli bir zengin kesim var.

Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.

Gerçek İsviçre daha sıradan

İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.

4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.

Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.

İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:

Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.

Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.

Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.

Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.

Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.

Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız

Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.

Bunu inkâr etmenin anlamı yok.

Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.

Türkiye’nin başka avantajları var.

Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…

İsviçre’nin başka avantajları var.

Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…

İki ülkenin de eksileri var.

İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.

“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç

Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.

Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:

“Avrupa bitti.”

“Almanya battı.”

“Millet aç.”

“Bir kilo domates 30 euro.”

“Avrupa bizi kıskanıyor.”

Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.

İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.

Avrupa’nın sorunları yok mu?

Elbette var.

Ekonomik sorunları var.

Göç ve entegrasyon tartışmaları var.

Konut sıkıntısı var.

Hayat pahalılığı var.

Sağlık sisteminde sorunlar var.

Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.

Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.

Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.

İkisi de gerçeğe zarar veriyor.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

İsviçre ne kusursuz bir cennet…

Ne de yaşanmaz bir ülke…

Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.

Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.

Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.

Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.

Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.

Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var

Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:

Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.

Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.

Araştırın.

İşinizi araştırın.

Maaşınızı araştırın.

Kiranızı araştırın.

Sağlık sigortasını araştırın.

Oturum şartlarını araştırın.

Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.

Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.

Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.

Siz taşıyacaksınız.

Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…

Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.

İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.

Sonra hayat başlıyor.

İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…

Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.

Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:

“Bize böyle anlatmamışlardı.”

İşte benim itirazım buna.

İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.

Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın

İsviçre’nin dağlarını gösterin.

Göllerini gösterin.

Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.

İyi maaşları da anlatın.

Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.

Ama kirayı da söyleyin.

Sağlık sigortasını da söyleyin.

Vergiyi de söyleyin.

Kreş parasını da söyleyin.

İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.

Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.

Yalnızlığı da anlatın.

Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:

İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.

İsviçre güzel bir ülke.

Ama cennet değil.

Türkiye’nin sorunları var.

Ama cehennem de değil.

Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.

O nedenle ricam basit:

Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.

İyisini de anlatın, kötüsünü de.

Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.

Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.

Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:

“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”

Yapmayın.

İnsanlara gerçeği anlatın.

Kendinize de sövdürmeyin.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Trendler