Connect with us

Gündem

İmamoğlu savunmasını paylaştı: Kanala, yalana, talana karşı durduğum için buradayım

yazar

Published

on

Çağlayan’dan Silivri’ye alınan Akın Gürlek davasında bugün hakim karşısına çıkan Ekrem İmamoğlu, mahkemede yaptığı savunmanın tam metnini paylaştı

İBB soruşturması kapsamında tutuklanan ve görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’le ilgili ifadeleri nedeniyle ‚terörle mücadele eden kişileri hedef göstermek‘, ‚hakaret‘ ve ‚tehdit‘ suçlarından yargılandığı davada ilk kez hakim karşısına çıktı. 

İmamoğlu iki duruşmada yargılandı: 'İstanbul’da 3 kere seçimi kazandığım için buradayım'
İmamoğlu iki duruşmada yargılandı: ‚İstanbul’da 3 kere seçimi kazandığım için buradayım‘

Çağlayan’dan Silivri’deki Marmara Cezaevi karşısındaki salona alınan ilk duruşmada mahkeme başkanı, Gürlek’in avukatının davaya katılma talebine ilişkin İmamoğlu ve avukatlarına diyeceklerini sordu.

İmamoğlu „katılma talebi“nin ne demek olduğunu bilmediğini söylerken, avukatları bu talebin reddedilmesini istedi. Mahkeme heyeti ise mağdur tarafın ‚tehdit‘ ve ‚hakaret‘ suçundan katılma talebinin kabulüne, ‚terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek‘ suçundan reddine karar verdi.

Heyet, İmamoğlu’nun avukatlarının Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde duruşmaların yapılması talebini de kabul etmedi. Dava dosyasının mütalaasını hazırlaması için duruşma savcısına gönderilmesine karar veren heyet, duruşmayı 16 Haziran’a erteledi.

Ekrem İmamoğlu’nun ilk duruşmada yaptığı savunmanın tam metni kendisine ait internet sitesinde yayımlandı.

https://platform.twitter.com/embed/Tweet.html?creatorScreenName=GazeteOksijen&dnt=false&embedId=twitter-widget-0&features=eyJ0ZndfdGltZWxpbmVfbGlzdCI6eyJidWNrZXQiOltdLCJ2ZXJzaW9uIjpudWxsfSwidGZ3X2ZvbGxvd2VyX2NvdW50X3N1bnNldCI6eyJidWNrZXQiOnRydWUsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfdHdlZXRfZWRpdF9iYWNrZW5kIjp7ImJ1Y2tldCI6Im9uIiwidmVyc2lvbiI6bnVsbH0sInRmd19yZWZzcmNfc2Vzc2lvbiI6eyJidWNrZXQiOiJvbiIsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfZm9zbnJfc29mdF9pbnRlcnZlbnRpb25zX2VuYWJsZWQiOnsiYnVja2V0Ijoib24iLCJ2ZXJzaW9uIjpudWxsfSwidGZ3X21peGVkX21lZGlhXzE1ODk3Ijp7ImJ1Y2tldCI6InRyZWF0bWVudCIsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfZXhwZXJpbWVudHNfY29va2llX2V4cGlyYXRpb24iOnsiYnVja2V0IjoxMjA5NjAwLCJ2ZXJzaW9uIjpudWxsfSwidGZ3X3Nob3dfYmlyZHdhdGNoX3Bpdm90c19lbmFibGVkIjp7ImJ1Y2tldCI6Im9uIiwidmVyc2lvbiI6bnVsbH0sInRmd19kdXBsaWNhdGVfc2NyaWJlc190b19zZXR0aW5ncyI6eyJidWNrZXQiOiJvbiIsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfdXNlX3Byb2ZpbGVfaW1hZ2Vfc2hhcGVfZW5hYmxlZCI6eyJidWNrZXQiOiJvbiIsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfdmlkZW9faGxzX2R5bmFtaWNfbWFuaWZlc3RzXzE1MDgyIjp7ImJ1Y2tldCI6InRydWVfYml0cmF0ZSIsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfbGVnYWN5X3RpbWVsaW5lX3N1bnNldCI6eyJidWNrZXQiOnRydWUsInZlcnNpb24iOm51bGx9LCJ0ZndfdHdlZXRfZWRpdF9mcm9udGVuZCI6eyJidWNrZXQiOiJvbiIsInZlcnNpb24iOm51bGx9fQ%3D%3D&frame=false&hideCard=false&hideThread=false&id=1910756406128484618&lang=tr&origin=https%3A%2F%2Fgazeteoksijen.com%2Fturkiye%2Fimamoglunun-savunmasinin-tam-metni-yayimlandi-239477&sessionId=047cf772b4e4defd2899f1bf4c8661559dd3a7ea&siteScreenName=GazeteOksijen&theme=light&widgetsVersion=2615f7e52b7e0%3A1702314776716&width=550px

İmamoğlu’nun da X hesabından „Bugünkü mahkemede yaptığım savunmamı milletim okusun“ mesajıyla paylaştığı savunması şöyle: 

„Bugün burada bulunurken, ben de yıllar öncesinde bu kampüs içerisinde, Ergenekon safsatası ve uydurma kumpas davalarında, 10-15 defa burada davaları takip etmiş ve haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan insanların sonsuz mücadelelerine şahitlik etmiştim. Ve o esnada burada, bu farklı kumpas davalarını içeren süreçlerde bu insanların, ailelerinin nasıl üzüntü içinde olduklarını, nasıl savrulduklarını ve hayata dair umutlarını yitirdikleri ve hatta hayatlarını kaybettiklerini de yaşamış, birebir burada şahitlik etmiş birisiyim.

O dönemde her ne kadar idari olmasa da siyasi görevimle birlikte, siyasi duyarlılığım beni günlerce buraya taşımıştır. Ve bir iş insanı olmama rağmen, böyle bir duyarlılıkla, buradaki insanların gözünün içine baka baka süreci anlamaya, sürecin nasıl yönetildiğine dair vicdanın, aklın, anlayışın, hoşgörünün, adaletin nasıl uygulandığına şahitlik etme arzusuyla bulunmuştum. Çok dersler çıkardığımı ifade edebilirim. O bağlamda, bu salonların, ne yazık ki üzülerek ifade edeyim ki hiç de hoş olmayan, tarihimize hiç de adalet adına güzel iz bırakmadığı günleri bize yaşatmıştır.

