Köşe Yazıları
İlham Veren Hikayeler – Kubilay Kızıldenizli
Bana ilham veren hikayelerde bugünkü konuğum 28 yıllık arkadaşım Kubilay Kızıldenizli. Kubilay, 7 çocuklu Adanalı bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. İnci gibi el yazısıyla evin harcamalarını tek tek defterine işleyen ve oğluna “erkek adam borcunu asla unutmaz” desturunu ezberletmiş bir baba ile, 14 yaşlarında evlendirilip, 7 çocuğun ardından 30’larında çoktan olgunluk çağına gelmiş bir annenin el bebek, gül bebek oğulları olarak büyümüş.
Kubilay’la yıllar önce aynı ilaç firmasında bir süre birlikte çalıştık. O zamanlar ben henüz çok genç bir Ürün Müdürü iken, Kubilay da çiçeği burnunda bir Satış Müdürü idi. Daha sonra ikimizin de çalıştığı şirketler değişse de, arkadaşlığımız kopmadı ve bugünlere kadar geldi.
Kubilay, ilaç sektöründe farklı şirketlerde ve farklı yöneticilik pozisyonlarında geçen 30 yıllık başarılı bir kariyerin ardından emekli olunca, asıl tutkusuna- Ziraat Mühendisliği’ne dönmüş. Ama ne dönüş! Bir de üstüne Tarım Ekonomisi master’ı yaparak! Bugün, Kızılçiftlik adını verdiği çiftliğinde, iyi tarım uygulamalarına odaklanarak ve çiftçilere danışmanlık yaparak, onu 100 yaşına kadar yaşatacağına inandığı tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyor.
Sevgili Kubilay, üniversite eğitimini Ziraat Mühendisliği olarak yapmışken ilaç sektöründe çalışmaya başladın. Tercihin neden bu yönde oldu?
Bu konuda en sondan başa doğru birkaç şey söyleyeyim. Master yaparken hocam Prof. Şule Turhan bana şu teklifle geldi : “Bizim Tarım Ekonomisi öğrenci topluluğumuz var, onlara kariyer günlerinde konuşma yapar mısın?”. “Olur ama sizi şaşırtabilirim” dedim, “Zaten tersini beklemiyorum” dedi. Rahmetli İlber Ortaylı’nın kitabına atıfla “Bu Hayat Nasıl Yaşanmalı” diye bir başlık attım. Ve konuşmama şöyle başladım: “Benden duyacaklarınız sizleri şaşırtabilir ama benim hatalarımdan öğrenmenizi isterim. Aslında karşınızda başarısız biri duruyor. Çünkü 35 sene önce yapılması gereken bir şeyi şimdi yapıyorum. Burada bir başarısızlığın tespiti var. 1987’de mezun olduğumda bu master’ı yapsaydım size ilham olmayacaktı ama şu anda büyük bir kaybın karşılığı oldu”.
Sonra şöyle devam ettim: “Okulu bitirdim, iş arıyorum. Devlet İşletmeleri’ne işe giremiyoruz, her yıl TUS benzeri bir sınavımız vardı ancak Özal döneminde kapatıldı. Daha önceleri Tarım Bakanlığı sınav açardı ve sınavı geçenler görevlendirilirdi. Biz de gazeteleri açıp bulabildiğimiz her ilana başvurduk. Master yapınca bir alanda genç yaşta uzmanlaşmış oluyorsunuz, örneğin ben tarla bitkileri bölümü öğrencisi olarak pamuk üzerine çalışabilirdim; buğday, mısır, yem bitkileri, yonca, kenevir, keten gibi alanlarda uzmanlaşmış biri olarak bir çok yerde pamuk konusunda tez yazdım diyerek iş bulma şansım vardı. Ama benim gibi düz ziraat mühendisi olan birinin şansı yoktu. Genel ziraat bilgisi ile kim sizi seçerse oraya gidersiniz. Sadece nerede iş varsa oraya koşuyorsunuz. Ben de kim işe aldıysa oraya gittim. 40 yıl sonra master yapan birinden ilham alacağınız bir şey yok aslında , asıl ilhamı siz bugün kendiniz master yapmak, konunuzda uzmanlaşmak için almalısınız. Yoksa hayat sizi nereye götürmek isterse oraya gidersiniz. Bunun da yolu, bir alanda uzmanlaşmak.” Konuşmamın ana konusu buydu. Ama 60 yaşından sonra bunu yapınca da ilham oluyor. Şöyle düşünebilir gençler : “O bu yaşta yapmış , demek ki biz gençken yapabiliriz.”
Kesinlikle, herkesin “Yeter, artık oturayım” dediği zamanda sen sil baştan başlamışsın. Tren kaçmış ama treni tekrar yakalayabilirim demişsin.
Kendi alanımda master yapmadım. Orada öğreneceğim çok şey yok. Çok kaynak toplayıp, bilgiyi sentezleyip kendine bir ürün seçersen (ben üzümü seçtim) o alanda çok hızlı gelişmen mümkün. Eksikleri kendin tamamlıyorsun. 40 sene önce bu yoktu. Kaynak da yoktu. Bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi yapay zeka ile tartışıyorum. “Şu konuda literatür derlemesi yap” diyorum. Eskiden ancak bir hocayı bulup ne okuyalım diye sorardık veya kütüphaneye giderdik. Ama şimdi kaynağa ulaşmak kolay. İki ayrı yapay zeka ile karşılıklı arama yapıp eşleşenleri alıyorum. Konuya vakıfsan yanlışı yakalarsın ama örneğin ben tarih alanında fikrini sormam, sadece kaynak sorarım ve kendim yorumlarım.
Uzmanlaşmak için neden Tarım Ekonomisi’ni seçtin?
Tarım ekonomisini seçtim çünkü ekonomiyi bilmezsen ticaret yapma şansın yok. Tarım ürünü nasıl pazarlanır, pazarlama kanalları nelerdir veya çok yıllık bir bitkide planlama neye göre yapılmalı (çok yıllık bitkiler hemen ürün vermezler, örneğin üzüm için 3 yıl, zeytin için 7-8 yıl, şeftali için 5 yıl beklemek gerek), kaç yılda sana geri döner gibi konuları hesaplayabilmen lazım.
Uzun yıllar çalıştığım şirketlerden ayrılarak yeni bir hayat kurdum. Acele etmedim. Küçük bir yer aldım, yaklaşık 1 dönümlük. İçine de ahşap bir ev yaptım, önce orada birkaç deneme ile başladım. Aşık olduğum sebzelerden biri enginardır benim, tat olarak değil ama. Tat olarak taze fasulye. Ama enginarın kendisi o kadar güzel ki! Bir enginar bahçesine uzaktan baktığında sanki uzaylılar var zannedersin; ET gibi yeşil kafalı yaratıklar gibi görünürler. Enginar ona saygı duymanı sağlar, dizlerinle seni yere çöktürür çünkü enginarın etrafındaki bütün vejetatif sürgünleri sökmen gerekir. Yemyeşildir, hiç beklemediğin anda o kadar hızlı gelişir ki! Şimdi bir ay içinde burada enginar hasatı olacak. Coğrafi işaretli bir enginarımız var- Bursa Hasanağa enginarı. Bugünden sonra 6 hafta sürer. Daha hiç bir enginarda kafa oluşmadı, nüvesi bile yok. Ama birdenbire, bir ay içinde, kocaman bir şeye dönüşüverir.
Enginarın zaten ömrü de kısa, değil mi?
3 hafta içinde topluyorum, bitiyor. Türkiye’deki enginarlar çok yıllık ve kökeni Kaliforniya’dır. Bayrampaşa enginarı diye geçer ama asıl kökeni Kaliforniya’dır. İlk olarak İstanbul’da Bayrampaşa’da yetiştirilmiş, sonra Bursa’ya taşınmış, Hasanağa’da coğrafi işaret almış. İklimine ve toprağına uyum sağlayan başka bir çeşidi, yani alt grupları var. Gerçekten de buradaki köylüler iyi yetiştiriyor, lifsiz harikulade enginarlar var. Enginarı denedim ben ama portakal, limon gibi meyve ağaçlarına hiç ilgi duymadım. Zeytini ayırıyorum, onu bir başka yere koyuyorum. Mesela güzel, kocaman şeftalilerim olsun diye bir isteğim olmadı hiç -ama güzel şeftalilerim, güzel elmalarım da var burada. Ben böyle daha içli dışlı olacağım şeyleri sevdim.
