Connect with us

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Gül Şefika Balaban Brandenberger

yazar

Published

on

Bu köşede zaman zaman üretkenlikleri, hayata bakışları ve yarattıkları eserler ile ilham veren kişilerle yaptığım röportajları paylaşacağım.

İlk konuğum İsviçre’de yaşayan Sanatçı Gül Şefika Balaban Brandenberger.

Şefika aslında Hacettepe Üniversitesi mezunu bir Ekonomist. Türkiye’de yıllarca farklı kurumlarda Ekonomist olarak çalıştıktan sonra en son 11 yıl boyunca görev aldığı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden ayrılıp, İsviçreli eşi ile evlenerek 2010 yılında İsviçre’ye yerleşmiş. Ankara’da iş hayatına devam ederken önce resim sanatı, ardından müzik terapisi, tasavvuf ve sema ile tanışan sanatçı, İsviçre’de Thalwil’de Institut APK-Ausbildung Prozessorientierung, Kunsttherapie & Komplementär -Therapie-APK Enstitüsü Süreç Odaklı Sanat Terapi ve Tamamlayıcı Terapi Merkezi’nde 3 yıl boyunca tekrar öğrenciliğe dönmüş. Geçen yıl ise Renklerle İç Yolculuğumuz-Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabı Palme Yayınevi tarafından yayınlandı.

Gelin hikayesinin bundan sonraki kısmını kendisinden dinleyelim..

Sevgili Şefika, hoşgeldin. Ekonomistlikten sanatçılığa uzanan bu ilginç yolculuk nasıl gelişti, biraz anlatır mısın.

Ekonomist oldum ancak gençken sanatçı olmayı ve İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’nde okumayı çok istedim. Biz Kayserili bir aileyiz. Babam hep şöyle derdi “Ankara’da okuyabilirsin ama ya İstanbul nasıl olacak?”

İyi bir eğitim aldım, TED Kayseri Koleji’nin ardından Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisat bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisans eğitimimi yaptım. Tez yazarken iş hayatına atıldım ve değişik kurumlarda severek çalıştım.

O sürede önce resim hocam Serap Demirağ, sonra Müzik Terapisti ve Sufi Rahmi Oruç Güvenç ile tanıştım. İkisi de hayatıma sanat bazlı inanılmaz engin alanlar açtı. Biri ile tasavvuf, diğeri ile resim ve quantum fiziği dünyasına girmiş oldum. Yüksek matematik okuduğum için matematikle aram hep iyi oldu. Matematik bakış açımı resim hocam Serap Demirağ analiz etti. Boş tuvale bakarken o tuvali yerleştirebilme yetimi görür, başlarda güler ve “Cahil cesareti” derdi. Daha sonra ise “İşte buradaki matematik, görüyorsun” şeklinde yorumlamaya başladı.

Ebru sanatı ile tanışma

Ebruyla tanışman nasıl oldu peki?

Yıllarca çok yoğun bir iş ortamında çalıştım. Yine zamana karşı yarıştığım bir günde sevdiğim bir arkadaşımın “Kastamonu Günleri var, ebru sanatçısı geliyor” demesi üzerine yazılacak onca rapora rağmen öğle tatili arasında koşup gittim. Kastamonu’ya hayranım, her şeyleri özel bence. Ama o gün orada beni büyüleyen bambaşka bir şey oldu.

Neydi o? Biraz anlatır mısın?

Sadece 1,5 saatim vardı ve direkt ebru sanatçısının yanına gittim. Sırada bekliyoruz. Rafet Hoca küçücük bir köşeye bir metrekare masasının üstüne teknesini koymuş, boyalarını dizmiş, önlüğüyle çok mütevazi görünüyordu. Herkese tek tek gösterdi. Orada ebruyu ilk kez denediğimde kağıdı çektiğim zamanki hissimi hiç unutmadım; suya baktım, su bomboş ancak kafam da bomboş. “İnanılmaz” dedim kendi kendime, “bu nasıl bir şey böyle”! Öyle bir rahatlık duygusu ki, adeta o anda bir mucize oluyor ve bir kapı açılıyor, hiç bilmediğimiz bir dünyadan bir alem gösteriliyor. Tam bir transformasyon. Tabi iş mi kalır! O açılan kapının peşine gittim ve bana verdiği mucize bir ebru kağıdıydı. Elimde kağıtla sırıtıyordum. Aynı gün eve giderken hemen çerçevelettim ve evin girişine astım.

Sanatın dönüştürücülüğü

Ne mutlu sana, dönüştürücü bir an olmuş. Peki bu ebruya has bir şey mi, yoksa bunu sanatın başka dallarında da yakalayabiliyor musun?

Çok güzel bir soru. Sanırım benim o anki ihtiyacım o kafa yoğunluğumun boşalmasi idi ve ebru bunun için çok uygun bir sanattı. Mükemmel bir sanat. Şu anda benim ebruyu bu kadar derinlemesine incelememe sebep olan transformasyon da o duygu ve onun arkasındaki sır.

Bu sana has, senin hissettiğin bir şey mi, yoksa ebrunun amacı bu mu?

Ebru sanatının içinde, var olan her şeyi birleştirici bir güç var. Biz her şeyle bir bütünüz ya. Hani bir şeyi merak edersin, sonra bir bakarsın ki hiç açmadığın televizyonu açıyorsun ve o anda haberlerde senin merak ettiğin o bilgi var. Veya birdenbire bir kitap alırsın, bir sayfasını açarsın. Önüne o aradığın bilgi gelir. Her şey bize hizmet için zaten var etrafımızda, biz yeter ki doğru soruları sormayı bilelim ya da kendimizin ihtiyacı olan cevapların farkına varalım. Zaten cevaplar hep veriliyor, ama ebru sanatının çok özgün olduğunu düşünüyorum, kendi içinde kainatta olan birçok elementi taşıyor. Rahmetli Oruç Güvenç’ten 19 yıl boyunca müzik terapisi, hareket terapisi, baksı dansları gibi eğitimler aldık. Ankara’da ayda bir onun gönüllü organizatörlüğünü de yapıyordum. Bu eski geleneksel entrümanların, bazı hareketlerin insana ne kadar şifa verdiğinin farkındaydım. Ancak ebrunun verdiği şifayı ilk kez orada kendimde tecrübe ettim. Yani o kadar yoğun bir dönemde olmadan normal sıradan bir iş günü olsa belki ebruya da hemen gitmezdim, Kastamonu ekmeğimi alır, biraz bakınır, ebruyu da öylesine yapar dönerdim. Ancak öyle yoğun bir günde, başımın çok ağrıdığı bir anda ebru sanatını deneyimleyince bomboş oldum, ağrı falan yok oldu.

Biraz da 2024’te yayımlanan Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabından bahsedelim. APK Enstitüsü’nde öğrendiklerini ebru sanatına da uyguladın diye anlıyorum. Örneğin kitabında da bahsettiğin 9 aşama; bunları APK’da mı öğrendin yoksa zaten uygulanan bir yöntem mi?

APK Enstitüsü kurucuları süreç odaklı terapiyi ortaya çıkarıp eğitimlerini bunun üstüne oturtmuşlar. Bir kişiye resim yaptırdığın zaman bu soruları soruyorsun, hepsini aralıklı olarak veya sıralı olarak sorabilirsin. Bazı cevapları sanat terapisi sırasında kendin de gözlemleyebilirsin. Tabi sanat terapisinde sadece 9 aşama üzerine eğitim almadık, onlarca değişik terapi yöntemi öğrendik. Bu sadece APK’nın bazında ortaya koyduğu süreç odaklı terapinin 9 aşaması.

O zaman ebruya uygulamak senin fikrindi, ama çok da güzel bütünleşmiş.

Evet ilk defa gerçekten bir sanat terapi okulunun bazına konmuş prosesi ebru sanatına uyarlayan benim. Bunu ben öğrencilerime de uyguluyorum elbette. Ebru kursu vermeye başladığımdan beri gittiğim yerlerden, Brezilya’dan, Kayseri’den, oradan buradan, hep farklı toprak toplardım.  Toprağı ezerek pigment haline getirmek çok zor bir iş, artık fabrikalarda yapılıyor tabi ama eski üstatların böyle ezdiğini biliyorum. Toprağı ezerken aklıma şu geldi; taşı ezerken dahi çok dikkatli ve insana layık davranmamız lazım. İnsan-ı Kamil yolcusu olmak zor bir şey. O sebeple sonsuzluk (∞) sembolünü bu sanata çok uygun bulup uygulamaya başladım.