Yüce Türk milleti adına, yüce Türk yargısının doğru kararlar ve iyi kararlar, iyi kanaatler oluşturması noktasındaki beklentimi ifade ettim. Çünkü biz, „Devletin dini adalettir“ anlayışına, inancına sahip bir toplumuz. Aynı zamanda, „İnsanını yaşat ki devlet yaşasın“ diye devlet ve devlet aklının yürüdüğü, binlerce yıldır bu geleneğin temsilcileri olma gayreti içinde insanlarız. Bu gayretle, bu temenniyle burada bulunuşumuzun ve burada var oluşumuzun temelini oluşturur.

Elbette sizler yargı adına burada oturuyorsunuz. Yargı adına ve ülkenin yüce Türk yargısı adına karar verme sorumluluğuyla buradasınız. Ama ben de bu ülkenin ve dünyanın en kadim kentinin Belediye Başkanı olarak buradayım. 16 milyon insanın, dünyanın önünde saygıyla eğildiği, üç imparatorluğa başkentlik yapmış, cennet vatan Türkiye’mizin de göz bebeği İstanbul’umuzun Belediye Başkanıyım. Bu anlamda buradayım ve gerçekten üzüntüyle buradayım. Elbette Silivri’de olmamın başka saiklerle, zemini, tabanı olmayan, uydurma, iftira ve ne yazık ki gerekçeleriyle milletimizi üzen, hatta tarumar eden, umutlarını yok eden, ekonomisini bile perişan eden, güvencesi olan her ne var ise, insanları bu anlamda umutsuzlaştıran bir atmosferde buradayız.

Düşünün ki Silivri’de olmamın sebebi olması vesileyle işleyen süreçte de aslında burada bulunmam arasında ne yazık ki bir uygulama bağı vardır. Bir süreç bağı vardır. Üzülerek ifade edeyim ki 20 Ocak’ta vuku bulan bir panelde konuşmamdan başlayan bu sürecin, bugün davası görülen ve az önce bana isnat edildiğini söylediğiniz suçlamaların altında yatan duygunun, bugün beni Silivri’ye taşımasının gerçekleşmesiyle, kaygılarımın ne kadar doğru olduğunu da bana göstermiştir, diye de altını çizmek isterim.

O bağlamda ben, bana isnat edilen suçlara cevabımı çok net ve kararlılıkla burada ifade edeceğim. Ama önce, „ben burada niye bulunuyorum“u ister istemez sorguluyorum. Ben burada niye bulunuyorum acaba? Sizin huzurunuzda ben niçin ifade veriyorum? Ya da bir şekilde suçlamamla ilgili savunmamı yapıyorum?

Çünkü ben, 16 milyon İstanbullunun kentinde, birilerinin ya da bir kişinin ‘Aşkım İstanbul’ diye sahiplendiği ve kendi malıymış gibi kabullendiği bir ortamda üç kez seçim kazanmış ve milletin sahibi olduğu bir şehrin, ait olduğu kişiye, yani millete devredilmesi konusunda, Türkiye demokrasisi adına devrim gibi altın harflerle geçecek bir seçim kazanmış, üç seçim kazanmış, bu anlayışa karşı milletin iradesinin geçerli olduğunu, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ülküsünün yerine geldiğini, getirilen o sandıkta halkın iradesinin, bütün engellemelere rağmen, karşılığını aldığı, bir kişi kişi olduğum için ve o kişinin, ‘Aşkım İstanbul’ veya ‘İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır’ anlayışına karşı, böyle bir güçlü iradeyi milletçe ortaya koymamın karşılığı olarak ben Silivri’deyim.

Ve Silivri’deki bu salonda, sizin bu davanıza karşı cevaplarımı sıralamaktayım. Tabii aynı zamanda 86 milyon insanın gönlüne girmiş ve 86 milyon insanın huzuruna, bir sonraki seçimde cumhurbaşkanı adayı olarak çıkacağım için ben buradayım ve Silivri’deki bu kampüste huzurunuzda ifade veriyorum.

Sadece „Cumhurbaşkanı adayı“ kelimesi ya da cümlesiyle sınırlı kalmaz bu duygu. Çünkü Türkiye değil, dünya tarihinde 15,5 milyon insanın bir ön seçimde… Herkesin belki de eşi, dostu, akrabasının dahi oy kullandığı, Türkiye’nin en doğusundan en batısına, en güneyinden en kuzeyine, insanların güler yüzlü, öyle kaşlı değil, güler yüzlü, gülümsemeyle, insanın içinde hoşgörüyle, iyi niyetle, hatta bebeklerin diyebileceğim yaştaki çocukların güzel çizgileriyle sevgisini, kanaatini tarafıma ilettiği bir demokrasi şöleniyle, 15,5 milyon insanın ön seçimde oy kullandığı bir ortamda „cumhurbaşkanı adayı“ kimliğimi elde ettiğim için ben bugün buradayım.

Türkiye’deki siyasi atmosferin yarattığı bu ortamda, burada yargılanmış olmak veya Silivri Kampüsü’nde yargılanmış olmak, bu davada Silivri Kampüsü’nde ifade veriyor olmak, elbette üzücüdür. Ama benim için, açıkçası milletimin huzurunda konuşmanın ferahlığı ve rahatlığı içinde olduğumun da hepiniz tarafından bilinmesini isterim.

Saygıdeğer hakim, değerli üyeler;

Tabii ki „Ben için niçin buradayım?“ sorusuna verdiğim bu cevapla birlikte… Peki ben kimim, niçin bu kadar hedef veya odağa oturmuş bir durumdayım, diye baktığınızda, aslında çok net…

Ben, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum andan itibaren, şehri yönetirken, kanala, yalana, talana ve aynı zamanda ranta ve birçok millet aleyhine olan her hususa karşı durduğum için, ben bugün buradayım.