Meltem, Abbot’ta çalışırken bir dergi çıkarırdık: Anadolu Dergisi. Arkadaşlar benimle röportaj yapmışlardı. Şöyle bir ölüm istiyorum demiştim o röportajda-sene 1999-2000; “Bir akşamüstü, güneş batmamış ama devrilmiş, asma yapraklarının arasından onu görüyorsun. Öylece, üzüm sıralarının arasında ölmeyi isterim” demiştim ta o zamanlar. Üzüme karşı Hitit Uygarlığı’nın da getirdiği bir etkilenme var galiba, onları çok okudum çünkü. Bizim bereket simgemiz zeytin falan denir ama üzüm, zeytinle yarışacak kadar uzun ömürlü olmasa da bereketli bir üründür çünkü Anadolu’nun tanrıçası üzümdür. Bereket tanrıçası heykellerini bilirsin değil mi, hani bir sürü memesi vardır. Onların her biri üzümdür. Hititler’den etkilendiğimi düşünüyorum çünkü Adana’da asma ile pek ilgim yoktu. Evimizde bir asma vardı ama modern tarımı kastediyorum daha çok. Burada önce iki sıra yaptım, olacak mı diye baktım. Üzüm 800 metreye kadar her iklime adapte olur. Ama az, ama çok verir ama yaşar. 3 yılımı aldı bu, sonra geçen yıl dedim ki artık buranın tamamını üzüm yapacağım. Geçtiğimiz 10 gün gittim bu iş için yapılmış profesyonel materyalleri aldım. Üzüm sıralarını bilirsin, sıra sıradır, başlarda demir T direkler vardır, onların arasında da teller gider. O aslında telli terbiye sistemidir. Terbiye ederken ilk iki yıl hiç ellemezsin, kendisi yukarı doğru uzar. Birinci yılın sonunda yeteri kadar çıktıysa, onu tellere yatırır dolar, istediğin şekli verirsin. Amacımız bir; boy hizamızda onunla calışalım, iki; tellere doğru yapraklarını ve dallarını yönlendirelim, ortası açık kalsın, rüzgar girsin ve mantar hastalıkları oluşmasın. Bu arada, mantar hastalıkları bitkiler aleminin en korkunç düşmanlarıdır, mantarlar bitkileri çok severler. 9 gün bu konuda çalıştım, onları kurdum, bununla ilgili küçük de bir video çektim. Hassas tarım yapmak istiyorum, nem sensörleri yerleştirdim kablosuz. Sulamayı yine bu nem sensörlerine bağladım. Toprak nemi yüzde 20’ye düşüyorsa başla, 30’da kes, 20’ye düşünce başla, 30’da yeniden kes şeklindeki sistemi kablosuz olarak kurdum. Bunları araştırıp satın aldım ve kendim kurdum ki, bir problem çıktığı zaman da anında çözebileyim.
Ne güzel deneyimler! Seni sahaya bağlayanlar nelerdir? Orada seni en çok şaşırtan, öğrenmeni sağlayan tecrübelerin neler oldu?
Bak bitkilerden mesela neyi öğreniyorsun; bir bebeğin yetişmesi gibi sabırla, her yıl o sürgünü bekliyorsun. O yıl don olduysa donlardan etkilendi mi, etkilenmedi mi diye takip ediyorsun. Buruşuk bir kumaş gibi çıkıyor ve inanılmaz şekilde büyüyüp yaprağa dönüşüyor. O yaprak belli bir büyüklüğe gelince çiçeklenme başlıyor çünkü çiçeğin kalitesini belirleyecek olan yaprak-yani fotosentez. Ondan önce toprak ısısının belli bir raddeye ulaşması lazım- 10-12 derece gibi-ki kökler uyansın, kök hücreleri aktifleşsin. Kök hücreleri aktifleşince suyu emmeye başlıyor. Su, iletim demetlerinden yukarı doğru çıkıyor. Yaprak sürgün uyanmaya başlar, ardından bitki, fotosenteze başlar- bu sefer karşılıklı. Bir yandan suyu köklerden alırken, bir yandan da köklere şeker gönderir-bildiğimiz glikoz üretir yani fotosentezde.
Bu süreç bana sabrı öğretiyor, sabırla bekliyorsun çünkü. O sürgüne her gün gidip bakıyorsun. Mesela bu dönem yağmur-sıcak-yağmur-sıcak derken tam mantar hastalıklarının fırlama dönemi. Şu an 10-18 derece arası ve Türkiye mantar cenneti.
Ne kadar sürüyor bu mantar sezonu?
Türlerine göre değişmekle birlikte 30 derecenin üzerine doğru mantarlar durur; bazıları 18’in üzerinde, bazıları 30’un üzerinde durur- ta sonbahara kadar. O yüzden de farklı hastalıklar farklı dönemde karşına çıkar. Ama yine bitkiye dönecek olursak, onların gelişimini izlerken sabretmeyi öğreniyorsun çünkü elinde onları büyütecek başka cihaz yok. Yani “ben yaptım, oldu” demiyorsun. Ve öğreniyorsun; şu mevsimde sürgünler başlar, şu ayda çiçeği olacak, şu ayda meyvesi olacak, şu ayda olgunlaşacak ve bu aylarda da – fenolojik gelişim diyoruz biz ona -şu hastalıklar çıkacak diyorsun. Ama bunu bahçeye gitmeden görme şansın yok. Tecrübeli çiftçilerimiz arazilerini hep gezerler; çok büyükse bir araçla, küçükse yürüyerek. Eli, o yavrusunun hep üzerinde olmalıdır, bu bir sabır ve bu sabrı her yıl yeniden yaşıyorsun.
Bir de bitkiler bana şunu öğretti; “Ben buyum” diyorlar, yani “Malzemem bu, bu malzemeyi fazla karıştırma, fazla şey bekleme ama benim ihtiyaçlarımı da karşıla- işte gübre vs gibi”.
Bir de Meltemciğim, her dönemde farklı şey istiyor, mesela bu dönemde azot ister-yani yeşil aksamın gelişebilmesi için azota ihtiyaç duyar. Çiçeklenmeye doğru giderken fosfor ister daha çok, mesela meyve oluşum döneminde potasyum ver bana der. Meyvenin kalibresini belirleyen potasyum ve bunlara eşlik eden 15-20 tane iz element var. Bu iz elementlerle birlikte gelişim evrelerinde istediğini vermen lazım. Tıpkı hani çocuklar için folik asitin beyin gelişimindeki önemi anlatılır- o dönem verdin verdin- burada da benzer bir durum var. Bitkilerin gelişimi de tıpkı insanlar gibi. Bu süreç, acele etmemeyi öğretiyor çünkü başka aşamalara geçildiğinde, bitkilerin başka ihtiyaçları gündeme geliyor.
Aslında tam da bu yaşlara uygun bir şey değil mi, gençken insan ne kadar sabredebilir onu bilemiyorum. Bu yaşların tecrübesi olması sebebiyle de anlamlı bence senin için.
Evet, evet.
Peki çiftçilerden bahsettin ya, onlarla temas halindesin tabi, bir de gönüllü danışmanlık yapıyorsun. Buradaki motivasyon neydi senin için, nasıl karar verdin? Eksikleri mi gördün, yoksa “benim tatminim budur” mu dedin?
İşe yaradığımı düşünüyorum. En önemlisi o. Hani şu Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde en tepede kendini gerçekleştirmek vardır ya… Bazı şeyleri zaman planına koyuyorum ancak iki şeyi koymuyorum; kim beni ararsa şuraya bir bakalım derse, ben işimi gücümü bırakıp mutlaka gidiyorum. Ama tabi ancak kendi bitkilerimle ilgili bir şey varsa. Ben ilaçlama yapmıyorum. Gübreleme ya da çapalama, budama, bunları saymıyorum. Onun dışında hemen gidiyorum. Oradan da öğreniyorum. Mesela benim alanım tarla bitkileri, ben meyveci değilim ama şu anda meyveyle uğraşıyorum. Bu dönemde kayısıda çil hastalığı diye bir hastalık görülür. Bu hastalığı da geçen hafta öğrendim. Önce yapraklarda siyah bir nokta çıkar, sonra etrafında açık renkli bir hale oluşur (zeytindeki halkalı lekede de benzer bir durum vardır, o da iç içe geçmiş iki halkadır). Şimdi ben gösterdiklerinde bunu gördüm, “Bana izin ver, birkaç saat sonra seninle konuşacağım” dedim ve hocamı aradım, “Bunun şu hastalık olduğunu düşünüyorum, doğru mu ?” dedim, “Doğru” dedi. Gittim bilgiyi verdim. “Ben olsam buna ilaçlama yapmam ama sen ticari iş yapıyorsun, pestisit kullanacaksın başka çaren yok. Bu yıl bu pestisiti kullan, gelecek yıl seninle bunu organik olarak çözeriz, onu konuşalım” dedim. Çünkü bunu engelleyecek, hasarı azaltacak yöntemler var. Hiç bir şeyi de sıfıra indirmek de mümkün değil. Bana bahçe öğretiyor, tarla öğretiyor. Herşeyden önemlisi insanlarla ilişki kuruyorum; sıcacık eli nasırlı abiler, amcalar, ya da kardeşler. Ama atadan gördüklerini uygulama eğilimleri çok yüksek.
Şimdi tam da onu soracaktım- çiftçinin üretim şeklini değiştirmek çok kolay bir şey olmasa gerek, onları ikna etmek için nasıl bir yol izliyorsun?