Tasavvuf yolculuğu

Nedir tam olarak İnsan-ı Kamil olmak?

İnsan-ı Kamil tasavvufta tam anlamıyla insan olmak için yolda olmak anlamında kullanılır. Varlığında yok olabilmiş insana derlermiş. Benim için İnsan-ı Kamil’e örnek verebileceğim insanlar kim diye sorarsan başta Atatürk derim. Atatürk kendi potansiyelini kullanmış nadir insanlardan biridir. İnsan-ı Kamil olmak, kendisinde ortaya çıkması gereken her potansiyelin insana faydalı olacak, hayatını, frekansını değiştirecek, ya da hizmet etmesini sağlayacak şekilde ortaya çıkması demektir. Hepimizde potansiyeller var. Yanlış hatırlamıyorsam Kevser Yeşiltaş demisti galiba, onun bazı dijital seminerlerine de katıldım; herkeste ortaya çıkması gereken en önemli 3 yetenek varmış.

Sen kendininkileri buldun mu? 

Şöyle bir düşününce resim yapmayı birinci sıraya alabilirim, ikincisi tasavvuf ve semazen olma yolunda yaptığım çalışmalar ki – orada kendimi bulduğum bir alan var. Üçüncüsünü de yazı yazmak diye düşünüyorum. Senin köşe yazılarına yorum yazarken bile “yazıyorum” çünkü çok önemsiyorum. Senin düşünce gücünden o anda aldığım bilgi ve senin bana yarattığın o atmosfer ile, bende aktif olmaya hazır olan şey arasında bir bağlantı kuruluyor, benden çıkması gerekenler de yazıya dökülüyor, bir akış başlıyor.  

Tasavvuf ve Ebru ilişkisi 

Peki tasavvuf ve ebru ilişkisini de sormak isterim. Kitabında bu konuda güzel ifadeler var. Bununla ilgili olarak burada paylaşmak istediğin şeyler var mı? 

Ebru sanatında aslında insan bedeninde olan bir çok element var. Tasavvufa bakarsak, insanın yüksek değerlerine layık olma yolundaki yolculuğudur. Sema yapmak için yerle de cok güçlü bağlantıda olman lazım. Ayaklarının da zemine güçlü basması gerekiyor.  Bedensel yorgunluklara takılmamayı öğrenmek veya hatırlamak mı desem, şartlanmalardan kurtulmak gerekiyor.  Biliyor musun maraton koşucularına öğretilen bir bilgi varmış; yorgunluktan bittim dediğin an, o zamana kadar katettiğin yol kadar daha potansiyelin olduğunu anlaman istenirmiş. Tasavvuf da insana bu yönünü göstermeye çalışır, yani aslında ne kadar güçlü olduğunu. Biz cocukluğumuzdan beri her şeyi kafamızda limitlerle öğreniyor, öyle biliyoruz. “Uyku saatin geldi, yemek saatin geçiyor” şeklinde şartlandırıyoruz kendimizi. Bunların üzerine çıktığımız zaman potansiyelimizi de görme şansımız oluyor. 

Kitabımda da yazmaya çalıştığım aslında ebru sanatında toprak pigmentinin suyun üstünde durma aşamasına gelebilmesi, oradan sanatçının kendi istediği özgün şekilleri verebilmesi, onu kağıdın üstüne alabilmesi…tüm bu süreç ebrunun sırlarından. Sonsuza kadar o enerjiyi orada tutabilecek hale geliyorsun. Suyun üstüne gelmiş bir pigment farklı proseslerden geçmiş oluyor. Hani “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” deriz ya, işte onun gibi. Hiç çalışılmış bir toprakla çalışılmamış toprak aynı olur mu? İlk haline bak toprak, ikincisine bak kağıdın üstünde bir sekil! Ebrunun üstüne gelmiş olan desenler, renk renk pigmentlerin bir arada olması, tüm o süreçte ulaşılan bir sonuç var insana mutluluk veren. Hatta ilk ebru çalışmamı bitirince salona koymuştum. Daha sonra enerjisini hissettiğimde şaşırmıştım. Her geçtiğimde “Burada ne var” diyordum. Çağrı gibi bir şey hissediyordum. Bir baktım ki ebru çalışmam var o geçtiğim yerde. Aslında duyarlılık hepimizde var, beş duyumuzun üstüne geçtiğimizde sezgilerimiz devreye giriyor. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz üçüncü boyut denilen, bu hayatın en alttaki katmanında olan bilinçaltımız konusu ortaya çıkıyor. Yani biz bilinçaltımızı aydınlatıp sezgilerimizi geliştirebildiğimizde, insan olmak yolunda da ilerliyoruz aslında. Duyularımızı kullanırken güzel görüp, güzel söz söyleyip, doğru işitip, her duyguya ihtiyacı olan ne ise mümkün olan en layık olanı verebildiğimizde ve yargılamaktan vazgeçebildiğimizde zaten bu boyuttan geçmeye hazırlanıyoruz. 

Sezgilerini nasıl geliştirebilir insan? 

Bunun bir yolu meditasyon. Ayrıca tabiatta yürümek, kendinle kalabilmen, çiçekler-bitkilerle, hayvanlarla ilgilenmek. Örneğin senin tatlı bir köpeğin var, düşünsene onu hissedebiliyorsun, onun söylemek istediklerini işitebiliyorsun, işte bu bir sezgi. Son zamanlarda zaten bütün hayvanlar dillendi. İnanılmaz boyuta erişti. Sadece insanlar gelişmiyor ki, bütün canlılar birlikte gelişiyoruz. 

Bütünün parçası olduğumuzu hatırlamak belki asıl önemli olan, öyle değil mi? 

Aynen öyle. Hiçbirimiz birbirimizden ayrı değiliz. Sadece frekanslarımızın birbirine daha yakın olduğu atmosferlerde olduğumuzda daha kendimiz oluyoruz. Daha rahat olup kendimizi tanıtma ihtiyacı duymuyoruz. Yargılanmak hiçbirimizin layık oldugu bir şey değil. Yargı zaten kaba zan demektir, yani bilip araştırmadan hüküm vermek, hemen bir karara varmak anlamında. Her insanın kendi içinde bir yolculuğu var. O yolculukta ihtiyacımız olan şeyler de hayatımızda ona göre farklı biçimlerde yer alıyor. Karşılaştığımız bir çok bilgili ve duyarlı insan ile kendimizi tanımak, sevgi boyutunu idrak edebilmek, hayatımıza farkındalık katan değerleri alabilmek en güzeli. Değer vermek, zaman ayırmak. Es geçmemek… Tabii bu arada kendi özgün alanımızı korumak ve sağlıklı seçimler yapabilmek hayat kalitemizi etkiliyor haliyle.  

Kitap hakkında 

Kitabın o kadar çok şeyi içinde barındırıyor ki, aslında sen çok güzel anlattın. Tasavvuftan tut, ebru sanatına, felsefeden, sanat terapisine ve insanın farkındalığına çok zengin bir içeriğe sahip. Ayrıca insan olma yolunda sadece terapide kullandığın 9 aşama ile değil, son bölümdeki “işlem analizi” süreci ile de insanın kendini gözlemlemesi ve kendisi için önemli olanı tercih edebilmesi adına önemli bilgiler paylaşıyorsun. Peki sence kimler senin kitabını okusun? 

Çok teşekkür ederim Meltem. Öncelikle çocukluğumuzda şartlandırıldığımız, ebeveynler için olmak zorunda bırakıldığımız rollerden arınmamız ve kişilik ve karakterimize uygun olanı anlamamız için bu son bölüm çok önemli… Dediğin gibi kitabın adı sanki sadece ebru sanatıyla sınırlanmış gibi görünse de, içeriğine bakan herkes insan yolculuğunda kendinin az da olsa farkına varabilmesi için ortaya çıkarılmış, detaylandırılarak birçok bakış açısı ile değerlendirilmiş pek çok süreç, somut örnekler ve yollar görüyor. Bunların çoğu kendi deneyimim ile yazıldı. Yani sadece okunmuş bir bilgelik değil, bizzat üzerinde durduğum zaman verilmiş, çaba gösterilmiş, deneyimlenmiş konular. Kitabın arka kapağında da belirttiğim gibi, kitapta yer alan terapik bilgiler kendisiyle keyifli yol almak isterken yaratıcı çözümler arayan herkesi ilgilendirebilir. Tabi bu cümlenin altında derin Jungvari felsefi bir görüş var ama sadece o değil. Tasavvuf erbabları da özellikle 12. ve 13. yy. dan itibaren insanlara kendilerini çözmek istiyorlarsa arayışta olmalarını, sorgulamalar yapmalarını ve yaratıcı bir çok işle aktif olmalarını önermişler. Yani nasıl yaratıcı bir seyler üretebilirim, kendimi nasıl çözebilirim demek isteyen herkes kitaptan bir şeyler bulabilir. 