Ve bunu hiçbir zaman vazgeçmeden savunduğum için bugün buradayım. Aynı zamanda bebek, çocuk, kreş, yurt, burs, gençlik, üniversite gençliği, işsiz gençlik, gençlere iş bulma, kadın, anne, Anne Kart. Düşünsenize; milyonlarca annenin cebine kart koyup, 0-4 yaş arası çocuğuyla İstanbul’u ücretsiz dolaşmasına vesile olmuş Belediye Başkanıyım… Ne büyük bir onur. Ve „İyilik bulaşıcıdır“ diyerek, bunu Türkiye’ye yayılmasına vesileyim. Düşünsenize; on milyonlarca insanın bugün zor koşullarda 40 liraya, üç öğün yemek yediği bir İstanbul var eden ve bu iyiliğin de tüm Türkiye’ye yayılmasına vesile olan bir kişiyim.

Sadece Kent Lokantası ya da kreş mi? Hayır. Aynı zamanda tarihi rekorlarla metro, İstanbul’un en güzel yeşil alanlarını İstanbulluya kazandırmak, insanlarını eşitleyen, çocuklarını eşitleyen, bebeklerini eşitleyen, partizanlığı söküp atan, o iğrenç duyguyu kurumların içinden söküp atan, liyakati esasıyla birlikte kurumların içine taşıyan, insanlara güzel bir gelecek sunma adına elinde hangi imkan varsa, o imkana bunu tasarruflarıyla beraber seferber eden bir anlayışı ortaya koyduğum için ben buradayım.

Çünkü esas akıl ve süreci, ne yazık ki domine eden ve zorlayan akıl, işte o „İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır“ ya da „İstanbul’u kaybeden, Türkiye’yi kaybeder“ aklının tezahürüdür ve sonucudur. Onun için ben bugün Silivri’deyim ve Silivri’de bulunarak, bu kampüsün içindeki bu salonda ve kötü anılarıyla beraber, Türkiye’nin, yüce Türk yargısının ne yazık ki sıkıntılı anılarının ve hallerinin yaşandığı bu salonda, bu duruşmada sizin huzurunuzda ifade vermekteyim. Ama bu çok sürmez. Açıkçası Türkiye, çok deneyimler yaşamıştır. Milletin istemediğinin asla olmadığı bir topraklarda yaşıyoruz. Şükürler olsun. En zor koşullarda bile, üç-beş kahramanın ortaya çıktığında, millet arkasına dizilmiştir ve istiklal mücadelesi verilmiştir bu topraklarda.

Onun için bu ülkede, bu topraklarda, öyle bir avuç insanın istediği değil, milletin dediği olur. Millet büyüktür. Ve bu milletin büyüklüğünden de hiç kimse zerre kadar şüphe etmesin. Ben etmiyorum. Edenlerin aklına şaşarım.

Düşünsenize; Ekrem İmamoğlu gözaltına alınıyor. Ekrem İmamoğlu, 5 gün nezarette bekletiliyor. Ekrem İmamoğlu’nu 5 gün nezarette bekletmek büyük bir iş! İşte soruşturması yapılıyor. Mahkemede karar veriliyor ve Silivri’ye gönderiliyor. Ekrem İmamoğlu kim yani? Ekrem İmamoğlu, çocukluğundan beri yalınayak gezmiş, tarlada, çimende, çayırda, dağda, ormanda dolaşmış, her ortamı görmüş, 40 haneli bir köyden gelmiş, Cumhuriyetin nimetlerinden aynen sizler gibi faydalanmış ve Türkiye’nin en güzel makamlarından birinde olmuş, bu toprakların nimetini çok iyi bilen, bu toprakların nimetine hizmet etmenin kutsallığını bilen, insanına hizmet etmenin de Hakk’a hizmet olduğunun çok iyi bilen bir ahlakla büyümüş, ailesine mahcup olmamayı, doğduğu topraklara, Trabzon’a, yaşadığı şehir İstanbul’a ve bu millete mahcup olmamayı her zaman dualarından eksik etmemiş bir insan. O bakımdan bizi nezarette tutma aklı, sonra işte o zulümle, o sıkıntıyla, işte çağırırsa gideceğimiz bir yere polislerle baskın yapar gibi, yüzlerce polisi evinin kapısına dizme…

Bu nasıl bir gelenek? Bu nasıl bir anlayış? Böyle bir anlayışla yüce Türk yargısının sürdürülebilirliği mümkün mü? Olabilir mi? Hangi insan bunu yaşamak ister? Hangi insana bu yaşatılabilir? En kötü suçu işlemiş insan bile bu yaşatılmaz. Ya da suç işlenmiş olduğu yönünde bir ihtimal varsa, henüz netleşmemişse, o zaten yapılamaz. O bakımdan, şüpheyle veya işte isnat edilen suçla, bu şekildeki uygulamaların, bu şekildeki tavırların ülkemizin bugününe, yarına, Allah aşkına, kime faydası var? Bu kararları kim alıyor? Bu kararları kim uygulamaya sokuyor? Hangi irade bu işi zorluyor? Benim peşinde olduğum ve olacağım husus budur ve bundan asla vazgeçmeyeceğim. ‘Bu koşullar ne olmuş’ sorusu… İyileştirilebilir miydi? İyileştirilebilirdi.

Mesela TRT, gayet güzel bir biçimde bu duruşmayı yayınlayabilirdi. „Haram, zıkkım olsun“ diye insanların dualarında, TRT’ye giden vergilerinin… Ekrem İmamoğlu mesela… Yargılanıyor. Ben tesadüf televizyon izlemiyorum Allah’a şükür. Eşim de burada, şahitlik eder. 20 yıla yakındır evimizde TV izlemeyiz. Ama şimdi odamda TRT’ye bakıyorum. Ekrem İmamoğlu’nun haysiyetine, onuruna, eşine, ailesine…

Ya Allah aşkına, devletin bir kanalı TRT üzerinden karalayan, kirleten, itibarsızlaştırma gayretinde olan yalanla, iftira ile haber yapar mı TRT? Ben çocukluğumda, 6-7 yaşında gurbetten gelen bir amcam eve TV getirmişti. TRT’nin önünde, açılmadan önce, o TRT’nin açılış sayfasını saatlerle izleyerek büyüdüm. Ya da TRT’nin yayını kapanırken, İstiklal Marşı okunurken, karşısına geçip İstiklal Marşı okuyan çocuk oldum ben TRT’nin karşısında. Yazık değil mi?