Bilmediğini öğretebiliyorsun, bildiğini sandığını değiştiremiyorsun. Pragmatik aslında bizim Türk köylümüz, mutlaka görecek. Yani adama sen kendi bahçende onu göstereceksin. Tutuculuğunun aslında iki nedeni var. Bir tanesi “Ben biliyorum” ama daha da önemlisi ürünü riske atmak istememesi. “Ben bu bilgimle her yıl iki ton alıyorum” diyor mesela. Ama yeni bir şey uygulaması aynı zamanda onu kaybetmesi, borca batması demek, ailesini geçindirememesi demek. Birincisi birey olarak bana güvenmeleri lazım, ikincisi de asıl devletin örnek çiftliklerle bu işi çözüyor olması lazım. Ayrıca bu çiftliklere sürekli olarak köylüleri götürüp ağacın, bitkinin başında bunları anlatması, “Bak biz böyle yaptık, şöyle oldu, bu kadar ürün aldık” demesi gerekir. Geçmiş yıllarda zaman zaman Tarım Bakanlığı bunları yapmış, yani örnek çiftçi geliştirilmesi konusunda çalışmış. Gelişmeye açık, biraz mürekkep yalamış insanları eğitmek daha kolay oluyor, o eski geleneksel metotların değiştirilmesini sağlamak ancak bu şekilde mümkün. Bir başka risk-mesela çok üzülürüm bu konuya- köylü, ilacın üzerindeki önergeyi (prospektüs bilgisi) uygulamıyor. 1 tonluk ilaçlama deposuna 300 ml koyacaksın denen önergede o, 600 koyuyor.
Köylü kendi doğrusu neyse onu uyguluyor yani.
Fazla vereyim çözülsün diyor. Ama öyle olmuyor tabi, doğa böyle işlemiyor. O noktada çiftçiyi iyi tarım uygulamaları ile tanıştırmak, sertifikalı tohum kullanmak, bütün yönergelere uymak önemli. Şimdi biz pestisitleri tarımdan tamamen çekersek dünya nüfusunu besleyemeyiz- yani aç kalırız.
Yani şart mı pestisitleri tutmak? Hepimizin eleştirdiği bir konu ya bu.
Şöyle; dozunda ve zamanında uygularsan genelde sorun yok, yan etkiler yüksek dozda ortaya çıkıyor. Şimdi tarım ilaçlarında şu tür araştırmalar var, önemli olan hasattan önce son uygulama süreleri. Kimi ilaç hasattan en son 15 gün önce vermelisin der, kimi ilaç 3 ay der-meyveler öyledir. Sen şimdi hasata 1 hafta kala, üstelik de yüksek doz verirsen bütün sofralara pestisitli meyveyi göndermiş olursun. Bunların yarılanma ömürleri üzerinden gider bu hesaplamalar. 15 gün sonra olması gereken maksimum miktarın altına inecek diye bakılır, hesaplar hep bunun üzerinden gider. İyi tarım uygulamalarından kastettiğimiz de odur.
Bir de yayıcı yapıştırıcılar var. Bu yayıcı yapıştırıcılar, ilaçların bitkinin yaprak ve dallarına iyice yapışmasını sağlayıp, rüzgar veya farklı iklim koşullarında kalım sürelerini uzatıyor. Bunların hep yasaklanması lazım. Birincisi o. İkincisi de pestisit kullanımında gerçekten ticari amaçlarla üretilenleri bir tarafa bırakıp, uygulanması gerektiği anda uygulamayı sağlayacak bir eğitim programına ihtiyacı var Türk çiftçisinin.
Devlet desteği konusunu da sormak isterim. Nasıl bir devlet desteği var? Doğru yerlere dokunabiliyorlar mı, yoksa çok büyük bir boşluk mu var?
Devlet desteği var ama yeterli değil. Birincisi o. Ziraat Odası’na kayıt olacaksın, oradan bir belge alıp, o belgeyi götürüp, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmesi’ne, bağlı bulunduğun ilçe müdürlüklerine ürünlerini kayıt ettireceksin, bundan sonra devlet desteği ufak tefek başlıyor. Ama o kadar az ki bunlar, mesela dönüme 100 TL gübre desteği veriliyor, işte mazot desteği veriyor diyelim. Bugün mesela öyle kötü dönemden geçiyoruz ki şu anda Meltem, körfez kapandı ama dünyadaki gübre üretiminin yüzde 40’lara yakını o bölgeden elde ediliyor. İran bu konuda çok önemli kaynak, körfez ülkeleri de. E şimdi gübre fiyatları artacak, mazot dün 75 TL idi Türkiye’de- dizel yakıt yani, traktörler dizel yakıt kullanır. Bunlar maliyet artışı demek. Ve herşeyden önemlisi de, tamam maliyet artsın, çiftçi bunu kullansın ama çiftçi bunu kendi istediği fiyata satamıyor. Yani şöyle düşün; ürünü sen üretiyorsun, fiyatını sen belirleyemiyorsun.
Türkiye’deki tarımın temel sorunları nelerdir? Sen gelecekten umutlu musun, önümüzdeki yıl için nasıl bir tablo öngörüyorsun?
Türk tarımının günlük değil yapısal sorunları var, bu bir. Yüzde 80’i küçük aile işletmeleri, 5-40 dönüm arasında arazisi olan çiftçiler, 20 baş ineği olan insanlar diye düşün. 20 baş, 30 baş, 40 baş inek zenginlik demektir yani. Arazilerin küçük parçalara ayrılmış oluşu, işlenmesinin ekonomik olmayışı da sorun- mesela 5 dönüm arazi bir aileyi geçindiremez. O zaman köylü topraktan kopuyor, arazi boş kalıyor. İşlenmeyen araziler var. Bu yıl devlet “Bir önlem alacağım, istenmeyen arazileri ben kiraya vereceğim” dedi, başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela köyden böyle bir bilgi hiç gelmedi, “Benim arazimi devlet kiraya verdi” falan demiyor kimse, anlatabiliyor muyum? Bir iyi niyet var ama organizasyonel yapıyı kurma konusu epey sıkıntılı. Sonra hobi bahçeciliği Türkiye’de pandemiden sonra arttı ama bahçeler eve dönüşmeye başladı. Ayrıca Türkiye bir traktör mezarlığı. Yılda 40 saat çalışıyor traktörler sadece. Çünkü her 20 dönüm arazisi olanın traktörü var. Birinin 20 dönüm arazisi var, traktörü var, öbürünün 15 dönüm arazisi var, yine traktörü var. Halbuki bütün bu alanı tek bir traktörle işleyebilirsin. Bir traktörle 500 dönüm araziyi sürebilirsin kolaylıkla. Ama 500 dönüm arazi, 30 parçada her birinin traktörü var. Burada benim önerim arazi işletme kooperatiflerinin oluşturulması. Bu sosyalist sistemde vardı.
Peki tarımda üretim nasıl artırılabilir ?
Birincisi ekonomik olmalı. Türkiye tarımı ekonomik işlemiyor. Mesela bizim bahçelerimizde mekanizasyon işlemiyor -tarladan bahsetmiyorum tabi, tarlada yüzde yüz mekanizasyon var şu anda. Sürmek için ve hasat için araçlar var ama bahçecilikte mekanizasyon işlemiyor. Mesela İspanya’daki zeytinliklerde daha bodur tipi zeytinler yaptılar, Türkiye’ye de geldi o zeytin çeşitleri. Hasat makinaları, ya da budama makinaları ağacı altına alıp geçerken, budamasını yapıyor. Ama Türkiye’de her bir ağacı tek tek budamak zorundasın. İşçilik maliyeti korkunç. Mesela zeytincilikte en büyük maliyet budama ve toplamadır.
Peki bu makinaların temini bu kadar zor mu?
E bahçelerini buna göre yapman lazım. O tren kaçmış bir kez. Mesela Suudi Arabistan 20 milyon tane zeytin ağacı dikti, böyle yapıyor. Dünyanın en büyük zeytinyağı üretim tesislerinden biri o bölgede kuruldu. 20 milyon ağacı yağa çeviriyorlar.