Peki bu yaratıcı çözüm illa ebru olmak zorunda mı? Bu kitabı okuyan biri ebruya başlamasa bile yaratıcı bir konuyla ilgilenip kendini daha iyi çözümleyebilir mi? 

Çok güzel vurgu yaptın. Tabii, kesinlikle. Herkes kendine iyi gelen ne varsa ona göre fikirler üretebilir, yapmaktan zevk aldığı şeyleri  başka bir perspektif ile yapmayı deneyimleyebilir. Fransız ressam Henri Matisse bunun en güzel örneğidir. Hastalanıp resim yapamaz hale gelmiş. Yatalak olduğunda kağıtları kesip yapıştırarak resimlerine öyle devam etmiş. Şimdi kolaj dediğimizde Henri Matisse bir numara. Ebru sanatı burada terapi süreçlerine uygunluğu ve birçok kadim değeri barındırması açısından çok güzel bir araç oldu.  

Kitabın “Ebru Sanatı Terapisi”ni okumak isteyenler nereden temin edebilirler? 

İsviçre’de yaşayanlar Amazon’dan sipariş edebilirler.

Peki son olarak; Şefika’nın ruhunu neler besler, neler okur, neler izler? 

Kendi ruhsal gelişimime katkıda bulunan ve zihnimi açan her türlü bilim kurgu ve fantastik film seviyorum. Hatta eski sufileri de çok “New Age” bulurum. O dönemlerde öyle şeyler söylemişler ki bugün Hollywood filmlerini bile etkileyecek düzeyde. Örneğin ABD’de İbni Sina Enstitüsü kurmuşlar. İlgilenen bazı arkadaşlarımla biz de bu konularla ilgili aramızda bir grup kurduk. Önce Rahmetli R. Oruç Güvenç’in Hz. Mevlana kitabını okuduk. Şimdi  Ş. Suhreverdi’nin Nur Heykelleri isimli kitabını okuyoruz; onların farkındalıklı halini algılayabilmek için hayaller kuruyor, fikirler öne sürüyoruz… 

Kitaplarını sevdiğim yazarların içinde klasiklerden Çernişevksi, Dostyoyevksi, Ömer Seyfettin, Sebahattin Ali gibi çok önceleri okumuş olduklarım var. Üçüncü Göz, İkinci Beden gibi fantastik romanları da ilgiyle okudum. Türk yazarlarımızı seviyorum: Buket Uzuner, Deniz Erten, Azra Kohen, Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Murat Menteş, Erhan Kolbaşı severek okuduklarım arasında olanlar.  Son zamanlarda Edebiyat Kitap Klubümüz’den Burcu Özer Katmer’in Kendine Ait kitabından, göç etmiş Türklerin ve çocuklarının parçalanmış hayatlarıya ilgili çok şeyin farkına varmaya başladım.  Ve Meltem Soğuk Stropoli; senin kitabını ilgiyle okudum: Yeşil Mavi Hayat!.. Farkındalık kazandıran, düşündüren ve seçimlerimizi hatırlatan, insan için ve insana ait çok özel kitaplardan…

Biraz da hikaye ile bilgelik karışık olursa ilginç buluyorum. Örneğin Elif Şafak’ın Aşk romanı tasavvuf açısından da edebiyatımız için iyi bir örnek oldu, dünyada pek çok kişinin zihnini açtı. Tabii bir de neredeyse 15-20 yıldır ara sıra açıp okuduğum Filibeli A. Hilmi’nin kitabı Amak-ı Hayal’i hala severek okurum.  

Bu güzel sohbet için çok teşekkürler Şefika. İkinci kitabınla buluşmayı merakla bekliyoruz. 

Davetin, ilgin ve özellikle ilham aldığını belirttiğin için ben çok teşekkür ederim Meltemciğim. 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER:

yazar

Published

on

Deniz Yüce Başarır

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum sanatın her daim içinde olan, çok yönlü kişiliği ve yetenekleriyle bana ilham veren bir isim,  Deniz Yüce Başarır.

İstanbul’da doğan Başarır, Özel İstanbul Alman Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Öğrencilik yıllarından başlayarak seslendirme ve seslendirme çevirileri yaptı. TRT 2’de yayımlanan “Okudukça” programına metin yazarlığı ve dış ses seslendirmesiyle başlayan televizyonculuk hayatını, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü ve CNN TÜRK’te yayımlanan “Kitapça” adlı programın yapımcılığı ve sunuculuğuyla sürdürdü. Çeşitli belgeseller için metinler yazdı, reklam yazarlığı yaptı. 2002 yılında Editör olarak girdiği Doğan Kitap’tan 2016 yılında Yayın Direktörü olarak ayrıldı. 2016 Haziranı’nda Hep Kitap adlı yayınevinin kurucuları arasında yer aldı. İlk kitabı “Perde Kapanmasa Görecektiniz”  2021’de yayımlandı. Ayrıca çeşitli tiyatro oyun çevirilerine imza attı. Kitap da seslendiren Başarır, Storytel’de birçok kitabın sesi olarak ve “Ben Okurum” adlı podcast’iyle dinleyicilerle buluşuyor.

Merhaba Deniz Hanım, hoşgeldiniz. Sizin oldukça zengin bir  öz geçmişiniz, çok yönlü bir kişiliğiniz var. Hangisinden başlasak bilemiyorum; seslendirme sanatçısınız, çevirmensiniz, podcast yapıyorsunuz, yayımcısınız. Ancak artık yayımcılıkla direkt ilginiz yok, değil mi?

Yapmıyorum. Hayır, ben de sizin kurumsal hayatı bırakmanız gibi çok memnunum bıraktığım için (gülüyor). 2016’da Doğan Kitap‘tan ayrıldım ben. Doğan Kitap’ın Yayın Direktörü‘ydüm. Oradaki zamanımı tamamladığımı düşündüm. Nasıl söyleyeyim, potansiyelimin yeterince değerlendirilmediğini düşündüm, yıllardır oradaydım zaten.  Ve bakalım ne yaparım diyerek ayrıldım. Şu anda çok memnunum ve yayımcılığın şu döneminde de yeniden yayımcılığa dönmek gibi bir şey hiç aklımdan geçmiyor açıkçası.

O kadar çok alanda aktif ve başarılısınız ki, yayımcılığı aramamanızı anlayabiliyorum. Bu arada seslendirmeye başladığınızda 19 yaşındaymışsınız. Birkaç röportajınızı okudum. Babanız Kâmran Yüce’nin etkisi oldu sanırım bu konuda. Hikayenizi sizden dinleyelim mi?

Tabii ki. Babam, ben 19 yaşındayken, Boğaziçi Üniversitesi’ne girdiğim yıl vefat etti. Bir trafik kazasında kaybettik onu. Her zaman seslendirme konusunda bana “Gel bak bir dene, bence yeteneklisin” derdi. Daha ilkokul birinci sınıftan itibaren şiir okumalarında beni düzelterek, şu tonlama şöyle yapılır, bu böyle yapılır şeklinde beni yönlendirdi. Ben aslında 6 yaşımdan 19 yaşıma kadar bu anlamda bir eğitim aldım.

Çok kıymetli bu anlattığınız.