Anadolu Ajansı’na yazık değil mi? Kurtuluş mücadelesinde kurulan, milletin haber alma ajansını bir avuç insanın siyasi iradesini, siyasi hükmünü sürdürecek diye ona adamın yaşandığı bir ülke…
Buna dayanılabilir mi? TRT gelsin, bari bir dirhem bizim bu konuşmalarımızı, bizim bu davalarımızı yüce Türk milletine aktarsın. Millet izlesin, gerçek kanaatin, ortaya koysun. Yazıktır, günahtır. Milletin duygularının, milletin maneviyatının altına dinamit koymanın bir anlamı yoktur. Bu anlamda keşke TRT, bugün vermediyse de bundan sonraki duruşmalarda, olası hak arama mücadelelerinde, benim buradaki konuşmalarımı vermesini de yüce Türk yargısına buradan emanet ediyorum. Bunun olmasının Türkiye’mizin geleceği açısından çok büyük kıymeti, çok büyük faydaları olacağının da altını çizmek isterim.

Değerli Hakim Bey ve kıymetli üyeler;

Sizlerin huzurunda şunu söyleyeyim: Bana suç isnadıyla ilgili bahsettiniz. Tabii şunu ifade etmek isterim. 20 Ocak günü, Sayın Genel Başkanımızla bir panelde, Kadıköy’de bir salondaydık. Ve o Kadıköy’deki salonda konuşmalar yapacaktık. Gayet güzel güne başlama arzusundaydık. Ama yine az önce ifade ettiğim biçimiyle, sabahın daha günü doğmadan, güneşi doğmadan, Anayasa’ya aykırı, hukuka aykırı bir biçimde, bir çocuğun, bir Gençlik Kolları Genel Başkanımızın evine, ki o Gençlik Kolları Genel Başkanı benim ilkokuldan beri tanıdığım, ailesini bildiğim, kendini tanıdığım, kendi evladım gibi… Ben, her evlada çocuk gözüyle bakarım. Ben öyle bakıyorum. İstanbul’un her evladı, benim evladım. Onun için ben, 6000 tane gence, normal koşulların 10’da biri fiyatına üniversite öğrencilerine yurt açtım. Onun için ben, 100 bin tane gence yılda burs veriyorum. Onun için ben, her evladım kendi evladım gördüğüm için, yarısı ücretsiz, 13-14 bin tane çocuğun eğitim gördüğü kreşleri bu şehre kazandırdım. 150’ye çıkacak. Hedefimiz o.

Onun için çocuklara, gençlere evlat gözüyle bakıyorum.

Onun için ben, içeride bulunan tutuklu üniversite öğrencilerine, o evlat gözüyle baktığım insanlara yapılan zulmü kınıyorum ve yanlış buluyorum. Yanlıştır. Yapmayın bunu gençlere. Kalanlar da serbest bırakılsın.
Gerçekten geleceğimize ayıptır, günahtır. Hiçbir gence bu yapılmaz. Hiçbir gence, ifade özgürlüğü veya kendini ifade etme özgürlüğü üzerinden bu uygulama yapılamaz. Onun için bu feryadı her zaman yaptım, yapmaya da devam edeceğim.

Haksızlığa kim uğruyorsa, onun yanında olacağım. Hukuksuzluğa kim tabiyse, onun yanında olacağım. Bundan asla vazgeçmeyeceğim. Beni hiçbir şey durduramayacak. Hiçbir güç durduramaz. Ben, ancak Yaradan’dan korkarım. Yaradan’a sığınırım. Bir de milletime sığınırım. Milletin dediğidir benim için esas olan.
Bu bağlamda, bu duygularla, bugün genç kardeşimizi ifadesini almaya çağırırsanız gelir. Kim ifadeye çağırılmış da gitmemiş Allah aşkına? İfadeye çağırırsınız, gelir yani. Kapısına polisleri yığacaksınız, tutuklar gibi alacaksınız, getireceksiniz, efendime söyleyeyim ifade vermek için bekleteceksiniz. Bu zulüm nedir? Milletin evlatlarına bu yapılır mı? Peki bu yapılınca benim içim acıtmış mıdır? Acıtmıştır. Benim içim yanmış mıdır? Aynen bugün yandığı gibi, yanmıştır. Evet, ben de o panelde duygularımı dile getirdim. Peki ne dedim? „Bak Başsavcı, sana söylüyorum: Biz var ya senin evlatlarını bile -sana hiç faydamız olmaz, senin zihnin çürümüş de- senin evlatlarını bile bu muamelelerden kurtarmak için, seni yöneten aklı bu milletin zihninden söküp atacağız ki, senin evlatlarının kapısına birileri dayanmasın. Senin evlatlarını sabahın köründe evinden kimse almasın. Senin tıynetinin, senin aklının, senin zihninin içinden geçen yol ve yöntemleri, bu memleketin her ortamından söküp atacağız ki, senin dahi, senin bile yuvanın, ailenin, çocuklarının geleceğinin huzurunu temin edelim. Bizim derdimiz bu.“ Bunun neresi tehdit? Bunun neresi hakaret?

Ben, sizlerin, bu ülkede yaşayan herkesin, herkesin çoluğunun, çocuğunun geleceğinden kendini sorumlu gören birisi olmasam, 16 milyon insan, beni İstanbul Belediye Başkanı seçmez. 16 milyon insan, sandık yokken ortada, koşa koşa gidip ön seçimde oy kullanıp, „Ekrem İmamoğlu benim Cumhurbaşkanı adayım olsun“ demez. Çünkü ben, o sorumluluğa sahip bir insanım.

İsteseniz de istemeseniz de sevmeniz de sevmezseniz de ben sizin evlatlarınızı seviyorum kardeşim. İster başsavcı olun, ister hakim olun, ister cumhurbaşkanı olun… Kim olursa olsun… Herkesin evlatlarını da torunlarını da seviyorum.