Türkiye bir çok alanda liderliğini kaybedecek, üretimde İspanya başta geliyor, yanlış hatırlamıyorsam biz 3. veya 4.’yüz. Türkiye’de mesela fındığı kaybediyoruz, dünya lideriyiz biliyorsun ama liderliği kaybediyoruz. Demek istediğim şu; üretimin verimliliğini artırmanın yolu öncelikle ölçekten geçiyor. İkincisi de, ölçekle birlikte tarımsal girdiyi azaltmak gerekiyor. Sadece traktörü sürme olarak düşünme, ilaçlama yapacaksın-aynı tipte ürün desenleri bunlar, işte buğday ekimi. Zaten hepsine aynı ilaçlar verilecek, bir defada ilaçlamış oluyorsun ama tek makinayla. Ve tek bir işçilikle, ayrı ayrı mazot harcamıyorsun, ayrı ayrı makina amortismanına kaynak ayırmıyorsun. Ayrı ayrı işçi görevlendirmek zorunda kalmıyorsun. Dolayısıyla önce ölçek olacak. Ayrıca, devletin su ekonomisini sağlamak için havza başlı üretim planlaması yapması lazım. Su yönetim planları yapılmalı. Mesela şimdi şükür, Konya’da mısır ekimine desteği kaldırdılar. Mısır çok su harcar, Konya’da mısır ekiminin yasaklanması lazım. Yeraltı suyu, yerine konabilen bir şey değildir bugünden yarına. Biz hep bin yıllık, on bin yıllık antik suları kullanıyoruz, 300-400 metreden su çekiliyor. Kocaman 20 metre obruklar düşün, adamın evinin yanında obruk var. Su boşaldıkça o alanlarda çökme başlıyor. Adamın evi de çökebilir. Dayanıklı kayalıklı yapılar değil oralar, su boşaldıkça ağırlığı taşıyamıyor, kalkerler çöküyor. Su ekonomisi için havza başına üretim, yani bu havzadaki suyun sulayabileceği miktarda üretim gerekiyor. O bölgeye uygun ürünlerin seçilerek uygun bir üretim planlaması yapılmalı. Makro ölçekli şeylerden bahsediyorum şu anda. Mikro düzeyde bakarsan da, çiftçi eğitimi ve pestisit eğitimi mutlaka verilmeli. Yani biz bunu kullanıyoruz, evet (ben kullanmıyorum bu arada, pestisitsiz idare ediyorum ve gayet de güzel gidiyor) ama bu devrimsel bir şey. Benim arazim küçük sonuçta, bunu büyük alanlarda belli bir sıraya koyarak, azalan miktarlara getirerek yapmak lazım.
Ama organik tarımın bir hayal olduğunu söyleyebilirim.
Ne açıdan hayal?
Organik tarımın mevzuatını okuduğun zaman görüyorsun ki ancak Atlas Okyanusu’nun ortasındaki bir adada yapabilirsin bunu. Yani kendi ihtiyacını karşılamak için.
Niye hala bu kadar popüler peki?
Çünkü beyaz yakalılarımız bu ürünlere para vermeyi çok seviyor! Orada bir niş pazar hedefi var. O pazara ürün sağlıyor. Bir organik çiftlik deniyor, içinde herşey var. Bu kadar ürünü yetiştirme şansları yok. Sağdan soldan toplayıp getiriyorlar bunları. Toplananların da organik olup olmadığını bilmiyoruz.
Bir tüketim tuzağı diyebilir miyiz yani organik ürünlere?
Bir yönüyle tüketim tuzağı. Sen bahçende domates yetiştirirken hiçbir şey kullanmayabilirsin, onun beneklerine falan da razısındır. Şimdi diyelim Meltem markete gidiyor, raflara bakıyor. Üzerinde hiç leke olmayan meyve var, bir de üzerinde lekeler olan meyve var. Meltem hangisini satın alır önce ona bakacaksın, sonrasını konuşuruz. İkincisi, organik ürünler pahalı ve belli bir tüketici kitlesine hitap ediyor- yüzde 5 gibi. İstanbul’da beyaz yakalı arkadaşların çoğu online alışverişlerini öyle yapıyor ancak aldıkları ürün tarif edilen ürün değil.
Bunu öğrenmemiz çok iyi oldu.
Organik ürün üretmek mümkün ama dünyanın sorunlarını çözebilecek olan şey organik ürün değil, iyi tarım uygulamaları, yerinde kullanma. Mesela akşam saatlerinde ilaçlama yapın deriz çünkü bal arıları artık yuvalarına çekilirler yani ortada faydalı böcek kalmaz. Yani sadece bitki var ve sen varsın. Rüzgarlı havalarda ilaçlama yapmayın deriz, niye? Hedefin dışına gitmesin, başka yerlere gidip başka yerleri zehirlemesin diye ve yine sadece mecbursanız kullanın deriz.
Mesela basit bir nokta var, mantar hastalıkları çok ciddi hastalıklardır. Bizim bakırlı ilaçlar dediğimiz ilaçlar vardır-organik tarımda da kullanılırlar- belki isim olarak bordo bulamacını duymuşsundur, kireç ve bakır karışımıdır. Bunları hasattan sonra sonbaharda, yaprak dökümünün ardından meyve ağaçlarına uygularsan, yine kışın ortasında bir ilaçlama daha yapıp, yazın da, ilkbaharda da sürgün vermeden yine bu ilaçlamayı yaparsan, mantarlar girip ağacında hastalık yaratamıyor. Yani ağacı bakırlı bir bileşikle kaplıyorsun, bu da koruyucu bir tabaka oluyor.
Sonra bir de zararlı mücadelesi var; böcekler gibi. Kaolin kili denen bir organik bileşik var, bildiğimiz kil. Aynı zamanda seramik sanayinde de kullanılır. İlk kez Çinliler tespit etmişler. Türkiye’de de var kaolin yatakları. Kaolin kiliyle bitkilerini korursan, bitkinin rengi beyazımsı renge dönüyor. Mesela zararlı, yeşil bekliyor ya, diyelim zeytin sineği ya da güvesi zeytine doğru uçuyor ama son anda “yav bu bizim zeytin değil” diyor geçip gidiyor!
Çok hoş, doğal yanıltma.
Tabii. İkincisi, akıllı bir zeytin sineği ya da güve olduğunu düşünelim. Konduğu anda hayvanın sağına, soluna, bacaklarına falan bulaşıyor, yumurta bırakmasını engelliyor. Doğal mücadele ediyorsun.
Bunlar zor işlemler mi peki?
Hayır, ilacı nasıl püskürtüyorsan bunu da öyle püskürtüyorsun.
Peki bu konuda bilinç mi yok, neden yaygınlaşamıyor?
İşte geleneksel tarım, bir de şu yeşil devrimin –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hani yeşil devrim diye çıktı ya azot, fosfor, potasyum gübrelemesi ve pestisit kullanımı- bize hediyesi. Bilinçsiz tek yanlı yapmak söz konusu. Kullanan çiftçi “İlaç attım öldürdüm” diyor mesela. Öbüründe de diyorsun ki “Bu da bunu veriyor sana” ama göremiyor. Anlatıyorsun inanmıyor. Sıkıntı burada.
Bu bile başlı başına bir iş, senin gibi bilinçli ve eğitimli kişilerin diğerlerini yönlendirmesi konusu.
Şimdi ben mesela hafif tomurcuklar belirmeye başladığında kaolin kiliyle ilaçlama yapacağım çiçeklenmeden önce. Çiçeklenme bittikten sonra bir daha kaolin kili vereceğim. Yağmur yağmazsa sorun yok, yağmurda yıkanıyor doğal madde ya. Sezonda 3 kez bu uygulamayı yaparsam zararlı mücadelesinde çok ciddi bir başarı elde ediyorum. İkincisi, bir de tuzaklar var pestisit yerine kullanacağın.
Belki görmüşsündür ağaçlarda bu tuzakları, oraya zararlıları çeker. Bazılarının üstüne üre konuyor veya sanayi tipi üretimler de var. Kokusu onları çekiyor ve cezbediyor, şişenin içine girince de çıkamıyorlar. Evet öldürüyorsun yani o kadar da çevreci olma şansımız yok, çünkü öbür türlü de ölüyorlar. Ama kaolin kili hakkında çok araştırma okudum bununla ilgili, zararlı mücadelesinde bizim iyi tarım uygulamaları içersinde kalan önemli bir mücadele aracı ama yeteri kadar Türkiye’de yaygınlaşmış değil. Bilinçli ciftçi bunu yapıyor. Bir de bu, aynı zamanda meyvenin yanmasını da engelliyor, örneğin narda çatlamalar olur görmüşsündür, onların birinci nedeni aşırı sulama, ikinci nedeni de güneş yanıkları nedeniyle kabuğun kuruması ve çatlamasıdır. Meyvelerdeki çatlamaların önemli bir nedeni yanlış sulama ve güneş yanıklarıdır. Mesela bitkilerin gövdelerini ve dallarını yanıklardan korur, ışığı yansıtır, 5-6 derece civarında bitkinin ısısını düşürür, bu çok önemli bir şey. Yine Temmuz- Ağustos’ta, 35 derece üzerindeki sıcaklarda, fotosentez yavaşlar, yani solunum yavaşlar. Su kaybını engellemek için bitki kendini kıtlığa doğru çeker, burada fotosentezin de aktif olarak devam etmesini sağlamış oluyorsun.
Gerçekten ilham verici bilgiler Kubilay. Peki iyi tarım senin için ne demektir diye sorsam?
İlk soruda iyi tarım benim için toplumun ihtiyaçlarını karşılayan ve sofrasına pestisitsiz ürün gönderen tarımdır. Bu kadar. Ama ihtiyaçları karşılayabilecek tarım biçimi, bu iyi tarım uygulamaları ile olabilecek bir şey. Organik tarımla bunu karşılamak mümkün değil, herkes ölür açlıktan, nüfusun yarısı gider yani 3-5 yıl içinde.
Tarım politikalarını yeniden tasarlayacak olsan önereceğin ilk 3 değişiklik ne olurdu?