Evet, doğru. 19 yaşında onu kaybedince TRT Seslendirme Yönetmenleri “Baban çok isterdi senin seslendirme yapmanı. Gel bir dene” dediler. Ben önce tabii ki çekindim. Çünkü bu işi daha önce hiç yapmamışım. Üniversiteye yeni girmişim, bir de babam ölmüş. Fakat, gittim. Ve gidiş o gidiş. Sonuçta yavaş yavaş, küçük, “rabarba” denilen kalabalıklara giriyorsunuz. Sonra bir cümle veriyorlar. Çok kısa sürede bana genç kız rolleri verildi. Özellikle hızlı konuşan genç kızlara çok uygun olduğumu düşündüler. Zaman içinde başrollere çıktım, bir sürü dizide ve filmde seslendirme yaptım. Seslendirme böyle başladı. TRT koridorlarında sıramızı beklerdik. Bir yandan da TRT 2’nin programları yapılıyor. Orada bir sürü insanla tanıştım. Mesela o zamanlar Can Kozanoğlu’nun sunduğu, Sevinç Yeşiltaş’ın yapımcılığını üstlendiği yine kitaplarla ilgili “Okudukça” adlı bir program vardı TRT 2’de. Onun, önce dış seslerini okumaya, sonra metinlerini yazmaya başladım. Öyle öyle de televizyonculuğa doğru ilerledim. Önce özel televizyonlar geldi, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım bir dönem. Sonra oradan ayrıldım, belgeseller yaptım. Sonra tekrar CNN Türk’e girdim, orada “Kitapça” adlı programı hem hazırladım, hem de sundum. Eşim Başar Başarır’la da orada tanıştım ve onunla evlenince oradan ayrıldım. Daha sonra da yayımcılık ve Doğan Kitap macerası başladı diyebilirim.

Ne kadar zengin geçmişiniz var. Ben seslendirmeyi sordum, altından neler çıktı!

Hepsi birbirine bağlı olduğu için, ben artık alıştım. Böyle hepsini birbirine bağlı bir şekilde anlatıyorum (gülüyor).

Ama hepsi de birbirini zenginleştiriyor gerçekten. Podcast’inizin fragmanında da diyorsunuz ya, “Okurum, her açıdan okurum” İlk duyduğumda dedim ki, “Evet, gerçekten her açıdan okur Deniz Hanım”. Okudukça programından bahsettiniz; kaç yaşındaydınız o zaman?

Gençtim tabii. 19-20’de seslendirmeye başladığıma göre, herhalde 23-24’ten itibaren dış seslerini seslendirmeye başladım. 27-28’lerde metinlerini de yazıyordum.

Peki, iyi bildiğimiz karakterleri de seslendirdiniz diye düşünüyorum. İlk olarak, aklınıza gelen hangi karakter var?

Herhalde ilk olarak “Şöhret” (Fame) dizisindeki Doris vardı, en bilinenlerden, herkesin hatırlama ihtimali olan odur. İstanbul Televizyonu’nun seslendirdiği projelerde hep genç bir kadro vardı. Ben de oradaki kıvırcık saçlı oyuncu olan Doris’i seslendirirdim. Hem çok severek seslendirdiğim, hem ekip olarak çok eğlenceli bulduğum tatlı bir diziydi.

Şahane. Bir anlamda yazmaya da girmişsiniz orada metin yazarlığıyla anladığım kadarıyla. Simdi aslında benim çok merak ettiğim bir başka alan da yazmak. Hem çok iyi bir okursunuz hem de bu kadar zengin bir geçmiş olunca insanın aklına “Peki yazıyor mu?” demek geliyor. Sizin basılmış bir kitabınız da var: “Perde Kapanmasa Görecektiniz”. Biraz ondan bahsedelim mi?

Okumaya olduğu kadar yazmaya da her zaman ilgim vardı aslına bakarsanız. Ama yazar olacağım gibi bir iddiam da hiçbir zaman olmadı. Yazmayla ilişkim öyle bir şey değildi. Ben galiba hep, amaca yönelik yazma konusunda yetenekli olduğumu düşünmüşümdür. Hani bir kurgu yaratayım, kurgunun matematiğine hakim olayım, oradan hayal gücümle başka bir şey yaratayım gibi bir durum değil. Ama şimdi, instagram paylaşımlarımı zaman zaman küçük hikaye gibi yazdığımda, herkes yine kitap yazsana diyor. Tek kitabım, aslında tam pandemi döneminde yazdığım, o da tamamen bir tesadüf aslına bakarsanız. Babam Kâmran Yüce kent oyuncularının kurucularındandı. Kent oyuncularının Harbiye’deki binası Kenter Tiyatrosu İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı, orayı tiyatro olarak kullanacaklardı. Ama bu bir türlü gerçekleşemedi. Ve haberler “Yıldız Kenter’in tiyatrosunu belediye satın aldı” şeklinde çıktı. Orası sadece Yıldız Kenter’in tiyatrosu değildi. Yani Yıldız Hanım oranın lideriydi, itici gücüydü ama orası bir sürü insanın emeği olan bir tiyatroydu, bir anonim şirketti ve kurucuları arasında babam da vardı. Ayrıca sadece babam için değil, Müşfik Kenter, Şükran Güngör gibi oranın temel taşları olan insanlar da yok sayıldı haberlerde. Dedim ki, ben bu hikayeyi anlatmalıyım. Tabii, müthiş bir de arşiv çalışması gerekiyordu. Kenter Tiyatrosu‘nun arşivi bizim evdedir. Çünkü babam o tiyatronun sadece oyuncusu değildi; basınla ilişkilerini yürütürdü, dergisini çıkarırdı. Aslında her şeyi yapan, içeride de çalışan kişiydi. Ama yine de o arşivi taramak, her şeyi düzenlemek lazım. Bu fikir gelince hemen eşim Başar’a gittim, o müthiş arşivcidir. Dedim ki “Ben kitap yazacağım, sen de arşiv için bana yardım eder misin?”Adamcağız yeni uyanmış. Baktı, baktı ve “Ederim” dedi! Ve böylece, İstanbul Belediyesi yayınlarına fikri götürdük. Onlar da çok hoş karşıladılar. Bayağı sıkı bir çalışmayla, bir buçuk yıl içinde 2021’de çıktı kitap.

O zaman siz pandemiyi çok verimli geçirmişsiniz.

Evet, yukarıda ben kitap yazarken, aşağıda da Başar kitap yazıyordu. Pandemide biz bayağı aktiftik, ikimiz de birer kitap çıkardık.

Harika bir fikir gelmiş aklınıza ve çok da güzel şekilde gerçekleştirmişsiniz. Perde Kapanmasa Görecektiniz’i okumak isteyenler nereden temin edebilirler?

Şu anda en kolay İstanbul Kitapçısı‘nın online sitesinden temin edilebilir. Her yerde dağıtıldı başlangıçta. Ama şimdi, tabii ki belediye ile ilgili işler sorun olunca o yayınevi de sorunlu oldu.

Peki, herkes size soruyordur. Ben de soracağım; başka kitap yazma fikriniz, hayaliniz var mı?

Hayalim yok. Yine böyle fikir gelirse yazarım. Benim bir kitap yazacağım gibi bir hedefim olmadı, içimden geldi ve yazdım. Gene olursa gene yazarım tabii. Mesela çocuk kitapları yayımcısı arkadaşlarım ısrarla yazsana dediler. Bir düşündüm, bir hikaye de buldum ama sonra öyle o kadar heyecanlanmadığımı farkettim. Evet, heyecanlanmadan bir iş yapamıyorum.

Aslında siz hikaye anlatıcısısınız bir yandan. Okuduğunuz kitapları çok güzel anlatıyorsunuz. Konuklarınızla çok keyifli sohbet ediyorsunuz. Kendinizi de güzel anlatıyorsunuz. Başta dedim ya, fragmanınızdaki o bölüm bile öyle başlıyor, insanın kendini ifade etmesiyle. Peki, seslendirme konusuna dönecek olursak, size seslendirme sanatçısı mı demeliyim, doğru ifade hangisi Deniz Hanım?