Bu ülkenin geleceği iyi bir gelecek olsun istiyorum. Bundan vazgeçmeyeceğim. Beni kimsenin çatık kaşları, kimsenin kötü sözleri, kimsenin vereceği kararlar, olumlu-olumsuz etkilemez. Umurumda değil, umurumda değil. Biz, evden çıkarken, 6-6,5 sene önce helalleşerek yola çıktık. Her işin zorluğunun farkındayız. Helalleşmenin ne anlama geldiğini Türk milleti bilir. Bu bağlamda biz helalleşerek yola çıktık.

Peki bu konuşmayı ben yaptım. Bundan sonra ne oldu, Allah aşkına? Genel Başkan’ın yanında oturdum. Genel Başkanın ilk ifadesi şu oldu: „Ne kadar insani bir hareket olduğunu tebrik ederim, başkanım.“ Oturdum, daha alkışlar bitmedi. Aradan bir-iki dakika geçmedi ki, oradaki yetkililerden biri gelip, cep telefonundan „Son dakika: İmamoğlu’na soruşturma açıldı“ diye ekrandan bize soruşturmayı gösterdi. Dakika geçmedi! Soruyorum size, soruyorum: Sizlerin vicdanına, sizlerin adalet duygusuna ve Yüce Türk adaletine inanarak soruyorum.

Soruşturmayı başlatan savcı, Ekrem İmamoğlu’nun konuşmasını tesadüfen mi izlemiştir? Yoksa Ekrem İmamoğlu’nun konuşmalarını takip edip, “Ne yakalarsanız anında işlem yapın” diye bir talimatla mı hareket etmiştir?

İkincisi; soruşturmayı başlatan savcı, bu konuşmayı canlı dinlemesi dışında bir ihtimal olmadığına göre, canlı dinledi. Hangi sistemle dinledi, ben anlamam teknolojiden. Anında geri mi sardı? Bir daha dinledi mi? İkinci kez dinledi mi? Dinlemediyse, yani „Ben bir şeyi dinlediğimde anında karar verdim, hadi soruşturma aç, açalım“ diyorsa, bu Yüce Türk yargısında bir savcının uygulamasında mümkün müdür? Bu yapılır mı, doğru mudur? Bunu da soruyorum.

Üçüncüsü; canlı yayından değil de – ki dosyada var – WhatsApp’tan gönderilen bir ekran görüntüsünde, bir web sitesinden alıntı yapılarak biri, „Böyle bir haber var, hemen soruşturma başlatın“ talimatı mı verdi? Eğer verildiyse, oradaki sayfada kesik biçimde yazılanlarla, benim söylediklerimin hiçbir alakası yoktur. Bu bakılmış mıdır? Bu doğrulanmış mıdır? O birkaç dakika içinde bu mümkün müdür? Bu soruşturma nasıl açılır? Ve yine saniyeler içerisinde bu soruşturmayı açan savcılık, hemen, saniyeler içinde, „Hadi bakalım bunu servis edelim“ deyip, malum alfabenin ilk harfini rezil perişan eden o kanalda yayınlatmak için “Son dakika geçelim”.

O güzelim yirmi dokuz harfli alfabemizin ilk harfini rezil eden o kanalda yayınlansın diye hizmet, adalet adına, Yüce Türk yargısı adına anlamlı mı? Doğru mudur? Bunun adalete faydası var mıdır? Vallahi bilmiyorum Sayın Hakim. Bilmiyorum yani. Var mı? Biz kurullar yaparız. Mesajla birisi dışarıya haber sızdırıyorsa, çok affedersiniz, kıçına tekmeyi vurur, atarız onu salondan yani. Böyle bir şey olur mu? Şak diye bir şey yollayalım hemen. Bir nefes alın bakalım. Ekrem İmamoğlu’na bir şey düşünüyorsanız, bunun bir de nefes almaya ihtiyacı var. Bu nasıl bir karar? Bu kararın duyurulması nasıl bir duyuru biçimi? Dolayısıyla ben bu dört soruyu size sormayı, kendi adıma değil, Yüce Türk yargısı adına, bu yargı sürecinin iyi işletilmesi adına sorma ihtiyacı gördüm.

Sayın Hakimim,

Çok söz söyleyebilirim. Söylenecek çok şey var ama bir memleket yöneticisi olarak, bu memleketin umutlarına umut katma sorumluluğu olan birisi olarak burada çok söz söylemek yerine doğruları söylemek ve doğruları anlatırken de sizlerin bunları en iyi şekilde idrak etmesini, bu kısa zaman diliminde sağlamakla mesul hissediyorum.

Düşünsenize; 17 yaşında üniversiteye giden bir gencin, 35 sene sonra diplomasını iptal ettiler. Bak, bak, gayretlere bak! 35 sene sonra diplomasını iptal et, tapusuna şerh koy, bilmem nesine şerh koy. Ailesinin 75 yıllık emeklerine zaptetme…

Bu millet kendini nasıl güvencede hissedecek? Kim güvenecek, kim sırtını yaslayacak? Pırlanta gibi çocukların, bebeklerin gözünün önünde kapıları kırar gibi açmak, bu uygulamayı yapmak kime katkı sağlar?
Kime faydası var? Soruyorum Yüce Türk yargısına. Kimin faydası var? Bir faydası varsa biri bana anlatsın, „Şöyle bir faydası var“ desin. Ben de diyeceğim ki „Evet, yanındayım bu işin.“ Böyle bir şey olur mu?

30 yıllık arkadaşım, 25 yıllık, 40 yıllık dostlarım… 20 yıl önce ortaklık yaptığım insanlar, 15 yıl önce birlikte iş yaptığım insanları adliyeye getirip, zorla ağzından Ekrem’le ilgili kötü bir söz arama girişiminin kime faydası var Allah aşkına? Kötü bir şey söylemiyorsa da hapse atılmasının kime faydası var? 12-13 yıldır görmediğim bir insanı zorladık, ağzından da bir şey almadık… Hapse atılmasının kime faydası var? Beylikdüzü’ndeki komşularım, yan yana iş yaptığım insanlar… Bunları ifade almak için çağırıp, „Avukatına gelme, gel bir sohbet edelim“ diyerek çağırmak kime fayda sağlar?

