Connect with us

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Gül Şefika Balaban Brandenberger

yazar

Published

on

Bu köşede zaman zaman üretkenlikleri, hayata bakışları ve yarattıkları eserler ile ilham veren kişilerle yaptığım röportajları paylaşacağım.

İlk konuğum İsviçre’de yaşayan Sanatçı Gül Şefika Balaban Brandenberger.

Şefika aslında Hacettepe Üniversitesi mezunu bir Ekonomist. Türkiye’de yıllarca farklı kurumlarda Ekonomist olarak çalıştıktan sonra en son 11 yıl boyunca görev aldığı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden ayrılıp, İsviçreli eşi ile evlenerek 2010 yılında İsviçre’ye yerleşmiş. Ankara’da iş hayatına devam ederken önce resim sanatı, ardından müzik terapisi, tasavvuf ve sema ile tanışan sanatçı, İsviçre’de Thalwil’de Institut APK-Ausbildung Prozessorientierung, Kunsttherapie & Komplementär -Therapie-APK Enstitüsü Süreç Odaklı Sanat Terapi ve Tamamlayıcı Terapi Merkezi’nde 3 yıl boyunca tekrar öğrenciliğe dönmüş. Geçen yıl ise Renklerle İç Yolculuğumuz-Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabı Palme Yayınevi tarafından yayınlandı.

Gelin hikayesinin bundan sonraki kısmını kendisinden dinleyelim..

Sevgili Şefika, hoşgeldin. Ekonomistlikten sanatçılığa uzanan bu ilginç yolculuk nasıl gelişti, biraz anlatır mısın.

Ekonomist oldum ancak gençken sanatçı olmayı ve İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’nde okumayı çok istedim. Biz Kayserili bir aileyiz. Babam hep şöyle derdi “Ankara’da okuyabilirsin ama ya İstanbul nasıl olacak?”

İyi bir eğitim aldım, TED Kayseri Koleji’nin ardından Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisat bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisans eğitimimi yaptım. Tez yazarken iş hayatına atıldım ve değişik kurumlarda severek çalıştım.

O sürede önce resim hocam Serap Demirağ, sonra Müzik Terapisti ve Sufi Rahmi Oruç Güvenç ile tanıştım. İkisi de hayatıma sanat bazlı inanılmaz engin alanlar açtı. Biri ile tasavvuf, diğeri ile resim ve quantum fiziği dünyasına girmiş oldum. Yüksek matematik okuduğum için matematikle aram hep iyi oldu. Matematik bakış açımı resim hocam Serap Demirağ analiz etti. Boş tuvale bakarken o tuvali yerleştirebilme yetimi görür, başlarda güler ve “Cahil cesareti” derdi. Daha sonra ise “İşte buradaki matematik, görüyorsun” şeklinde yorumlamaya başladı.

Ebru sanatı ile tanışma

Ebruyla tanışman nasıl oldu peki?

Yıllarca çok yoğun bir iş ortamında çalıştım. Yine zamana karşı yarıştığım bir günde sevdiğim bir arkadaşımın “Kastamonu Günleri var, ebru sanatçısı geliyor” demesi üzerine yazılacak onca rapora rağmen öğle tatili arasında koşup gittim. Kastamonu’ya hayranım, her şeyleri özel bence. Ama o gün orada beni büyüleyen bambaşka bir şey oldu.

Neydi o? Biraz anlatır mısın?

Sadece 1,5 saatim vardı ve direkt ebru sanatçısının yanına gittim. Sırada bekliyoruz. Rafet Hoca küçücük bir köşeye bir metrekare masasının üstüne teknesini koymuş, boyalarını dizmiş, önlüğüyle çok mütevazi görünüyordu. Herkese tek tek gösterdi. Orada ebruyu ilk kez denediğimde kağıdı çektiğim zamanki hissimi hiç unutmadım; suya baktım, su bomboş ancak kafam da bomboş. “İnanılmaz” dedim kendi kendime, “bu nasıl bir şey böyle”! Öyle bir rahatlık duygusu ki, adeta o anda bir mucize oluyor ve bir kapı açılıyor, hiç bilmediğimiz bir dünyadan bir alem gösteriliyor. Tam bir transformasyon. Tabi iş mi kalır! O açılan kapının peşine gittim ve bana verdiği mucize bir ebru kağıdıydı. Elimde kağıtla sırıtıyordum. Aynı gün eve giderken hemen çerçevelettim ve evin girişine astım.