Seslendirme sanatçısı çok yerleşmiş bir deyim ama aynı zamanda seslendirme oyuncusu da diyorlar ve şimdi onu yerleştirmeye çalışıyorlar. Ben seslendirme sanatçıları günlerinden kalmayım, o bana güzel geliyor. Seslendirme sanatçısı herkese denir mi? Bana mesela, nasıl seslendirme sanatçısı olunur diye o kadar çok soru geliyor ki. Ben 60 yaşındayım, bu işi 40 yıldır yapıyorum. Benim avantajım özellikle sesli kitap konusunda oldu. Sanırım sadece seslendirme yapmıyorum. Çok kitap okuyan bir insan olduğum için kitapları hem anlayıp hem anlatmak için okuyorum. Her bir kelimenin tonlamasının nerede olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Metnin içine girmek, metnin önüne geçmemek önemli. Biraz önce söylediğiniz o hikaye anlatıcılığı biraz burada da var aslında. Metni anlatan, aktaran kişiyim ben. Ne kendi üstün yeteneklerimi ispatlamak için, ne de öne çıkmak için yapıyorum bu işi. Dolayısıyla çok keyif alıyorum. Zaten kitap okumayı çok seviyorum. O kitabı birilerine aktarmaktan da ayrı bir keyif alıyorum. Kendimi tatmin edecek kadar iyi olursa da mutlu oluyorum açıkçası.

Çok hoş. Ben de son derece amatör bir şekilde kitap seslendirmesi yapıyorum. GETEM’i bilirsiniz, görme engelliler için dijital kütüphane. Onlar için -bir süredir ara vermekle birlikte- birkaç yıldır okuma yapıyorum. Fakat bu kısıtlı tecrübemde bile gördüm ki, gerçekten hiç kolay bir iş değil. Doğru nefes çok önemli, mesela ben bazen nefessiz kaldığımı fark ediyorum.

Evet, tabii. Onlar hep işte eğitim ve tecrübe ile ilgili.

Evet, evet, bu nedenle çok tebrik ediyorum sizi. Ses tonunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela sizin sesiniz çok canlı. Bence seslendirmeye gerçekten çok yakışıyor.

Teşekkür ederim.

Seslendirme yapmak metni okuma biçiminizi de bir şekilde değiştiriyor mu diye sormak isterim. Siz biraz bahsettiniz aslında.

Aslında galiba tam tersi. Seslendirmemi, kitaplara ve metinlere bakışım değiştiriyor olabilir. Ben önüme gelen metni öylesine ezbere okumaktan yana değilim. Yazarın orada ne demek istediğini geçirmek isterim. Metinlere zaten analitik bakmaya alışmış bir gözüm olduğu için bu, seslendirmeye de yansıyor olabilir belki.

Peki, kitap dinlemek mi, okumak mı? Artık elimizin altında Storytel gibi kanallar da var. Dinlemek, kitap okumanın verdiği keyfi verir mi? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Genellikle evdeysem elime alıp okumayı tercih ediyorum. Ama yürüyüşlerde, araba kullanırken hep sesli kitap dinliyorum. Artık neredeyse hiç müzik dinlemiyorum galiba! Ama oturup bir kitap okuyorsam, onu elimde okumayı tercih ederim. E-kitap da değil, elimde basılı kitap olmasını daha çok seviyorum. İş için, örneğin i-pad’den çok metin okumuşluğum var, bunu yayımcılık dönemimde çok yaptım. Ama şimdi keyfim için veya iş için olsun, genellikle elimde okuyorum.

Evet, tamamen katılıyorum size. Ancak “Ben konsantre olamıyorum, dikkatim dağılıyor” diyen de çok. Başlarda ben de öyleydim ama insanın kendini bu konuda geliştirebildiğini gördüm. Zaman içinde dikkati sağlıyorsunuz, odaklanmayı da öğreniyorsunuz. Aslında ön yargı yapmadan biraz üzerinde çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Seslendiren de çok önemli tabii.

Evet, sizin seslendireni kendinize yakın bulmanız ve seslendirmenin de diksiyonunun iyi olması, akıcı olması önemli. Ama araştırmalar artık okumakla dinlemenin aslında çok da birbirinden farklı olmadığını gösteriyorlar, dolayısıyla o okumak daha iyi, dinlemek öyle değil savları da çürüyor gitgide. Ama dediğiniz çok doğru. Benim psikoloji bölümünden bir okul arkadaşım çocuk kitapları yazarıdır. “Ben hiç dinleyemiyorum” diyordu bundan 4,5 yıl önce. Zaman içinde ben ona bir kitap önerdiğimde, sesli kitabı var mı diye sormaya başladı. Çünkü dediğiniz gibi bir alışma meselesi bu. Konsantrasyon da öyle. Tabii dinleme zamanlaması kişiden kişiye değişir. Mesela ben denedim, yemek yaparken dinleyemiyorum. Aklım yaptığım işe kayıyor ama daha tek düzey işlerde-yürümek, araba kullanmak ve ütü gibi-rahat dinliyorum. Ama mesela metroda dinleyemiyorum, kitap okuyorum. Yani herkesin kendine göre değişik zamanlaması ve seçimi var. Ama okumakla dinlemek çok da farklı değil bence.

Evet, bu araştırmalardan bahsetmeniz de çok güzel oldu. Çünkü zaten okuma oranı düşüyor gençlerde, en azından okuyamayanlar dinlemeyi seçebilirler.

Ne kadar dinliyorlar, ondan emin değilim ama inşallah (gülüyor).

En çok kısa metinler, kısa videolar dinleniyor. Ama bizler gibi okumayı sevenler için ben şöyle bakıyorum; ortalama ömrümüz zaten ne kadar ki, çok istesek de kaç kitap okuyabiliriz! Sonra yaşlandıkça gözlerin bozulması gerçeği de var. Ben okurken günü ikiye bölüyorum; gözlerimi kullanarak okuduğum kitaplar ve bir iş yaparken dinlediğim, bana eşlik eden kitaplar.

Tabii, dinlemek ulaşabildiğiniz kitabın sayısını kesinlikle arttırıyor.

Kesinlikle, o nedenle sizler gibi seslendirme sanatçılarına da buradan teşekkürler tekrardan. Bence çok önemli bir iş yapıyorsunuz.

Sağolun, sağolun.

Biraz da okuma konusuna ve podcast’e girelim mi? Podcast’inizi takip ediyorum. Aslında iki podcast’iniz var, bir tanesi pandemide başlattığınız, Ben Okurum. O herhalde 100. bölümlerde değil mi?

138’inci bölümle 7’nci sezonu bitirdik.

Oo, harikasınız. Bir röportajınızda- galiba 100’üncü yıl için Başar Bey’le yaptığınızdı- bir soru gelmişti size hatırlıyorum: “Başta hayal etmiş miydiniz böyle olacağını?” şeklinde. Siz de evet demiştiniz. Biraz bu hayal kısmından bahseder misiniz? Ne yaparsak yapalım büyük hayaller kurmak çok değerli, öyle değil mi?

Evet. Bu podcast meselesi Türkiye’de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda biz Başar’la birlikte, Can‘la (Kozanoğlu) Mirgün’ün (Cabas) ilk sayfasına katılmıştık. Onlar Storytel’in ilk sponsorluk yaptığı isimlerdi. Sonra Nilay (Örnek) “Nasıl Olunur”u yapmaya başladı. Tabi başka podcaster arkadaşlar da var ama benim o dönemde de sürekli takip edebildiklerim yine bunlardı. Storytel’in Türkiye müdürü Berk’le ben bu konuda ne yapabilirim diye sohbet ederken benim, İstanbul’la ilgili bir şey yapma fikrimden Berk çok emin olamadı. Sonra Başar’a anlattığımda o da “Haklıymış, sen kitaplarla ilgili bir şey yapmalısın. Kendi yeteneklerinin hepsini bir araya getiren bir şey olmalı bence. Hani başka kimsenin o kadar şeyi bir arada yapamayacağı bir şey” dedi. Ben de düşündüm ve parçalı bir şey yapmaya karar verdim. Hem seslendirme tarafımı kullanarak kitaplardan bölümler okuyayım, hem de insanlarla söyleyişi yapmayı sevdiğim için bir kitap üzerine söyleşi yapayım dedim. Kendi kitapları olmasın ama. Çünkü bir tanıtıma doğru kaysın da istemiyordum. Onu, Kitapça’da yaptım yıllarca. O zaman onların yazmadığı, sevdikleri ya da benim önerdiğim kitaplar hakkında konuşalım dedim. Araştırmayı ve yazmayı da sevdiğim için alıntılarla, parçalı bir format çıktı ortaya. Bunun bir de adı var; “Narrative Podcast” deniyor. Bu format biraz önce söylediğiniz hikaye anlatıcılığına da giriyor aslında. Topluca o kitabı çeşitli yönleriyle anlatan, hem biriyle karşılıklı konuşulan, hem de aynı zamanda benim kendi perspektifimi de işin içine koyan bir format oluşturduk. İsmi ne olsun derken “Ben Okurum” olsun dedim. Her iki tarafa birden gidiyor, hem ben kendim “okur”um, hem bunu dinleyecekler “okur”.