Bunlar kişilerin kendi beyanlarıdır, uydurma bir şey söylemiyorum. Dedikodu üzerinden konuşmam. Dedikoduya girersem sabaha kadar anlatırım. Neler anlatırım neler? Benim her şeyim aleni.

Ben millete şeffaflık sözü vermiş birisiyim. Hayatım bugüne kadar da şeffaftı, bundan sonra da şeffaf olacak. Mücadelem de şeffaf olacak. Onun için haksızlık, hukuksuzluk yapanlarla ilgili elbette yargı huzurunda hayat boyu mücadelemi vereceğim. Hayat boyu.

Tebliğ yapmadan annemin, babamın yazlığının kapısına dayanmak kimin aklı? Babamın kapısına dayanmak kimin aklı? Kırıyorsunuz kapısını, açamıyorsunuz; sonra çilingir bulup kapısını açmak kimin aklı? Benim babamı arasanız, biri dese ki „Yargı beni arıyor“, üç saatte gider yazlığına, kapısını jandarmaya kendi açar. Benim güzel jandarmamı, canım ciğerim polisimi bu yanlış işlere alet etmek, kimin aklı? Ne yapılmaya çalışılıyor? Nedir bu? Hangi suçtan bahsediyorsunuz? Böyle bir anlayış olmaz.

Sayın Hakimim,

Yazıktır, günahtır. Bu milletin geleceğine yazıktır. 300 tane gence yazıktır. Sayın Hakimim, Sayın Savcı, değerli üyeler; her birinizin evlatları var, çocukları var. Anneleri, babaları var. Onun için memleket ve millet adına karar vermek için burada olduğunuzu biliyor ve buna inanmak istiyorum. Tabii hakkımda „Tehdit etti“ diyorsunuz. Ben kimi tehdit ettim? Bunun neresinde tehdit var? Ben, „Senin evlatlarının teminatı olacağım“ diyorum. Ben, „Senin geleceğinin teminatı olacağım“ diyorum. Ve olacağım da göreceksiniz.

Bu milletin iradesiyle, bu milletin sahip çıkmasıyla ben, bu milletin geleceğinin teminatı olacağım. Buradan ant içiyorum. Bu milletin evlatlarının birini bile dışarıda bırakmadan; etnik kökenine, yaşam biçimine, giyimine kuşamına, yuvasının geçmişine bakmadan, her birinin teminatı olacak bir sistemi; adalet devrimini, demokrasi devrimini bu topraklara ben ve arkadaşlarım getireceğiz. Buradan ant içiyorum, söz veriyorum. Milletimin huzurunda, hem de adaletin huzurunda söz veriyorum.

Tehdit mi? Hadi oradan! Ne tehdidi? Kimi tehdit ettim? Ben hayatımda kavga etmedim, onu söyleyeyim. Ne dayak attım ne de dayak yedim. Bana dayak atan da olmaz, olamaz. Ben kimseye dayak atmadım. Diyorlar ki, „Nasıl başardın?“ Babam bile diyor bana, „Sen nasıl başardın?“ Dedim ki: „Öyleyim ben. Ben öyle biriyim.“ Barıştırırım yani insanları. Hiç merak etmeyin.

O bakımdan tehditmiş, husumetmiş; benim hayatımda bir şey yok. Olmadı da. Gidin isterseniz köydeki çocuklar, arkadaşlarıma sorsunlar. Savcı karar çıkarsın, köydeki çocukluk arkadaşıma sorsunlar. Desinler ki, “Ekrem kavga mı ederdi? Sizi barıştırır, takımlar kurar maç mı yaptırırdı?“ O yüzden tehditmiş, husumetmiş, kin tutmakmış, ihtirasmış… Birinin hakkında kötü düşünmek… Ben kıskançlık bile taşımam. O kadar iddialıyım. Kıskanmam.

Biri beni kıskanıyormuş Ankara’da… Bana ne? Ben kimseyi kıskanmıyorum ki. Ama şunu kıskanıyorum kardeşim: Milletim adına, milletime zulüm yapmak için gücünü kullanan, ekonomisiyle ya da iradesiyle milletimin iradesini yok sayıp, milletimin bu coğrafyadaki varlığını tehdide düşüren milletleri kıskanıyorum. Onları geçmek için kararlıyım. O Ruhumda var. Onu da milletimiz görecek.

Onun için bana, ‘Tehdit suçu işlemiş…’ Yok yahu! Ne zaman okudu, ne zaman dinledi de beni tehdit suçuyla suçladı? Kamu görevlisine alenen hakaret… Bu neresi hakaret Allah aşkına? Bu ifade özgürlüğü. Aynı zamanda görüşümü, eleştirimi yapıyorum. Kime? Sistemi yöneten, kararları alan, süreçleri başlatan, kurumun başındaki kişiye. Kime yapacağım yani? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya mı konuşacağım? Oturup da çöp tenekesine mi konuşayım? Görevi bu! Bakan yardımcısıydı, şimdi Başsavcı oldu. Yarın ne olur, umurumda değil. Ama görevi o. Sorumluluk alanı o.

Orada olan biten her şeyi ben kime eleştireceğim? Kaldı ki kendisiyle haftalardır, „Görüşelim, bakın İstanbul’la ilgili düşüncelerim var“ diyerek arattıran, arayan kişiyim. Hâlâ verirse randevuyu, görüşürüz. Sorun yok. Ama veremedi. Akıl okumak istemem ama aklıma ne geliyor biliyor musunuz? “Acaba neden vermedi?” Haftalarca neden randevu vermedi? Merak ediyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, adliyelerin en çok hizmetini gören kurumdur. Araçları, gereçleri, temizlikleri, bakımları… Her şeyini yapar. Tek bir dirhemini geri çekmiş değiliz. Ne haddimize?