Sanatın dönüştürücülüğü

Ne mutlu sana, dönüştürücü bir an olmuş. Peki bu ebruya has bir şey mi, yoksa bunu sanatın başka dallarında da yakalayabiliyor musun?

Çok güzel bir soru. Sanırım benim o anki ihtiyacım o kafa yoğunluğumun boşalmasi idi ve ebru bunun için çok uygun bir sanattı. Mükemmel bir sanat. Şu anda benim ebruyu bu kadar derinlemesine incelememe sebep olan transformasyon da o duygu ve onun arkasındaki sır.

Bu sana has, senin hissettiğin bir şey mi, yoksa ebrunun amacı bu mu?

Ebru sanatının içinde, var olan her şeyi birleştirici bir güç var. Biz her şeyle bir bütünüz ya. Hani bir şeyi merak edersin, sonra bir bakarsın ki hiç açmadığın televizyonu açıyorsun ve o anda haberlerde senin merak ettiğin o bilgi var. Veya birdenbire bir kitap alırsın, bir sayfasını açarsın. Önüne o aradığın bilgi gelir. Her şey bize hizmet için zaten var etrafımızda, biz yeter ki doğru soruları sormayı bilelim ya da kendimizin ihtiyacı olan cevapların farkına varalım. Zaten cevaplar hep veriliyor, ama ebru sanatının çok özgün olduğunu düşünüyorum, kendi içinde kainatta olan birçok elementi taşıyor. Rahmetli Oruç Güvenç’ten 19 yıl boyunca müzik terapisi, hareket terapisi, baksı dansları gibi eğitimler aldık. Ankara’da ayda bir onun gönüllü organizatörlüğünü de yapıyordum. Bu eski geleneksel entrümanların, bazı hareketlerin insana ne kadar şifa verdiğinin farkındaydım. Ancak ebrunun verdiği şifayı ilk kez orada kendimde tecrübe ettim. Yani o kadar yoğun bir dönemde olmadan normal sıradan bir iş günü olsa belki ebruya da hemen gitmezdim, Kastamonu ekmeğimi alır, biraz bakınır, ebruyu da öylesine yapar dönerdim. Ancak öyle yoğun bir günde, başımın çok ağrıdığı bir anda ebru sanatını deneyimleyince bomboş oldum, ağrı falan yok oldu.

Biraz da 2024’te yayımlanan Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabından bahsedelim. APK Enstitüsü’nde öğrendiklerini ebru sanatına da uyguladın diye anlıyorum. Örneğin kitabında da bahsettiğin 9 aşama; bunları APK’da mı öğrendin yoksa zaten uygulanan bir yöntem mi?

APK Enstitüsü kurucuları süreç odaklı terapiyi ortaya çıkarıp eğitimlerini bunun üstüne oturtmuşlar. Bir kişiye resim yaptırdığın zaman bu soruları soruyorsun, hepsini aralıklı olarak veya sıralı olarak sorabilirsin. Bazı cevapları sanat terapisi sırasında kendin de gözlemleyebilirsin. Tabi sanat terapisinde sadece 9 aşama üzerine eğitim almadık, onlarca değişik terapi yöntemi öğrendik. Bu sadece APK’nın bazında ortaya koyduğu süreç odaklı terapinin 9 aşaması.

O zaman ebruya uygulamak senin fikrindi, ama çok da güzel bütünleşmiş.

Evet ilk defa gerçekten bir sanat terapi okulunun bazına konmuş prosesi ebru sanatına uyarlayan benim. Bunu ben öğrencilerime de uyguluyorum elbette. Ebru kursu vermeye başladığımdan beri gittiğim yerlerden, Brezilya’dan, Kayseri’den, oradan buradan, hep farklı toprak toplardım.  Toprağı ezerek pigment haline getirmek çok zor bir iş, artık fabrikalarda yapılıyor tabi ama eski üstatların böyle ezdiğini biliyorum. Toprağı ezerken aklıma şu geldi; taşı ezerken dahi çok dikkatli ve insana layık davranmamız lazım. İnsan-ı Kamil yolcusu olmak zor bir şey. O sebeple sonsuzluk (∞) sembolünü bu sanata çok uygun bulup uygulamaya başladım.

Tasavvuf yolculuğu

Nedir tam olarak İnsan-ı Kamil olmak?