Tam da öyle algılıyoruz dinlerken; hem biz, hem siz.

Evet, aynen öyle. Ben podcast’i, podcast işini çok seviyorum. Ben Okurum’u da ayrıca çok seviyorum tabii.

Podcast’leri görsel olarak da video şeklinde yayınlama konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Elim Kalem de Tutar Kadeh de’nin 2’nci sezonunda öyle yaptık. Ayfer (Tunç), Mine (Söğüt), Aylin Balboa, Gaye Boralıoğlu ve Sibel (K.Türker) ile o dokuz bölümü görüntülü yaptık. Aynı zamanda benim Youtube kanalımda da var.

Peki Elim Kalem de Tutar Kadeh de devam edecek mi bundan sonra?

O proje durdu çünkü sponsoru Mey Diageo idi. Mey Diageo genel müdürü değişti. Onlar Sibel Can’a sponsor olmayı tercih ediyorlar (gülüyor). Mey Diageo eski Ceo’su Levent Bey çok vizyon sahibi bir insandı. Ve Elim Kalem de Tutar Kadeh de gerçekten Levent Bey’in sayesinde çıkmış bir projedir.

Ben Okurum devam ama, değil mi? Onunla ilgili bir sayı yok kafanızda sanırım.

Yok, hayır. Ben Okurum’u Storytel sponsorluğunda yapıyorum. Ömrümün sonuna kadar, Storytel durdukça ve destek oldukça da yaparım. Hani çok sıkılır mıyım bilmiyorum ama sıkılınacak bir proje değil. Yazları ara veriyorum çünkü çok yoğun. Bakmayın şimdi orada bir saat, bir buçuk saat içinde tüketilen şeyin aslında arkasında çok büyük bir emek var. Bu tarz narrative yaptığınız zaman, iki kişinin sohbet ettiği formata kıyasla çok daha emek ve araştırma istiyor. Örneğin eski bir kitap olsun; Uğultulu Tepeler diyelim. Zamanında okumuşum ama tabii ki tekrar okuyorum. Ayrıca Uğultulu Tepeler‘le ilgili ne olabilir, Bronte’nin hayatı, işte o bölge burası, şurası şeklinde araştırma yapıyorum. İşin içine o bilgiler de girdiği için bir kitap için bazen beş kitap okumuş gibi oluyorum. Ama çok keyif alarak yapıyorum. Yazın ara verirsem ancak şarj oluyorum. Temmuz’dan Eylül ortasına kadar iki, iki buçuk aylık bir “es” veriyorum.

Enerjiniz hiç bitmesin. Biz okurlar sizi dinlemekten çok memnunuz. Bu arada kitapların hızına yetişmek de kolay değil. Sürekli yeni kitaplar çıkıyor. Ben Okurum gibi programları dinleyebilme olanağımızın olması çok güzel. Size kitap kulüpleri hakkındaki düşüncenizi de sormak isterim. Ben mesela başlarda biraz önyargılıyken, içine girdikten sonra kitap kulüplerinin beni inanılmaz zenginleştirdiğimi farkettim. Sizin de ne düşündüğünüzü duymak isterim. Hiç katıldınız mı mesela bir kulübe?

Evet, evet, bir ara “gather-in” diye bir platform vardı Mehmet Ali Alabora’nın yaptığı. Orada bir dönem yaptım kitap kulübü de. Ancak sonra devam etmedim, çünkü ben yaptığım işi biraz fazla ciddiye alarak yapıyorum. Ve artık 60 yaşındayım. Kendime de vakit ayırabilmek istiyorum. Dolayısıyla Ben Okurum zaten bir yoğunluk yaratıyor. Seslendirmeler de var zaten. Çok da dağılmak istemiyorum. Çok çeşitli platformlar açıldı bu alanda ve sağolsunlar hep gel kitap kulübü yap diyorlar ama ben kitap kulübüne kendim moderatör olma konusunda mesafeliyim. Zevk almadım değil, aldım ama mesela akşam toplanılıyor. Ayda bir gecenizi ona vereceksiniz, bazen o 2-3 gece de olabilir. Mesela Eylül’ünkiler (Görmüş) 4 geceye çıkabiliyor. Biraz da gençlere göre gibi de geliyor. Sonuç olarak kitap kulüplerinin hem yayıncılık sektörü, hem de okur için faydalı olduğunu düşünüyorum. Kitap kulüplerindeki tartışmaların normal, uygar bir düzeyde kitap üzerinden süren tartışmalar olması bile Türk toplumu için faydalıdır bence.

Yapay zeka (YZ) günümüzde malum, pek çok mesleği tehdit eder durumda. Siz konuşurken sizin mesleğinizi tehdit etmez diye düşündüm ama sizin öngörünüz nedir bu konuda?

Seslendirmeyi edecektir. Mesela yurtdışında da Storytel’de de YZ seslendirmeleri var İngilizce olarak, Türkçe var mı bilmiyorum. Seslendirmeyi edecektir. Storytel’deki arkadaşlarım beni “Deniz Hanım sizi etmez” diye kandırıyorlar ama (gülüyor) bence hepimizi tehdit eder. Yani hepimizi ilgilendiriyor ama gençler için zor bu iş. Ben bu işlerin kaymağını yedim diyeyim. Maddi olarak değil de, tatmin duygusu olarak, yaptığım işler olarak. Yoksa bu işler öyle insana deli gibi para da kazandırmıyor, biz o kaymağı yiyen insanlar değiliz (gülüyor). Ama tatmin duygusu olarak tüm yaptığım işlerin kaymağını yedim ama bundan sonra değişecek. Aynı zevki verir mi? Bizim seslendirmelerimiz YZ’nın eline geçtiği müddetçe-ki geçiyor, o da kendini geliştirecek, düzeltecek. Dolayısıyla bence bu tip işler için de kesinlikle tehlike olacak elbette. Yapacak bir şey yok, zaman değişecek. Siz de zamanın içinden kendinizin artılarını toplaya toplaya yeni bir şeyler bulacaksınız. Hayat böyle bir şey çünkü.

Evet, hepimiz için. Ben aslında Podcast’leriniz için söylemiştim tehdit olmaz diye.

Podcast’ler için olmaz herhalde, evet.

Zaten sizin ömür boyu devam etmek istediğiniz alan podcast ve Ben Okurum, değil mi?

Seslendirmeye de devam etmek isterim elbette, sesim yaşlanırsa onu bilmiyorum tabii. Artık altmışta yaşlanmadı, inşallah yaşlanmaz (gülüyor).

Bazı sesler galiba hiç yaşlanmıyor. Sizin sesiniz böyle bence. Aktif, dinamik ve canlı.

İnşallah, nefesimiz yettikçe.

Kitaplara baktığımızda sizinle ortak sevdiğimiz bir kitap var. Sanırım Ben Okur’un ilk kitaplarından biriydi sizin için. Peter Wohlleben‘dan Ağaçların Gizli Yaşamı bahsettiğim kitap.

Ah evet, 4’üncü ya da 5’inci bölümdü galiba.

Bir diğer ilk kitaplardan biri de Muriel Barbery‘nin Kirpinin Zarafeti romanı, doğru mu?

Evet, doğru. Onu Nermin Yıldırım ile konuşmuştuk.

Benim de iki yıl önce İsviçre Türk Edebiyat Kulübü‘ne önerdiğim, en sevdiğim kitaplardan biridir. Buradan güzel kulübümüzü de anmış olayım.

Çok güzel kitaptır.

Size hep soruluyordur ama yapacak bir şey yok, ben yine soracağım. Favori yazar ve favori kitaplarınız hangileri acaba?