Milletin kurumları, milletin kurumlarına hizmet eder. Kişisel husumeti kafaya takacak adam mıyım ben? Bu nedenle beni iyi dinlemenizi ve iyi anlamanızı istiyorum. Ne hakareti? Ben ifade özgürlüğümle eleştirimi yaptım. Eleştirimi yaparken de onu dahi ailesiyle birlikte koruma konusunda yarınlarda teminat olma kararlılığımı ortaya koydum.

Terörle mücadelede yer almış kişileri hedef gösterme suçu, falan filan… Yeter yahu! Ekrem ve terör… Beni terörle yan yana getirecek kişinin alnını karışlarım. Bu kadar net. Alnını karışlarım! Terör ve Ekrem… Onu diyen kişi aynaya baksın!

Ben, bu memleketin vatan evladıyım. Bana bakan ne görür biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni görür. Türk Bayrağı’nı görür. Mustafa Kemal Atatürk’ü görür. 
Ben öyle biriyim. Kimse kendisiyle karıştırmasın. Terörle beni yan yana getirecekmiş… Haddini bilecek! Ekrem İmamoğlu ve terör…

Ne oldu? „Beş yüz, altı yüz terörist var!“ Ne oldu? „Terörist“ dedikleri, benden önceki atanmış vali, kayyum, benden önce bilmem kim… Alındıktan sonra hop, kapattılar dosyayı. Sonra ne dedi o kişi? „Siyaseten söyledim“ dedi. Siyaseten milleti terörle yaftalar mısınız ya? Her evde şehit var, gazi var bu ülkede. Bu nasıl bir ahlak? Bu nasıl bir bakış açısı? „Ekrem’le ilgili bir şey mi var? Terör de ekle oraya. Olur ya, bir şey olur…“ Bu yaklaşımı şiddetle reddediyorum Sayın Hakimim. Şiddetle reddediyorum.

Bunu yazanın aklında başka şeyler vardır. İnanmıyorum bu iddianameye. Kötü niyetle yazılmıştır.

Ekrem İmamoğlu ile terörü yan yana koymak, kötü niyetin ürünüdür. Ve bunu Sayın Hakime, tüm üyelere nakşederek söylüyorum: Ayıptır, yazıktır, günahtır! Terörle Ekrem’i yan yana koymak… Hadi oradan!

Bu üç suçlamayla ilgili de fikrim nettir. Yüce Türk yargısına elbette kendimi emanet ediyorum. Ancak bu sürecin anlamlı olmadığını, doğru bir soruşturma süreci olmadığını, kötü bir hazırlık olduğunu; saniyeler içinde soruşturmaya dönüştürüldüğünü, ifadelerin dahi incelenmediğini görüyorum. Kötü niyetle yazıldığını düşünmek istemem. Ama hangi niyetle yazıldığını elbette inceleyeceğim, takip edeceğim. Bu manada yapılan üç isnadın hiçbirini kabul etmiyorum. Evet, eleştiriyorum. Aynı cümleleri yine kurarım. Yarınlarda demokrasi devrimini, adalet devrimini bu topraklara getirmeyi kararlı bir şekilde hedefleyen; hukukun üstünlüğünü, güçler ayrılığını, milletin iradesinin egemen olmasını savunan biri olarak söylüyorum: Evet, bana bu kötülüğü kim yaparsa yapsın, onların evlatlarının bile güzel hayatlarının teminatı olacağım.“

Continue Reading

Gündem

İsviçre’de Kızılay İçecekleri Geri Çağrıldı: Yüksek Bor Oranı Nedeniyle Tüketmeyin Uyarısı

yazar

Published

on

By

İSVİÇRE – İsviçre’de faaliyet gösteren Akar Swiss AG, Kızılay markasına ait iki içeceği, yapılan analizlerde izin verilen sınırın üzerinde bor (boron) tespit edilmesi nedeniyle tedbir amacıyla piyasadan geri çağırdı. Yetkililer, söz konusu ürünlerin tüketilmemesi gerektiğini belirterek sağlık riski ihtimaline karşı tüketicileri uyardı.

Şirketin açıklamasına göre, ürünlerde belirlenen yüksek bor oranı nedeniyle insan sağlığı açısından oluşabilecek risk tamamen göz ardı edilemediği için geri çağırma kararı alındı. Bu nedenle tüketicilerin ellerindeki ürünleri tüketmemeleri istendi.

Bor nedir, neden önemli?

Bor, doğada bulunan ve özellikle toprak ile yer altı sularında doğal olarak bulunabilen bir mineraldir. İnsan vücudu çok düşük miktarlarda bora maruz kalabilir. Ancak gıda ve içeceklerde yasal sınırların üzerinde bor bulunması, özellikle uzun süreli veya yüksek miktarda tüketilmesi halinde sağlık açısından risk oluşturabileceği için sıkı şekilde denetlenmektedir.

Bu nedenle yetkililer, ürünlerdeki yüksek bor seviyesinin tüketici sağlığını riske atabileceği ihtimalini dikkate alarak geri çağırma sürecini başlattı.

Geri çağrılan ürünler

Geri çağırma şu iki ürünü kapsıyor:

* Kızılay Doğal Maden Suyu
* Şişe: 200 ml
* Son tüketim tarihi: 31 Temmuz 2027
* Kızılay Elma Aromalı Gazlı İçecek
* Şişe: 200 ml
* Son tüketim tarihi: 20 Şubat 2027

Yetkililer, yalnızca bu son tüketim tarihlerine sahip ürünlerin geri çağırma kapsamında olduğunu belirtti.

Ürünleri tüketmeyin, fişsiz de iade edebilirsiniz

Akar Swiss AG, tüketicilerden belirtilen ürünleri kesinlikle tüketmemelerini istedi. Geri çağırma kapsamındaki içecekler, satın alma fişi ibraz edilmeden satın alındıkları market veya satış noktasına teslim edilebilecek. Ürün bedeli tüketicilere tam olarak iade edilecek.

Şirket, geri çağırmanın tamamen önleyici bir güvenlik tedbiri olduğunu vurgulayarak, elinde belirtilen ürünlerden bulunan herkesin en kısa sürede iade işlemini gerçekleştirmesini tavsiye etti.