Tek bir şey yapardım; yaptırımı olan üretim kooperatifleri kurmak. Yani yaptırım dediğim şu; bölgeler düzeyinde mesela bir havza diyelim veya Bursa bölgesini 3 üretim bölgesine ayırdık diyelim; buralardaki toprağı işlemeyi, hasatı hep birlikte yapacak, girdiyi azaltacak üretim kooperatifleri kurardım. Üretici değil bak- üretim kooperatifleri.
Halihazırda yok mu peki?
Yok. Mesela zeytinciler kooperatifi Marmara Birlik var ama üretici ona ürününü satar, o kadar. Burada o üretimi planlayacak bir merkezi akıl, o bölgelerde aynı çeşit ürünü üretecek çiftçileri birleştiren ve arazileri bir araya toplayan bir yöntem uygulamak isterdim. Üretim kooperatifi-üretici değil. Üretim dediğimiz zaman bütün girdileri hesaplayacak, toplam organik madde miktarına varana kadar göz önünde bulunduracak, hasat ekimini bu kooperatif arazileri ile hep birlikte yapacak, imecenin merkezinde olduğu kooperatifler. Biz Bulgaristan’ın 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’ye göç eden Türkler’le konuşun, orada tarımla ilgili inanılmaz güzel meslek liseleri kurmuşlar ve kooperatifler aracılığıyla tüm arazileri işlemişler. Köylünün traktörü yok, biçerdöveri yok.
Peki sen bu konuya önayak olabilir misin?
Bunun için burada daha çok kök salmak lazım. O biraz uzun bir süreç, devlet eliyle yürütülebilecek bir şey bu. Ya da burada 10 tane kafa dengi büyük arazisi olan işçiyle birleşip bu işi yapabilirsin. Çiftçilere daha henüz “Şu ilacı şu şekilde kulan” dediğimiz zaman bile ulaşamıyoruz. Yani üretim kooperatifi kurmak ve tarımı Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre planlamak diyebilirim. O döneme kadar da bütün çiftçileri koruyacak sözleşmeli üretim yaptırmak çiftçinin çıkarları açısından önemli olurdu.
Seni diğer ziraat mühendislerinden ayıran temel yaklaşımın nedir?
Biz mühendisler bilimin dediğini yapıyoruz. Beni diğerlerinden ayıran diyemem ama ben bilimi rehber alıyorum yaptığım her şeyde. Hocam bile söylese gerçekten doğru mu, saha bilgisini içeriyor mu diye kontrol ediyorum. Merak diyebiliriz belki. Hepsinden değil ama bir bölümünden ayıracak şey bilimsel merak diyebilirim. O yüzden Kızılçiftlik You Tube kanalını kurdum. Orada okumadığım, bilmediğim hiç bir şeyi yapmıyorum ve paylaşmıyorum.
Kanalın da müthiş bu arada, tebrik ederim.
Teşekkürler. Bir çiftçi, bir ziraat kanalı -küçük bir alan diye bakalım ona biz- 4200’leri geçti şu anda. Amacım bu yılın sonunda 10 binlere ulaşmak, ütopik gibi görünüyor ama ben yine de amacıma ulaşmak istiyorum.
Eski bir satışçı olrak hedefleri büyük koyalım diyorsun!
Peki gençlerle ilgili de konuşalım mı biraz, gençlerin tarıma ilgisi düşük deniyor, bu doğru mu? Böyle bir algı varsa bunu değiştirmek mümkün mü?
Doğru, bu algıyı şöyle değiştirebiliriz; tarım aslında en nitelikli insana ihtiyaç duyulan bir alan. Tarım, bir tohumu atıp büyümesini izlemek değil, o tohumla birlikte, onun gelişimi ile birlikte çalışmak demek. Bu da çok derinlikli bir ilgi gerektiriyor. İkincisi, çok büyük bir toplumsal sorumluluk aynı zamanda. Yani içinden çıktığın topluma karşı da bir sorumluluk, onunla birlikte hareket etmek, çünkü onunla birlikte hareket ettiğin zaman nitelikli ürünler elde ediyorsun- bu da çocuğunun ya da yeni nesillerin sofrasına sağlıklı besinlerin gitmesi demek. Yani benim bu konuda söyleyebileceğim budur. Mesela ziraat algısı 20 sene önceki gibi değil. Bütün teknolojiyi uygulayabildiğin bir alan ve bu dijital altyapıyla çalışan adamlar da mühendisler.
Dijitalleşme işe yarıyor ve kullanılıyor o halde tarımda.
Evet, hem hayvancılıkta, hem bitki yetiştiriciliği alanında kullanılıyor ve su tasarrufu başta olmak üzere su ve gübre gibi bir çok konuda tasarruf etmeni sağlıyor, hem de işgücünü düşürüyor. Sana başka şeyler üzerinde düşünme imkanı yaratıyor. Dijital dünya tarlanda senin için çalışırken, o işi yönetirken, sen bir sonraki yılı planlama şansına sahip oluyorsun. Hassas tarım konusunu ayrıca seninle konuşmak isterim Meltem, hassas tarım dünyanın geleceği ve yine iyi tarım uygulamalari içinde. Bunu uygularsan daha az pestisit kullanırsın. İnsektisit dediğimiz böcek ilaçlarını daha az kullanırsın, daha az gübreyi bitkinin zaman diliminde ulaştırmış olursun. Hassas tarım bunları yapıyor. Bak benim arazimde hiç kablo yok ama her şey birbiri ile konuşuyor. Benimki küçük bir yer, bir buçuk dönüm. Ben bunu burada modelledim, asıl amacım bu bağı çok büyütmek, mesela yaban mersini üretmek ve yine bunlar hep hassas tarımla yürüyen konular. Yani araziyi ve bitkiyi okuyan sistemlerle bunu yapan şeyler var. Bu hem ölçeği büyütmeye olanak sağlıyor, hem de bütün araziyi okuyabiliyor. Daha “drone”ları hiç konuşmadık bile! Uydudan araziyi görmek ve bitki hastalıklarını tespit etmek mümkün. Mesela çiftçi gübreyi alıyor, ilacı püskürtüyor ama bazı yerlerin ihtiyacı yok. Bunu drone teknolojisi ile, yani araziyi okuma teknolojileri ile de görebiliyorsun. Hassas tarım inanılmaz bir şey ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Kendini geliştiren, okuyan, öğrenen kişiye ihtiyaç var.
O halde tarımın geleceği hassas tarımdır diyebilir miyiz?
Zaten dünyada artık bütün gelişmiş ülkelerde öyle yürüyor, bizde de çok güzel örnekleri var. Büyük ölçekli yerlerde- mesela Adana’da bazı yerlerde- var. Eski toprak ağalarının eğitim görmüş çocukları, büyük topraklı (10 bin, 20 bin dönümlük) köylüler hassas tarımla çalışıyorlar ve yaşadıkları yerlerde tabloyu değiştirdiler. Küçük ölçekte bunu yapabilmen mümkün değil, ilk değiştireceğim şey ölçek olurdu. Biraz önceki sorduğun soruyla bağlantılı olarak söylüyorum.
Beni yaşatacak olan da o. Ben 100 yaşımı göreceğim. Bu işte sabrı öğreniyorsun, negatif elektriklenmeyi atıyorsun. Araziye girdiğim anda akşam oluyor, hiç bilmiyorum nasıl geçtiğini. Kendimi bitkinin dibinde buluyorum perişan halde, sonra da “Ya bu sen değilsin, sen plaza böceğiydin” diyorum (gülüyor). Kafamda şapka, yerde oturup gülüyorum kendi kendime. Orada bağda kalınca 4-5 gün kimseyi görmüyorum. Benim bekçilerim var: Toros’la Toprak. Toros erkek köpeğim, tam bizim gibidir, hiçbir işe yaramaz! Ama Toprak hep beni izler. Ben sendelediğim zaman yanıma koşar, ben nereye gidersem gideyim hep takip eder. 20-25 metreden fazla uzaklaşmamı istemez, bir dolanır gelir tabi arasıra ama aklı hep bendedir.
Bu arada Türkiye’de bu yıl gerçekten tarımsal üretim parlayacak, inanılmaz yağış var, güzel yağış. Su sıkıntımız olacak gibi değil, barajlar dolu. Umuyorum Temmuz ve Ağustos’ta birer defa da yağsa yeter. 10-12 milimetrekareye yağışı toprak emer, fazlası toprağın üzerinden akar. 10-12 milimetre yağarsa birer defa da olsa zeytinlerimize de iyi gelir çünkü onlar sulanmıyor. Yani genel olarak iyi bir yıl. Dünya için savaşlar nedeniyle kötü ama tarım açısından Türkiye’de güzel bir yıl.
Türkiye adına bu umut dolu kelimeleri duymak çok güzel oldu, buna hepimizin ihtiyacı var doğrusu.
Kubilaycığım, bu güzel bilgileri paylaştığın için çok teşekkür ederim. Hevesin, bilgin, tutkun hiç sönmesin. Uygulamaya, öğretmeye, başkalarına ilham olmaya hep devam etmeni dilerim.