Aa, evet. Ben de hep aynı şeyleri söylüyor olabilirim (gülüyor)

Olsun. Bizim şu anda röportajımızı okuyacaklar belki ilk kez duyacaklar. Özellikle İsviçre’deki gençleri çok önemsiyorum Deniz Hanım. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’müzün kurucularından değilim ama kurucusu Dilek Evran’ı ve tüm yönetim ekibimizi çok takdir ediyorum çünkü kulübün misyonlarından biri de İsviçre’de yaşayan Türk gençlerini Türkçe kitap okumaya teşvik etmek. Bu açıdan sosyal medyada yaptığımız her paylaşım etkili. Bizim bu röportajımızın da umarım onlara bir katkısı olur. Mesela gençlere, 20 yaşındaki bir okura, ilk önereceğiniz 3 kitap diyelim mi? Bir de orta yaşlara, bizlere önereceğiniz ilk 3 kitap ne olurdu?

Hem bizlere, hem gençlere her zaman her yerde önerdiğim Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund’unu buradan da önermek isterim. Bence hayat yolculuğunda aslında ne kadar değişirsek değişelim bazı ilişkilerin temel ilişkiler olduğunu ve kişilik farklılıklarının da aslında dostlukta negatif değil, pozitif olabileceğini gençlere de gösterebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.

Gençler dediğimiz zaman ben Paul Auster’ı tanısınlar isterim. Mesela Yaşar Kemal’den İnce Memed’i okusunlar isterim. Çünkü gençlerin yabancı edebiyata ilgisi daha yüksek. Sonuç olarak, yabancı dünya, Avrupa, Amerika bizim edebiyatımıza ağır basıyor, daha dolaşımda görülüyor gençler açısından şu anda. Ama en azından bazı yazarları kaçırmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yaşar Kemal de bunlardan biri. Daha genç, daha dinamik yazarlar var dünya edebiyatından da. Belki onları da tanımak onlar için iyi olabilir. Mesela Agota Kristof hoşlarına gidebilir diye düşünüyorum. İtalyan yazar Veronica Raimo‘nun geçenlerde Türkçe’de yayınlanan ikinci kitabı Beni Yazma’yı okudum. İlk kitabı ise Yalan Dolan. Tam da gençlerin rahat rahat okuyabileceği ve kendilerine ait bir şeyler bulabileceği yazarlardan olduğunu düşünüyorum.

Bizim yaşlarımız meselesine gelecek olursak, Adalet Ağaoğlu’nu okumadıysa mesela bizim yaşlarımıza da gelip biri, Dar Zamanlar üçlemesini (Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Yarın) okumasını kesinlikle isterim. Aynı zamanda Leyla Erbil’i bizim yaşlarımızdaki okurların kaçırmamasını tavsiye ederim. Hani böyle daha klasik, klasik düşünüyorum şu anda.

Dünya edebiyatından da, klasikleri geçmişler midir acaba diye düşünüyorum. Klasiklerden geçmedikleri varsa, örneğin bir Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ı olabilir.

Yine, klasik sayabiliriz artık, hani modern klasik diyebileceğimiz Proust‘u okumak diyebilirim. Artık orta yaşlılar için zamanı gelmiş olabilir (gülüyor).

Çağdaş Türk yazarlardan kimleri önerirsiniz? Çok iyi çağdaş isimlerimiz var, değil mi?

Tabii var, çok var ama onlardan ayırt etmek benim için daha zor. Ama yani şimdi Başar Başarır’ı söyleyeyim (gülüyor). Mahir’i söyleyebilirim, Mahir Ünsal Eriş. Kemal Varol’u söyleyebilirim. Nermin’i söyleyebilirim, Nermin Yıldırım’ı. Gaye Boralıoğlu’nu söyleyebilirim. Ayfer tabii ki, Ayfer Tunç. Sibel Türker’i söyleyebilirim. Sibel Türker’i daha keşfetmemiş olanlar yoğunlukta olabilir çünkü. Sibel benim çok sevdiğim yazarlardan biridir, her romanında başka bir dil tutturup, her seferinde de aynı etkiyi yaratabilen yazarlardan biridir. Tanımadılarsa tanımalarını isterim. Dediğim gibi, söylenecek bir sürü isim var ama şimdilik bunları söylemiş olayım.

Harika isimler verdiniz. Çok teşekkür ederim. Sizin gibi tecrübeli bir okurdan öneriler almak güzel.Gerisi gençlere kalmış, biraz da takip etsinler, öyle değil mi?

Evet, etsinler inşallah.

Bir kaç sürprizli soruyla bitirmek isterim. Diyelim kendinizle ilgili bir roman yazacaksınız, hayatınızın hangi dönemini böyle bir romana dönüştürmek isterdiniz?

Çocukluk olurdu.

Sizin hakkınızda insanların yanlış bildiği bir şey var mı sizce? Duyduğunuz, rastladığınız…

Ben çok neşeli ve böyle zengin gösteren bir insanım (gülüyor). Hani böyle hiç bir derdi yokmuş da, her şeyi halledermiş, her şeyi takmazmış, vurdum duymazmış gibi görünürüm. Öyle değilimdir aslında. Gayet endişeli, kaygılı yanlarım vardır ama bunların bir şekilde hayatımı engellememesi için kendi kendimle çok uğraşırım. Neşe ve kahkaha benim biraz savunma mekanizmamdır ve savunma mekanizması olduğunu anlamayanlar olabilir diye düşünüyorum.

Sizin birkaç şapkanız var. Bunların hepsinden biraz bahsettik; yayımcılık, seslendirme sanatçılığı, çevirmenlik, belki televizyonculuk, podcast yapmak, iyi bir okur olmak ve yazmak. Tekrar başa dönecek olsanız hayatınızda ve size bir şans verilse bunlardan hangisini seçerdiniz?

Ay yine hepsini birden yapmak isterdim herhalde (gülüyor).

İlkini seç deseler, yine seslendirme ile mi başlardınız?

Evet. Hayatımı oturtana kadar böyle düşünmedim aslında. Seslendirme ile başlamanın benim için bir dezavantaj olduğunu düşündüğüm dönemler oldu. Herkes işe girdi okuldan mezun olunca, ben seslendirme yapmaya devam ettim. Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım ama o da kısa sürdü. Seslendirme daha rahat bir iş, o zaman fena değildi, paramı da kazanıyorum. Çalışma saatlerim bir nevi kendime göre, memuriyet değil en azından. Bunlara alıştım ve kurumsal hayata hiç uyum sağlayamayacağım diye düşündüm. Bu bir dezavantaj olabilirdi benim için. Ama zaman içinde seslendirme benim için bir dezavantaj olmaktan çıkıp, bir avantaj olmaya başladı. Yayımcılık yaparken- ki o kurumsal hayat- benim elimde her zaman istediğim anda gidebileceğim bir serbest işim oldu. İstemediğim koşullarda durmama şansını bana veren en önemli etkenlerden biri elimdeki seslendirme mesleğidir. Bu çizgide, kendimle ilgili bazı yerleri-özellikle televizyonculukla ilgili- erken bıraktığımı düşündüğüm dönemler oldu. Ama şimdi dönüp yine baktığımda, artık ülkede televizyonculuk diye bir şey kalmadığını görüyorum. Dolayısıyla aslında gençlere bu anlamda söylenecek en anlamlı şey şu herhalde; su akıyor yolunu buluyor, sizin karşınızda çıkan fırsatları iyi değerlendirmeniz önemli oluyor. İyi çalışmak, kendini göstermek önemli. Bizim dönemimiz aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz dönemiydi. Şimdi insanlar daha çok kendilerini pazarlıyorlar, o ayrı. Ama ben hala işinizi iyi yaptığınız müddetçe restinizi çekme şansınızın da olduğunu, dolayısıyla en azından kendinizi daha tatmin eden bir hayat yaşayacağınızı düşünüyorum. Çok mu geri kafalı bir fikir bu bilmiyorum ama hala öyle düşünüyorum.

Ben de sizin gibi düşünüyorum ama yaşlarımızın yakın olmasından da kaynaklanıyor olabilir  (karşılıklı gülüşmeler).

Evet, olabilir.

Pek çok şeyi, hayal ettiğiniz konuları gerçekleştirmişsiniz diye anlıyorum hayatınıza bakınca. Pek çok tatmini yaşamışsınız mesleki anlamda. Hala şu konuda hayalimi gerçekleştiremedim dediğiniz bir şey var mı hayatta?

Yok aslında, yok galiba. Televizyonculuk düşünürdüm, yaptım. Yayımcılık yaptım, bir kitabım da oldu. Seslendirmeyi çok seviyorum. Podcast hayalim yoktu tabii, podcast diye bir şey yoktu. Ama sonuç olarak hepsini birleştiren bir şey podcast. Televizyonculuk gibi de bir yandan, o da bir çeşit yayımcılık. Dolayısıyla galiba yok.