İnsan-ı Kamil tasavvufta tam anlamıyla insan olmak için yolda olmak anlamında kullanılır. Varlığında yok olabilmiş insana derlermiş. Benim için İnsan-ı Kamil’e örnek verebileceğim insanlar kim diye sorarsan başta Atatürk derim. Atatürk kendi potansiyelini kullanmış nadir insanlardan biridir. İnsan-ı Kamil olmak, kendisinde ortaya çıkması gereken her potansiyelin insana faydalı olacak, hayatını, frekansını değiştirecek, ya da hizmet etmesini sağlayacak şekilde ortaya çıkması demektir. Hepimizde potansiyeller var. Yanlış hatırlamıyorsam Kevser Yeşiltaş demisti galiba, onun bazı dijital seminerlerine de katıldım; herkeste ortaya çıkması gereken en önemli 3 yetenek varmış.

Sen kendininkileri buldun mu? 

Şöyle bir düşününce resim yapmayı birinci sıraya alabilirim, ikincisi tasavvuf ve semazen olma yolunda yaptığım çalışmalar ki – orada kendimi bulduğum bir alan var. Üçüncüsünü de yazı yazmak diye düşünüyorum. Senin köşe yazılarına yorum yazarken bile “yazıyorum” çünkü çok önemsiyorum. Senin düşünce gücünden o anda aldığım bilgi ve senin bana yarattığın o atmosfer ile, bende aktif olmaya hazır olan şey arasında bir bağlantı kuruluyor, benden çıkması gerekenler de yazıya dökülüyor, bir akış başlıyor.  

Tasavvuf ve Ebru ilişkisi 

Peki tasavvuf ve ebru ilişkisini de sormak isterim. Kitabında bu konuda güzel ifadeler var. Bununla ilgili olarak burada paylaşmak istediğin şeyler var mı

Ebru sanatında aslında insan bedeninde olan bir çok element var. Tasavvufa bakarsak, insanın yüksek değerlerine layık olma yolundaki yolculuğudur. Sema yapmak için yerle de cok güçlü bağlantıda olman lazım. Ayaklarının da zemine güçlü basması gerekiyor.  Bedensel yorgunluklara takılmamayı öğrenmek veya hatırlamak mı desem, şartlanmalardan kurtulmak gerekiyor.  Biliyor musun maraton koşucularına öğretilen bir bilgi varmış; yorgunluktan bittim dediğin an, o zamana kadar katettiğin yol kadar daha potansiyelin olduğunu anlaman istenirmiş. Tasavvuf da insana bu yönünü göstermeye çalışır, yani aslında ne kadar güçlü olduğunu. Biz cocukluğumuzdan beri her şeyi kafamızda limitlerle öğreniyor, öyle biliyoruz. “Uyku saatin geldi, yemek saatin geçiyor” şeklinde şartlandırıyoruz kendimizi. Bunların üzerine çıktığımız zaman potansiyelimizi de görme şansımız oluyor. 

Kitabımda da yazmaya çalıştığım aslında ebru sanatında toprak pigmentinin suyun üstünde durma aşamasına gelebilmesi, oradan sanatçının kendi istediği özgün şekilleri verebilmesi, onu kağıdın üstüne alabilmesi…tüm bu süreç ebrunun sırlarından. Sonsuza kadar o enerjiyi orada tutabilecek hale geliyorsun. Suyun üstüne gelmiş bir pigment farklı proseslerden geçmiş oluyor. Hani “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” deriz ya, işte onun gibi. Hiç çalışılmış bir toprakla çalışılmamış toprak aynı olur mu? İlk haline bak toprak, ikincisine bak kağıdın üstünde bir sekil! Ebrunun üstüne gelmiş olan desenler, renk renk pigmentlerin bir arada olması, tüm o süreçte ulaşılan bir sonuç var insana mutluluk veren. Hatta ilk ebru çalışmamı bitirince salona koymuştum. Daha sonra enerjisini hissettiğimde şaşırmıştım. Her geçtiğimde “Burada ne var” diyordum. Çağrı gibi bir şey hissediyordum. Bir baktım ki ebru çalışmam var o geçtiğim yerde. Aslında duyarlılık hepimizde var, beş duyumuzun üstüne geçtiğimizde sezgilerimiz devreye giriyor. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz üçüncü boyut denilen, bu hayatın en alttaki katmanında olan bilinçaltımız konusu ortaya çıkıyor. Yani biz bilinçaltımızı aydınlatıp sezgilerimizi geliştirebildiğimizde, insan olmak yolunda da ilerliyoruz aslında. Duyularımızı kullanırken güzel görüp, güzel söz söyleyip, doğru işitip, her duyguya ihtiyacı olan ne ise mümkün olan en layık olanı verebildiğimizde ve yargılamaktan vazgeçebildiğimizde zaten bu boyuttan geçmeye hazırlanıyoruz. 