Köşe Yazıları
Gustav Klimt’in Dünyasına Kısa Bir Yolculuk
Bir süredir şehirleri gezerken yalnızca müzelerin, meydanların ya da turistik rotaların peşine düşmüyorum. O şehrin hafızasını taşıyan hikayelere de kulak veriyorum.
Yaşadıkları dönemin ruhunu taşıyan eserleri görmek, o yıllara damga vuran mimari yapıları keşfetmek ve en çok da bütün bunların ardındaki hikayeleri dinlemek beni o şehre biraz daha yaklaştırıyor. Bir şehri, ona iz bırakmış insanların gözünden tanımak, sanki o şehrin kapısını içeriden aralamak gibi. Viyana gezimde de peşine düştüğüm isim Gustav Klimt oldu.
Gustav Klimt’in hayatı aslında tam bir dönüşüm hikayesi. 1862’de Viyana’da, altın gravür ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Henüz on dört yaşındayken Viyana Sanat ve Zanaat Okulu’na kabul ediliyor. Bugün özgür, erotik ve sıra dışı resimleriyle tanıdığımız Klimt, sanat hayatına oldukça akademik ve geleneksel bir eğitimle başlıyor.
Kariyerinin ilk yıllarında saraylar, tiyatrolar ve kamusal yapılar için dekoratif resimler yapıyor. 1888’de İmparator Franz Joseph tarafından Altın Liyakat Haçı ile de ödüllendiriliyor. Henüz genç yaşta devletin takdir ettiği, önemli siparişler alan saygın bir ressam haline geliyor.
Ama Klimt’in asıl hikayesi tam da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendisine sunulan bu güvenli ve saygın sanatçı kimliğinin dışına çıkıyor.
Viyana Üniversitesi için hazırladığı Felsefe, Tıp ve Hukuk adlı resimler dönemin ahlak anlayışını altüst ediyor. Çıplak bedenlerin yer aldığı erotizm dolu bu eserler büyük tepki çekiyor. Tartışma sanat çevrelerini aşıp kamuoyuna kadar taşınıyor. Klimt ise geri adım atmıyor. Sipariş için aldığı parayı geri ödüyor ve resmi kurumların kendisine ne çizmesi gerektiğini söylemesine izin vermemeyi seçiyor.
Tam da bu dönemde bir grup sanatçıyla birlikte Viyana Secession’unu kuruyor ve ilk başkanı oluyor. Akademilerin ve geleneksel sanat kurumlarının çizdiği sınırları kırmayı amaçlayan bu hareket, Art Nouveau sanat akımının gelişmesinin de en önemli adımlarından biri oluyor.
Devletle yolları ayrılırken Viyana sosyetesi Klimt’e kapılarını sonuna kadar açıyor. Varlıklı aileler, özellikle de dönemin güçlü ve zengin aileleri portrelerini ona yaptırmak için sıraya giriyor. Kısa sürede ünü Viyana sınırlarını aşıyor ve Avrupa sanat çevrelerinde konuşulan bir isme dönüşüyor.
Ve Klimt denince kadınlardan söz etmemek neredeyse imkansız. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ama çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu biliniyor. Ölümünden sonra farklı kadınlar tarafından onun çocuğu olduğu ileri sürülen on dört çocuk ortaya çıkıyor. Atölyesi de en az özel hayatı kadar sıra dışı. Çalışırken çevresinde sürekli çıplak modeller ve onlarca kedi bulunuyor.
Sonra o meşhur altın geliyor.
Altın gravür ustası bir babanın oğlu olan Klimt’in altına duyduğu ilgi tesadüf değil. İtalya seyahatlerinde, özellikle Ravenna’da gördüğü Bizans mozaiklerinin etkisiyle altın varağı modern resmin merkezine taşıyor. Altını yalnızca bir süsleme unsuru olarak değil, resmin bütün yüzeyini ve etkisini değiştiren bir malzeme olarak kullanıyor. Judith, Adele Bloch Bauer ve tabii ki Kiss, bu dönemin en unutulmaz eserleri arasına giriyor.
Üstelik Klimt’in hikayesi ölümüyle de bitmiyor. Nazi döneminde Yahudi koleksiyonerlerin sahip olduğu çok sayıda Klimt eseri zorla el değiştiriyor. Savaşın son günlerinde, 1945’te eserlerinin bir bölümünün saklandığı Immendorf Şatosu yanıyor. Bu yangında yaklaşık 200 Klimt eserinin yok olduğu öne sürülüyor. Bu büyük kayıp nedeniyle Klimt’in eserlerinin önemli bir bölümü günümüze ulaşamıyor.
Ben de yaşadığı dönemin nevi şahsına münhasır sanatçılarından biri olan Klimt’in, savaşların ve zamanın içinden günümüze ulaşmayı başaran eserlerini görmek için soluğu Viyana’nın en görkemli Barok yapılarından biri olan Belvedere Sarayı’nda alıyorum.
Daha bahçesine adım atar atmaz insanı başka bir zamana taşıyan bir ihtişam karşılıyor. Kusursuzca düzenlenmiş bahçeler, heykeller, havuzlar ve karşıda bütün zarafetiyle yükselen saray. Viyana’nın o eski görkemini daha kapıdan içeri girmeden hissetmeye başlıyorsunuz. Ama benim için bu kez sarayın kendisinden çok, içeride beni bekleyen Klimt önemli. Çünkü birazdan, yıllardır kitaplarda ve ekranlarda gördüğüm o altın dünyanın tam karşısında duracağım.
Usul usul salonları gezerken Klimt’in farklı dönemlerine ait eserleri birbiri ardına çıkıyor karşıma. Sonja Knips’in zarif portresi, Fritza Riedler, yarım kalmış Adam and Eve, çiçeklerle bezeli Cottage Garden with Sunflowers ve Attersee günlerinden izler taşıyan manzaraları. Klimt’in yalnızca altınlardan ve kadın portrelerinden ibaret olmadığını, doğaya ve renge bambaşka bir gözle baktığını da burada daha iyi anlıyorum.
Kiss: Zamanı Aşan Bir Öpücük
Salonları usul usul gezerken, her eserin önünde biraz daha oyalanarak Klimt’in dünyasının içine çekiliyorum. Sonra orta salona geldiğimde kalabalığın toplandığı o tabloyu görüyorum. Daha ilk anda altının içinden birbirine sarılmış iki beden çekiyor beni kendine. Karşımda Kiss var. Yıllardır kitaplarda, afişlerde, kartpostallarda defalarca gördüğüm bir eser ama insan karşısında durunca neden zamanın ötesine geçtiğini daha iyi anlıyor.
Klimt, tartışmasız en ünlü eseri olan Kiss’i altın döneminin zirvesinde, 1907-1908 yıllarında yapıyor. Önceki yıllarda geliştirdiği desenler, altın kullanımı, Bizans mozaiklerinden aldığı ilham ve kadın bedenine duyduğu ilgi sanki bu tabloda tek bir yerde buluşuyor. Gerçek altın varak kullandığı eser, ilk bakışta bir tablodan çok mücevher ya da değerli taşlarla işlenmiş büyük bir sanat objesini andırıyor.
Çiçeklerle kaplı bir zeminin üzerinde, altın bir halkanın içine alınmış iki aşık neredeyse tek bir bedene dönüşmüş durumda. Kadın ve erkeği birbirinden ayıran en belirgin şey giysilerindeki desenler. Erkek kadını dudaklarından değil yanağından öpüyor; bütün o yakınlığa rağmen sahnede erotizmden çok dingin, hatta kutsal bir sevgi hissi var.
Eserdeki çiftin Klimt ve hayatındaki en önemli kadınlardan Emilie Flöge olabileceği yıllardır konuşuluyor. Hatta erkek figürünün Klimt’in kendisi olduğu, yani tablonun dolaylı bir otoportre niteliği taşıdığı da ileri sürülüyor. Ancak Klimt bu figürlerin kimliğini hiçbir zaman açıkça doğrulamadığı için bütün bunlar yorum olarak kalıyor. Belki de Kiss’i bu kadar zamansız yapan şey de tam burada saklı. Karşımızdaki iki kişinin kim olduğundan çok, Klimt’in aşkı herkesin kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir görüntüye dönüştürmesi.
Tablonun hikayesi de en az kendisi kadar ilginç. Klimt eseri herhangi bir özel sipariş almadan yapıyor ve 1908’de ilk kez “Aşıklar” adıyla sergiliyor. Daha sergi devam ederken Avusturya devleti eseri satın alıyor. 1909’da ise bugün bütün dünyanın bildiği adına kavuşuyor: Kiss. Ve o günden bugüne, ait olduğu yerde, Belvedere’nin en kıymetli eserlerinden biri olarak duruyor.
Ben, bazen kitaplar aracılığıyla, bazen de gezip gördüğüm şehirlerde bir yazar evi veya müze ile onlarca hayata konuk oluyorum. Bazen bir yazarın cümlesinde, bazen bir ressamın tuvalinde, bazen de yüz yıl öncesinden kalmış bir sarayın sessizliğinde başka bir zamana geçiyorum.