Çok güzel. Ben bu bölümde ilham aldığım kişilere yer veriyorum ve başta dediğim gibi, siz de benim ilham aldığım kişilerden birisiniz. Siz kimlerden ilham alırsınız, aklınıza gelen birileri var mı?  

Kitabımı yazdığım zaman iyice fark ettim, ilk ilhamlar insanın ailesinden geliyor. Bir açıdan babamdan ilham almışım, bir yerden de annemden ilham almışım. Babam tabii bir sanatçı olduğu için mesleğiyle çok ilham verici bir insandı. Aynı zamanda insanlarla olan ilişkileriyle, sosyalliği ile, kültürlülüğüyle, okuma tutkusuyla. Ama aynı zamanda da annemin orada dengeleyici bir gücü var. Okutmadıkları halde kendini hayata atış biçimi bana ilham vermiştir. Yani, bunları bu yaşlara geldiğimde daha iyi anlıyorum. Ve de, kitap yazdığımda da bazı şeyler benim kafamda daha oturdu. Yazmak insanın kafasında bazı şeylerin daha iyi oturmasını sağlar ya, günlük tutmak gibi mesela. Sanırım ailemden çok ilham aldım. Ve tabii bir sürü yazardan, yazdıklarından, yazış biçimlerinden, benim yolumu çizen aydınlatan, Adalet Ağaoğlu’ndan tutun, Füruzan’a kadar bir sürü insanın hayatta duruş biçimleri bana ilham olmuştur. Yani özellikle kadın yazarlar için söylüyorum bunu. Çünkü kadınların kadınlara sadece yanında durarak, elini tutarak destek olduğunu düşünmüyorum. Her bulunduğu çağı aşan kadın, her bulunduğu çağın koşullarına meydan okuyan kadın, bence kendinden sonra gelen jenerasyondaki her kadına, her alanda destek olmuştur. Ben, yazarla, edebiyatla ilgilendim. Ee, ne bileyim işte, kızıma da Marie Curie destek oluyor aslında kaç yüzyıl öncesinden. Dolayısıyla ben, kendi yolunu açan, çağa ayak uydurmak yerine meydan okuyan kadınların hepsinin, hepimize ilham verdiğini düşünüyorum.

Harikasınız, nefis bir kapanış mesajı oldu. Bu güzel ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim Deniz Hanım.

Rica ederim.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu: Zehra Karakaş’ın Yeni Yolculuğu

yazar

Published

on

Sanayinin Anka Kuşuyla Yeniden

Kendisine daha önce “sanayinin anka kuşu” demiş; kalemim el verdiğince Zehra Hanım’ın zorlu mücadelesini ve başarılarını bir nebze de olsa sizlerle paylaşma fırsatı bulmuştum.

Bu kez ise başka bir vesileyle yollarımız yeniden kesişti.

Zehra Karakaş’ın İTO Meclis Üyesi adaylığı vesilesiyle düzenlenen davete, İsviçre’nin Sesi +41 Haber’i temsilen katıldım. Bir kadın ve hemcinsi olarak, o davette şahitlik ettiğim zarafet ve gurur dolu atmosferden biraz bahsetmek istiyorum.

Bir Davetten Daha Fazlası

Programa dahil olduğumda hissettiğim şey sadece bir buluşma değildi. Yılların birikimine dayanan bir emeğin, mücadelenin ve başarının etrafında toplanmış insanlar vardı.

Bir kadının tırnaklarıyla kazıyarak var olduğu sanayi dünyasında ulaştığı noktayı dostlarıyla ve meslektaşlarıyla paylaşmasına tanıklık etmek, benim için sıradan bir davetin çok ötesindeydi.

Masalardaki her tebrik, edilen her kelam bana ister istemez işin görünmeyen tarafını düşündürdü. Uykusuz geceleri, verilen zor kararları, yorulduğu hâlde devam etmeyi ve vazgeçmeyen bir iradeyi…

Kadının Dokunduğu Yerde

Program boyunca zihnimde hep aynı soru dolaştı:

Kadın eli değmeyen, kadının aklı ve estetiğiyle dokunmadığı bir sektör ne kadar ileri gidebilir?

Belki biraz kadınca bakıyorum meseleye ama kadının olduğu yerde başka bir bakış olduğuna inanıyorum.

Kadın emeği üretim süreçlerine yalnızca titizlik ve disiplin katmıyor. Bazen bir krize başka türlü yaklaşmayı, bazen kimsenin görmediği bir ayrıntıyı fark etmeyi, bazen de büyürken insana ve geleceğe başka bir yerden bakabilmeyi beraberinde getiriyor.

Bugüne kadar ortaya koyduğu mücadele ve vizyon da bana tam olarak bunu düşündürüyor.

Erkek egemen bir sektörün tam ortasında bir kadın olarak var kalabilmek, dahası zaman içinde yön veren bir konuma gelebilmek büyük bir cesaret ister.

Kalıpları kırmak, “yapamazsın” diyen bakışlara inat her gün yeniden üretmek kolay değildir.

Kadınların Sessizce Anladığı O Duygu

O gün zaman zaman davetteki kadınlara baktığımda gözlerinde başka bir gurur vardı.

Bir kadının verdiği mücadelenin karşılığını aldığını görmekten doğan, belki onunla aynı yolu yürümemiş olsak bile ne kadar zor bir yoldan geçtiğini anlayabildiğimiz o tanıdık duygu…

Sanırım kadınların birbirini bazen tek kelime etmeden anlayabilmesi de tam olarak böyle bir şey.

Bu yeni yolculuğu da yalnızca bir unvan ya da başarı basamağı olarak görmüyorum. Sanayiye, üretime ve iş dünyasına gönül veren kadınlar açısından da anlam taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü bazen bir kadının açtığı kapıdan, yıllar sonra hiç tanımadığı başka kadınlar geçiyor.

Bazen bir kadının cesareti, başka bir kadına kendi cesaretini hatırlatıyor.

O gün davette bulunan kadınların gözlerindeki gururu biraz da bunun için kıymetli buldum.

İstanbul’dan İsviçre’ye Uzanan Hikâyeler

İsviçre’nin Sesi +41 Haber için İstanbul’dan kaleme aldığım yazılarda, Türkiye’den farklı hikâyeleri İsviçre’deki okurlarımıza ulaştırmayı önemsiyorum. Bu davette de yalnızca bir konuk olarak değil, burada yaşananları başka bir coğrafyadaki okurlarımıza taşıyan biri olarak bulunduğumu düşündüm.

Ama işin sonunda aslında coğrafyanın çok da önemi kalmıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kadının emeğinin karşılığını aldığını görmek, kendi alanında söz sahibi olması ve başka kadınlara cesaret vermesi aynı duyguyu hissettiriyor.

İstanbul’dan İsviçre’ye uzanan bu sayfalarda kadınların üretimde, sanayide ve karar mekanizmalarında daha görünür olduğu hikâyelere yer vermeyi de bu yüzden önemsiyorum.

Çünkü bir kadının açtığı yol yalnızca kendisine ait kalmıyor.

Bazen yanı başındaki bir kadına, bazen kilometrelerce ötede hiç tanımadığı başka bir kadına cesaret olabiliyor.

Sanayinin Anka Kuşunun Yolu Açık Olsun

O gün ben de bir kadın olarak başka bir kadının azmine, emeğine ve sanayiye kattığı değere tanıklık etmekten içten içe gurur duydum.

Kadın emeğinin hak ettiği değeri bulduğu, sanayide ve yönetim kademelerinde kadın sesinin daha gür çıktığı bir geleceğe olan inancımla…

Zehra Karakaş’a İTO Meclis Üyesi adaylığı yolculuğunda başarılar diliyor; ürettikleriyle, cesaretiyle ve duruşuyla kadınlara örnek olmaya devam etmesini temenni ediyorum.

Sanayinin anka kuşunun yolu açık olsun.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar

yazar

Published

on

Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.

Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.

Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.

Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?

Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri. 

Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.

Future Library – Geleceğin Kütüphanesi

Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.

Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler. 

Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?

Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.

Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.

Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.

2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.

Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.

Bir kitap için yüz yıl bekleyiş

Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.

Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.

Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.

Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.

Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.

Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?

Continue Reading

Trendler