Sezgilerini nasıl geliştirebilir insan? 

Bunun bir yolu meditasyon. Ayrıca tabiatta yürümek, kendinle kalabilmen, çiçekler-bitkilerle, hayvanlarla ilgilenmek. Örneğin senin tatlı bir köpeğin var, düşünsene onu hissedebiliyorsun, onun söylemek istediklerini işitebiliyorsun, işte bu bir sezgi. Son zamanlarda zaten bütün hayvanlar dillendi. İnanılmaz boyuta erişti. Sadece insanlar gelişmiyor ki, bütün canlılar birlikte gelişiyoruz. 

Bütünün parçası olduğumuzu hatırlamak belki asıl önemli olan, öyle değil mi? 

Aynen öyle. Hiçbirimiz birbirimizden ayrı değiliz. Sadece frekanslarımızın birbirine daha yakın olduğu atmosferlerde olduğumuzda daha kendimiz oluyoruz. Daha rahat olup kendimizi tanıtma ihtiyacı duymuyoruz. Yargılanmak hiçbirimizin layık oldugu bir şey değil. Yargı zaten kaba zan demektir, yani bilip araştırmadan hüküm vermek, hemen bir karara varmak anlamında. Her insanın kendi içinde bir yolculuğu var. O yolculukta ihtiyacımız olan şeyler de hayatımızda ona göre farklı biçimlerde yer alıyor. Karşılaştığımız bir çok bilgili ve duyarlı insan ile kendimizi tanımak, sevgi boyutunu idrak edebilmek, hayatımıza farkındalık katan değerleri alabilmek en güzeli. Değer vermek, zaman ayırmak. Es geçmemek… Tabii bu arada kendi özgün alanımızı korumak ve sağlıklı seçimler yapabilmek hayat kalitemizi etkiliyor haliyle.  

Kitap hakkında 

Kitabın o kadar çok şeyi içinde barındırıyor ki, aslında sen çok güzel anlattın. Tasavvuftan tut, ebru sanatına, felsefeden, sanat terapisine ve insanın farkındalığına çok zengin bir içeriğe sahip. Ayrıca insan olma yolunda sadece terapide kullandığın 9 aşama ile değil, son bölümdeki işlem analizi” süreci ile de insanın kendini gözlemlemesi ve kendisi için önemli olanı tercih edebilmesi adına önemli bilgiler paylaşıyorsun. Peki sence kimler senin kitabını okusun? 

Çok teşekkür ederim Meltem. Öncelikle çocukluğumuzda şartlandırıldığımız, ebeveynler için olmak zorunda bırakıldığımız rollerden arınmamız ve kişilik ve karakterimize uygun olanı anlamamız için bu son bölüm çok önemli… Dediğin gibi kitabın adı sanki sadece ebru sanatıyla sınırlanmış gibi görünse de, içeriğine bakan herkes insan yolculuğunda kendinin az da olsa farkına varabilmesi için ortaya çıkarılmış, detaylandırılarak birçok bakış açısı ile değerlendirilmiş pek çok süreç, somut örnekler ve yollar görüyor. Bunların çoğu kendi deneyimim ile yazıldı. Yani sadece okunmuş bir bilgelik değil, bizzat üzerinde durduğum zaman verilmiş, çaba gösterilmiş, deneyimlenmiş konular. Kitabın arka kapağında da belirttiğim gibi, kitapta yer alan terapik bilgiler kendisiyle keyifli yol almak isterken yaratıcı çözümler arayan herkesi ilgilendirebilir. Tabi bu cümlenin altında derin Jungvari felsefi bir görüş var ama sadece o değil. Tasavvuf erbabları da özellikle 12. ve 13. yy. dan itibaren insanlara kendilerini çözmek istiyorlarsa arayışta olmalarını, sorgulamalar yapmalarını ve yaratıcı bir çok işle aktif olmalarını önermişler. Yani nasıl yaratıcı bir seyler üretebilirim, kendimi nasıl çözebilirim demek isteyen herkes kitaptan bir şeyler bulabilir. 