Belvedere’nin salonlarında dolaşıp Klimt’in tablolarının büyüsüne kapılmışken yine aynı şeyi hissediyorum: Ben yalnızca gezmiyorum, zamanın içinde dolaşıyorum. Ben bir zaman yolcusuyum.:)


Köşe Yazıları
Üsküdar’da Zamanı Durduran Mekân:Bahtiyar Sahaf ile Söyleşi
istanbul denince akla genelde hiç durmayan bir karmaşa ve şehir gürültüsü gelir. Oysa Üsküdar’ın tam kalbinde öyle bir yer var ki Mimar Sinan imzalı o zamansız eserlerin gölgesinde, şehrin tüm gürültüsünü ve karmaşasını dışarıda bırakıyor: Tarihin ve eski kitap kokularının harmanlandığı Üsküdar Sahaflar Çarşısı.
„Kitaplar geçmişin unutulmuş seslerini saklar,“ der Rilke. O seslerin peşine düşüp Bahtiyar Sahaf’ın kapısını çaldım; unutulmuş mektupların, kenarına not düşülmüş sevdaların ve tarihin tozlu raflarında bekleşen insan hikâyelerinin izini sürelim istedim. Bir sahaf dükkânının bir mektebe, bir mektubun koca bir tarihe dönüştüğü bu samimi söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.
1. İsmail Bahtiyar İstekli, namıdiğer Bahtiyar Sahaf kimdir? Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
— Yaklaşık kırk yıldır sahaflık yapıyorum. Kadıköy’de başlayan yolculuğum, son 4-5 yıldır Üsküdar’da devam ediyor. Halen Üsküdar Sahaflar Derneği Başkanlığı görevini yürütüyorum. Kitabı, kitap okumayı halkımıza sevdirmeye çalışan, işi gücü kitap olan bir fakirim.
2. Sahaf olmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?
— Ben karar vererek sahaflığa başlamadım; kitap merakım, kitap sevgim ve okuma alışkanlığım beni bu işin içine yavaş yavaş çekti. İstanbul’a üniversiteyi kazanarak geldim. Kitaba olan tutkum yolumu sahaflara düşürdü. Sahaflara gidip gelirken kitaba olan merakım bir şekilde işin içine girmeme yol açtı. Bu işe başlarken yalnız değildim. Birkaç yurt arkadaşımla beraber 90 yılının başında sokakta sergicilik yaparak başladık. Yine aynı dönemde, o dönemin en önemli sahaf çarşılarından biri olan Kadıköy Akmar Pasajı’nda dükkân açarak sahaflığa başlamış olduk.
3. „Arkeologluk ve sahaflık birbirine benzer meslekler.“ şeklinde bir yorumunuz var. Sahaflık ile arkeoloji arasındaki bu benzerlikten hareketle, bugüne kadar elinizden geçen en heyecan verici ya da en önemli eser hangisiydi?
— Yıllar önce dile getirdiğim bir benzetmeydi bu. Hakikaten de yaptığımız iş arkeoloji ile çok benzerlik gösteriyor. Toplumda birtakım eski kitap, evrak vb. malzemeler birikiyor. Özellikle köklü ailelerde dededen, büyük dededen, yüzyıllar öncesinden devreden belgeler ve kitaplar tarihsel bir birikim oluşturuyor. Sahaflar olarak bizler bunları titizlikle inceleyip içerisinden mühim vesikaları ortaya çıkarıyoruz. Bu sebeple sahafları „kâğıt arkeologu“ olarak tanımlayabiliriz.
Nitekim yıllar içinde elimden çok kıymetli evraklar geçti; kimini aldım sattım, kimini de satmaya kıyamayıp kendime sakladım. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Alatini Köşkü’nden Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı iki sayfalık mektup elime ulaştığında hissettiğim heyecan tarifsizdi. Yine Abdülhamid’in hanımlarının Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı mektuplar, Enver Paşa’nın mektupları gibi fevkalade müstesna parçalarla buluştu yolum. Bunları Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığına devrettim.
4. Meslek hayatınız boyunca iz bırakan, „Keşke hikâyesini tam olarak öğrenebilseydim.“ dediğiniz bir kitap ya da belge oldu mu?
— Elime geçen her malzemenin önce hikâyesini öğrenirim; ne olduğunu tam anlamadan, ruhunu kavramadan satmam. Bu benim temel ilkemdir. Ama bu bilince ulaşmamın arkasında, mesleğin ilk yıllarından kalma derin bir ukde yatar.
İzmir’de bir sahafta Ahlâk-ı Alâî’nin bir nüshasına rastlamıştım. Üzerindeki tarih, literatürde „yazılış tarihi“ olarak geçen zamandan tam 20 yıl öncesini işaret ediyordu. Üstelik Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya takdim edilmiş özel bir nüshaydı bu.
O dönem meslekte ilk yıllarım… Hem tecrübesizlik hem fiyattaki yükseklik sebebiyle almadım/alamadım. O nüshayı alıp incelemek, bu işteki sırra vakıf olmak isterdim.
5. Bir sahafın en büyük yeteneği bilgi midir, sezgi mi? Nadir bir eserin veya belgenin değerini belirlerken piyasasından ziyade hissiyatınız nasıl devreye girer?
— Sezgi çok önemli. Eski bir mektup ya da resmî bir vesika geldiğinde, daha ilk bakışta onun arkasında nasıl bir hikâye veya değer saklı olduğuna dair güçlü bir hissiyat uyanıyor bende. Ancak sadece sezgiyle yol alamazsınız; bu hissin mutlaka tarihsel bilgi, belge okuma yeteneği ve donanımla desteklenmesi gerekir.
Zaman içerisinde bazı kriterler oluştu bende. Örneğin savaşla ilgili bir asker malzemesi gördünüz; hangi dönemde, hangi cephede görev yapıldığını bildiğinizde o objenin potansiyelini az çok kestirebiliyorsunuz. Ya da bir vefatın ardından önünüze gelen bir terekeyi düşünün… Bırakılan evraktan ve eşyadan o insanın bir müftü mü, subay mı, şair mi, yoksa bir politikacı mı olduğunu; hangi tarih aralığında ne kıymette eserler toplamış olabileceğini okuyabiliyorsunuz. Tabii bu zamanla, tecrüyle oturan bir bakış açısı.
Bu yüzden birisi bana gelip „Elimizde kitaplar var, satmak istiyoruz.“ dediğinde, doğrudan kitaplara bakmadan önce „Bu kişinin mesleği neydi?“ diye sorarım. Ailenin şeceresini ve geçmişini öğrendiğiniz an, o evden veya kütüphaneden nelerin çıkabileceğini az çok öngörürsünüz. Bazen ufak tefek yanılmalar, sürprizler elbette oluyor ama genel olarak daha ilk anda doğru teşhisi koyabiliyorsunuz.
6. Eskimez yazı (Osmanlıca) ile okur-yazar olmak bir sahaf olarak dünyanıza ve mesleğinize neler kattı; size nasıl ufuklar açtı?
— Bir sahaf olarak geldiğim yeri ve meslekte katettiğim tüm mesafeyi Osmanlıca bilmeme borçluyum diyebilirim. Harf İnkılabı’nın ardından yazı sisteminin değişmesi, insanımızla eski yazılı metinler arasına derin bir mesafe koydu. Bugün pek çok kişi dedesinden, babasından kalan bir mektubu, kitabı ya da evrakı ne yazık ki okuyamıyor.
Hiç unutamadığım bir hatıram var: Bir gün kitaplarına bakmam için bir eve davet edilmiştim. Ortadaki evraklar arasında 1930’lu yıllardan kalma Osmanlıca mektuplar dikkatimi çekti. Şöyle bir inceleyip kimden kime yazıldığını söyleyince ev sahibi kadın büyük bir şaşkınlıkla, „Aaa, babam anneme yazmış!“ dedi. Mektuplardan birini ona okuduğumda gözlerindeki şaşkınlığı unutamam: „Babam askerdi; son derece sert, disiplinli bir adamdı. Anneme böyle romantik mektuplar yazabileceği hiç aklıma gelmezdi…“
Eskisi kadar sık olmasa da bugün hâlâ bu tür belgeler, günlükler, hatıratlar ve mektuplar karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu metinleri çözebilen sahaf arkadaşlarımızın sayısı oldukça az. Oysa elinize eski bir belge aldığınızda sadece yazıyı okumak yetmez; onun kim tarafından, hangi dönemde yazıldığını, muhtevasının tarihî bir kıymet taşıp taşımadığını ve kimin işine yarayacağını teşhis edebilmelisiniz. Yani Osmanlıca bilgisini güçlü bir genel kültür ve donanımla desteklemek şart. Ben elime geçen malzemeyi doğru analiz edip nerede, nasıl değerlendireceğime bu sayede karar verdim. Bir kısmını kendi çalışmalarımda değerlendirirken, bir kısmını da değerlendirebilecek kıymetli ellere teslim ettim. Böylece hem kendim için hem de mesleğim adına kıymetli bir hafızanın korunmasına vesile oldum.