Şirketten iletişim bilgisi

Geri çağırmayla ilgili soruları bulunan tüketiciler, İsviçre’nin Wädenswil kentinde faaliyet gösteren Akar Swiss AG ile iletişime geçebileceklerini bildirdi.

Continue Reading

Gündem

İSVİÇRE’DE KÖPEK SAHİPLERİNE YENİ KURAL: Artık İdrarı da Temizlemek Zorundalar

yazar

Published

on

By

“Yalan haber yapıyorsunuz.”, “Böyle bir şey olamaz.” diyen takipçilerimiz için haberin ayrıntıları…

İsviçre’nin Ticino kantonuna bağlı Chiasso Belediyesi, köpek sahiplerini yakından ilgilendiren yeni bir uygulamayı hayata geçiriyor. Ağustos ayının ortasından itibaren köpek sahipleri yalnızca hayvanlarının dışkısını toplamakla kalmayacak, kamusal alanlara yaptığı idrarı da suyla temizlemekle yükümlü olacak.

Yanında Su Şişesi Taşımak Zorunlu

Yeni belediye yönetmeliğine göre köpeğini gezdiren herkes yanında su dolu bir şişe veya benzeri bir kap bulundurmak zorunda. Köpek idrarını yaptıktan sonra üzerine yeterli miktarda su dökülerek hem kötü kokunun hem de kaldırım, bina girişleri ve diğer ortak kullanım alanlarında oluşabilecek kirlenmenin önüne geçilmesi hedefleniyor.

Uymayana 100 Frank Ceza

Chiasso Belediyesi, kurala uymayan köpek sahiplerine önce uyarı yapılacağını, ihlalin tekrarlanması halinde ise 100 İsviçre Frangı para cezası uygulanacağını açıkladı.

Kararın Nedeni Ne?

Belediyeye göre özellikle yaz aylarında kaldırımlar, bina girişleri, direkler ve diğer kamusal alanlarda biriken köpek idrarı nedeniyle vatandaşlardan çok sayıda şikâyet geliyor. Artan sıcaklıklarla birlikte kötü kokuların daha belirgin hale gelmesi üzerine belediye bu uygulamayı yürürlüğe koyma kararı aldı.

İsviçre’de Bir İlk

İsviçre devlet televizyonu RSI‘nin haberine göre bu uygulama yalnızca Ticino’da değil, İsviçre genelinde de bir ilk olma özelliği taşıyor. Bugüne kadar köpek sahipleri yalnızca dışkıyı temizlemekle yükümlüyken, Chiasso Belediyesi bu zorunluluğu idrarı da kapsayacak şekilde genişleten ilk belediye oldu.

Yetkililer, uygulamanın başarılı olması halinde benzer düzenlemelerin diğer İsviçre belediyelerinde de gündeme gelebileceğini belirtiyor.

💬

 Sizce bu uygulama tüm İsviçre’de uygulanmalı mı? Görüşlerinizi yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Kaynak: İsviçre Devlet Televizyonu RSI

Continue Reading

Gündem

AHBAP Soruşturmasında Kritik Gelişme: Haluk Levent’in Kumarhane Görüntüleri ve Şoförünün İfadeleri Gündemde

yazar

Published

on

By

AHBAP Derneği’ne yönelik yürütülen MASAK ve emniyet soruşturması kapsamında yeni detaylar ortaya çıkmaya devam ediyor. Sosyal medyada büyük yankı uyandıran ve gazeteci Sema Kızılarslan tarafından paylaşılan Haluk Levent’in Kıbrıs’taki kumarhane görüntülerinin ardından, ünlü sanatçının ifadesi ve şoförünün şok itirafları soruşturmanın seyrini değiştirdi. Görüntülerin 11 Mayıs 2026 tarihinde, Levent’in adaya gerçekleştirdiği son ziyarette çekildiği iddia edilmişti.

Şoföründen İtiraf: „Benim Hesabımla Jeton Aldırdı“

Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Haluk Levent’in şoförünün beyanları, Kıbrıs’taki kumar iddialarını derinleştirdi. Şoför, Levent’in konser için Kıbrıs’a gittiği dönemlerde kumar oynadığını ve kendi banka hesabını kullanarak ünlü sanatçıya 1 ila 2 milyon TL civarında kumarhane jetonu aldırdığını öne sürdü. İşlemlerden şüphelenmesine rağmen işini kaybetme korkusuyla ses çıkaramadığını belirten şoför, tüm WhatsApp yazışmalarını delil olarak sakladığını ifade etti.

Haluk Levent: „Kötü Bir Zaafım Var, Ama Ahbap Parasına Dokunmadım“

Emniyetteki ifadesinde hakkındaki iddialara yanıt veren Haluk Levent, finansal piyasalar ve borsaya karşı „kötü/pis bir zaafı“ olduğunu kabul etti. Kişisel yatırımları nedeniyle geçmişte ciddi şekilde borçlandığını belirten Levent, kamuoyunda infial yaratan bağış paraları konusunda ise net bir duruş sergiledi. Sanatçı, „Ahbap Derneği’nden hiçbir zaman para alıp borsada oynamadım“ diyerek dernek bütçesinin şahsi işlerinde kullanıldığı iddialarını kesin bir dille yalanladı.

„Yolsuzluk Değil, Usulsüzlük Olabilir“

Derneğin finansal süreçlerine dair ticari detaylara da değinen Levent, zaman zaman Ahbap’a ait bazı çek ve senetleri teminat olarak kullandığını itiraf etti. Bu durumun hukuki açıdan bir „usulsüzlük“ olarak görülebileceğini ancak kesinlikle bir „yolsuzluk“ olmadığını savunan sanatçı, derneğin tüm harcama ve belgelerinin şeffaf olduğunu, İçişleri Bakanlığı tarafından da düzenli olarak denetlendiğini hatırlattı.

Milyonlarca liralık para transferleri ve şoförün iddiaları üzerinden derinleşen soruşturmada gözler, yargı makamlarının atacağı bir sonraki adıma çevrilmiş durumda. #ahbap#turkiye#sondakika

Continue Reading

Trendler