Peki bu yaratıcı çözüm illa ebru olmak zorunda mı? Bu kitabı okuyan biri ebruya başlamasa bile yaratıcı bir konuyla ilgilenip kendini daha iyi çözümleyebilir mi? 

Çok güzel vurgu yaptın. Tabii, kesinlikle. Herkes kendine iyi gelen ne varsa ona göre fikirler üretebilir, yapmaktan zevk aldığı şeyleri  başka bir perspektif ile yapmayı deneyimleyebilir. Fransız ressam Henri Matisse bunun en güzel örneğidir. Hastalanıp resim yapamaz hale gelmiş. Yatalak olduğunda kağıtları kesip yapıştırarak resimlerine öyle devam etmiş. Şimdi kolaj dediğimizde Henri Matisse bir numara. Ebru sanatı burada terapi süreçlerine uygunluğu ve birçok kadim değeri barındırması açısından çok güzel bir araç oldu.  

Kitabın “Ebru Sanatı Terapisi”ni okumak isteyenler nereden temin edebilirler

İsviçre’de yaşayanlar Amazon’dan sipariş edebilirler.

Peki son olarak; Şefika’nın ruhunu neler besler, neler okur, neler izler? 

Kendi ruhsal gelişimime katkıda bulunan ve zihnimi açan her türlü bilim kurgu ve fantastik film seviyorum. Hatta eski sufileri de çok “New Age” bulurum. O dönemlerde öyle şeyler söylemişler ki bugün Hollywood filmlerini bile etkileyecek düzeyde. Örneğin ABD’de İbni Sina Enstitüsü kurmuşlar. İlgilenen bazı arkadaşlarımla biz de bu konularla ilgili aramızda bir grup kurduk. Önce Rahmetli R. Oruç Güvenç’in Hz. Mevlana kitabını okuduk. Şimdi  Ş. Suhreverdi’nin Nur Heykelleri isimli kitabını okuyoruz; onların farkındalıklı halini algılayabilmek için hayaller kuruyor, fikirler öne sürüyoruz… 

Kitaplarını sevdiğim yazarların içinde klasiklerden Çernişevksi, Dostyoyevksi, Ömer Seyfettin, Sebahattin Ali gibi çok önceleri okumuş olduklarım var. Üçüncü Göz, İkinci Beden gibi fantastik romanları da ilgiyle okudum. Türk yazarlarımızı seviyorum: Buket Uzuner, Deniz Erten, Azra Kohen, Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Murat Menteş, Erhan Kolbaşı severek okuduklarım arasında olanlar.  Son zamanlarda Edebiyat Kitap Klubümüz’den Burcu Özer Katmer’in Kendine Ait kitabından, göç etmiş Türklerin ve çocuklarının parçalanmış hayatlarıya ilgili çok şeyin farkına varmaya başladım.  Ve Meltem Soğuk Stropoli; senin kitabını ilgiyle okudum: Yeşil Mavi Hayat!.. Farkındalık kazandıran, düşündüren ve seçimlerimizi hatırlatan, insan için ve insana ait çok özel kitaplardan…

Biraz da hikaye ile bilgelik karışık olursa ilginç buluyorum. Örneğin Elif Şafak’ın Aşk romanı tasavvuf açısından da edebiyatımız için iyi bir örnek oldu, dünyada pek çok kişinin zihnini açtı. Tabii bir de neredeyse 15-20 yıldır ara sıra açıp okuduğum Filibeli A. Hilmi’nin kitabı Amak-ı Hayal’i hala severek okurum.  

Bu güzel sohbet için çok teşekkürler Şefika. İkinci kitabınla buluşmayı merakla bekliyoruz. 

Davetin, ilgin ve özellikle ilham aldığını belirttiğin için ben çok teşekkür ederim Meltemciğim. 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?

yazar

Published

on

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!

Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.

Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.

Ağaçların Gizli Yaşamı

Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.

Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.

Hiçbir Şey Tesadüf Değil

Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.  

Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.

Edebiyat ve Kadim Bilgi

Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.

Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.

Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.

Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.

Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.

Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.

Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.

Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.

Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.

Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.

Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.

Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.

Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.

Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.

Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.

Continue Reading

Trendler