7. Yayın dünyasına kazandırdığınız eserlere baktığımızda geniş bir arşiv görüyoruz: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar, Bir Teğmenin Doğu Cephesi Günlüğü, 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü, Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi Kûtülamâre, Çanakkale Cephe Gerisinde Savaş ve İstanbul’da Savaş Günleri bunlardan bazıları… Bunların dışında yayımlanmış veya okurla buluşmayı bekleyen başka eserleriniz var mıdır?
— Listede yer alan eserlerin yanı sıra Mehmet Ali Fetgeri Bey’in Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan İstanbul’dan Basra’ya Harp ve Seyahat Günlüğü adlı hatıratı da var. Elime ulaşan arşiv malzemesi vesilesiyle yayına hazırladığım eserlerin büyük kısmı savaş yıllarına ait. Örneğin Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar da tam olarak o dönemin ruhunu taşıyor.
Bu belgeleri incelerken vardığım en belirgin sonuç şu oldu: Osmanlı’nın son dönemleri ile yeni cumhuriyetin kuruluş sancılarının yaşandığı o yıllarda, insanlar fevkalade tarihî bir eşikten geçtiklerinin bilincindeydiler. Bu hisle, tanık oldukları olayları günlükler ve mektuplar aracılığıyla titizlikle kaydetmişler. Bugün o satırların arasından çok kıymetli tarihsel detaylar çıkarabiliyoruz.
Şu sıralar yine benzer bir hatırat üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum; Filistin cephesinde, Gazze ve Kudüs civarında İngilizlere karşı savaşmış bir yedek subayın (ihtiyat zabıt vekilinin) anılarını kitaplaştırma sürecindeyim. Elimde belgelenmeyi bekleyen daha pek çok hatırat var, fırsat buldukça hepsini okurla buluşturmayı hedefliyorum.
8. Tüm bu nitelikli külliyatı ortaya çıkaran o derin birikimin yanında, bir de mesleğin bugün dönüştüğü biçim var. Artık internetten eski kitap toplayıp satan herkes kendine sahaf diyor. Sizce „eski usul sahaf“ olmak ile günümüzdeki kitap tüccarlığı arasındaki asıl ayrım nedir?
— Piyasada çok sayıda sahaf var ama hepsini bir tutamayız. Zira her sahafın meşrebi de mesleğini icra ediş biçimi de zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer özel bir merakınız ve bir gayretiniz yoksa sahaflık, ikinci el kitap alıp satan bir esnaflıktan öteye geçmez. Ancak o merak bir tutkuya dönüşürse sahaflığın şekli de mahiyeti de değişir.
Sahaflığı zamanın şartları belirliyor. 1950’lerden önce farklı bir sahaflık anlayışı vardı; Osmanlı’nın değişik dönemlerinde de yine farklı sahaflık biçimleri söz konusuydu. İlk ortaya çıkışından itibaren sahaflık, değişen şartlarla birlikte dönüşüm gösterdi. Matbaanın icadı, matbu kitap dönemi, yayıncı ve sahaf ilişkisi gibi etkenler bu değişimi yönlendirdi.
Fakat „eski usul sahaflık“ denince 1950’ler ile 1990’lar arasındaki dönemi kastedebiliriz. Bu dönemin sahaflığı, ağırlıklı olarak Osmanlı bakiyesi eserlerin el değiştirmesiyle şekillendi. Çuvallarla ve kamyonlarla gelen eski harfli kitapların piyasada dolaşıma girdiği bir dönemdi bu. Gelen bu eserlerin bir kısmı iç piyasada değerlendirilirken bir kısmı da yabancılar tarafından alınıp satılıyordu.
90’lardan sonra bu kaynaklar doğal olarak azaldı. Dolayısıyla sahaflık da kendine yeni mecralar aradı. Osmanlıca bir esere bugün ne yazık ki sadece bir merak objesi olarak bakılıyor; alıp okumak ya da Osmanlıca öğrenmek isteyenlerin sayısı yok denecek kadar az. Kıymetli yazmalar, mühim evraklar, efemeralar artık dükkân vitrinlerinde müşterisini beklemiyor; daha çok antikacılar, müzayedeler ya da el altından doğrudan meraklısına yapılan servislerle el değiştiriyor. Geniş kitlelere hitap eden sahaflık ise yerini ikinci el kitap satıcılığına bıraktı. Bu değişim sahaflığın niteliğini farklılaştırsa da yeni kitapları okurla uygun fiyatla buluşturması bakımından hâlâ kültür hayatımızın önemli bir parçasıdır.
9. Eskiden sahaflar sadece kitap satılan yerler değil; yazarların, şairlerin, entelektüellerin buluşup fikrî sohbetler ettiği mekânlardı. Bahtiyar Sahaf’ın bugün hâlâ bu ruhu muhafaza ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında bu kültürü nasıl koruyabildiniz?
— Açıkçası bulunduğumuz mekân, konumu ve alıp sattığımız eserlerin niteliği bu ortamın kendiliğinden oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü sahaf dükkânları sadece bir alışveriş mekânı değil; bir nevi mektebin yan kolu gibidir. Buraya gelen öğrenciler bir şey satın almasalar bile raflardaki eserleri inceleyerek bir fikir sahibi olabiliyor, burada vakit geçiren insanlarla sohbet ederek çok kıymetli bilgiler edinebiliyorlar.
Bize zaman zaman piyasada kolay kolay bulunmayan nadir eserler gelir. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ya da hocalar almayacak olsalar bile sırf o eseri görmek için uğrarlar. Çünkü esere temas etmek, onu görmek bile öğrenmenin önemli bir parçasıdır. İşi kültür üretmek ve bunu çoğaltmak olan insanlar dükkânda karşılaşınca kendiliğinden çok güzel bir sohbet ortamı doğuyor. Dışarıdan gelen herkes de bu sohbetin bir parçası olabiliyor. Okur burada sevdiği yazarla karşılaşabiliyor; yazarlar, araştırmacılar ve farklı alanlardan koleksiyonerler birbirleriyle tanışıp bilgi alışverişinde bulunuyor. Özetle burası sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil; sohbetin, muhabbetin ve kültürün paylaşıldığı canlı bir mekân.
10. Dışarıdaki dünyada hüküm süren gürültü ve hızdan sonra dükkânınıza adım atmak insanın ruhuna huzur veriyor. Siz modern dedikleri bu çağda kalbinizin nahifliğini ve sakinliğinizi neye borçlusunuz?
— Bu durum benden kaynaklanmıyor; kitaplarımdan ve alıp sattığım şeylerden kaynaklanıyor.
11. Bugün sahaflık mesleğini merak eden gençlere vereceğiniz en samimi tavsiye ve en büyük uyarı ne olurdu?
— Geçmişi, kitabı, eski yazılı kaynakları gerçekten sevenler yapsın bu işi. „Sevmeden de olsa bir işim olsun.“ düşüncesiyle kimse girmesin. Merakla, sevgiyle, aşkla yapılabilecek bir meslek bu. Zengin olmak isteyen hiç niyetlenmesin bile; nitekim tarihte sahaflık yaparak zengin olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Bu iş insanı aç bırakmaz, geçindirir; ama her şeyden önce büyük bir sevgi işidir. Aşkla yapmak isteyen buyursun gelsin; hem çok başarılı olur hem de işinden keyif alır, mutlu olur. Ama sadece kazancı düşünerek giren insan mutsuz olur; çünkü çok kazandıran bir meslek değildir. Hele ki kitaba olan ilginin günden güne düştüğü şu zamanda, işleri çok daha zor olacaktır.
Heyecanımı sezip daha ilk anda „Bir kahve içelim,“ diyerek yüreğimi ferahlatan Bahtiyar Sahaf ile geçirdiğim vakit, sadece bir röportaj değil; ruhunda kitap kokusu taşıyan bir dost ile hemhâl olmak gibiydi.
Boş vakitlerinde İstanbul’un renklerini ve kedilerini fotoğraflayan Bahtiyar Bey ile sohbetimizde, kendisi gibi Kadıköy’de sahaf olan eşi Hayrunnisa Hanım’ın zarafetle kulaklarını çınlattık. Sohbetin en tatlı tanığı ise bir poşetin içinde mışıl mışıl uyuyan kedisi Lütfü oldu. Bu muazzam atmosfere veda etmek hiç kolay olmadı. Üsküdar’ın Mimar Sinan imzalı o zamansız gölgesinden ayrılıp yeniden şehrin uğultusuna adım atarken arkamda kırk yıllık bir emeğin aşka dönüştüğü muazzam bir vakit bıraktım.
Bahtiyar Sahaf’ın kapısından çıkarken Rilke’nin o sözü zihnimde bir kez daha yankılandı: „Kitaplar geçmişin sesini saklar,“ evet; ama o sesleri duymak için kitaba değil, ruhunda kitap kokusu taşıyan insanlara ihtiyaç vardır.

Köşe Yazıları
Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli
Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.
İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!
Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.
Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek
Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!
Bereketin içindeki melankoli
“Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.
İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:
“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”
Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.
Hüzünle geçen bir hayat
Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.
Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.
Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:
“Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”
Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.






-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi3 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


