Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Adalı Olmak Ve Güleryüzlü Bahamalılar

yazar

Yayınlayan

on

Hafifçe esen ada meltemi hiç üstelemeden, beni zorlamadan tenime şefkatle dokunup geçiyor. Güneş ise çok oyuncu. Öyle ısrarla kendini gösterip “yeter artık” dedirten bıktırmaları yok. Ara sıra yüzünü utangaç bir edayla küçük bulut öbeklerinin ardına gizlemeyi biliyor. Bu mevsimde hava tam da olmasını arzu ettiğim gibi. 

Bir haftadır Atlantik Okyanusu’nda, Bahamalar’dayız. 700 adadan oluşan bu turkuaz ülkenin ikinci adasına geçtik. Kalan 698 adaya istesek de ömrümüz yetmeyebilir! Bahamalar yaklaşık 500 yıl önce Avrupa’nın Amerika kıtası ile ilk bağını kurduğu yer. Okul bilgilerimden Kristof Kolomb’un ilk olarak buraya ayak bastığını hatırlıyorum. Hafızamda kalan bilgi kırıntıları bilmiş chatGBT tarafından teyid edildiğinde seviniyorum. 

Bahamalar hakkında anlatacak çok şey var elbette ama bana bu yazıyı yazdıran Bahamalar’ın sonsuzluğa uzanan sahilleri değil. Bu satırların ilhamı ada halkı, nam-ı diğer “Bahamalılar” ve onları gözlemlerken adalı olma halinin bana düşündürdükleri. 

Bu telaşsız ve içlerinden geldiği gibi davranan ada halkı ile ilk tanışmamız, bugüne kadar gördüğüm en küçük uluslararası havaalanında; Eleuthera Havaalanı’nda oldu. Kendilerine özgü kurdukları pratik bavul teslim sistemiyle “Erkekleriniz yan tarafa bavullarınızı almaya, siz kadınlar pasaport sırasına!” diye bağıran kabarık saçlı tombul kadın görevliye “Ya erkeğimiz yoksa?” dediğimde, onun kahkahayı basıp “Güzel soru!” diye cevaplaması ile başladı ada halkı ile iletişimimiz. Yan tarafta bavulları taşıyan erkeklerin yüzlerini görmeden pasaportlarına damga vurduklarına şahit olduğum ilk havaalanı görevlileri de Bahamalılar oldu!

Adada olmak, adalı olmak insanı başkalaştırıyor sanki. Hayatın bilindik telaşları buralara uğramamış gibi. Naif bir tasasızlık, hızlı hayatı varolmanın değişmez koşulu sananların bazen sabrını zorlayabilecek bir sakinlik hali. Adeta “Okyanusun ortasındayız, acele etsek ne olur, etmesek ne olur” diyor bu güleryüzlü ada halkı. Restoranlarda bir saat kadar yemeği beklemek yadırganmıyor örneğin, garsonlar yaşanan gecikmelerin endişesinden uzak, size bakıp gülümsemeye devam ediyorlar. Yaklaşık üç yüz yıl İngiliz sömürgesinde yaşamış ve haliyle İngiliz kültüründen payını almış bir halk olduğunu düşünürsek sonuçta ada etkisi açık farkla üstün gelmiş görünüyor. Tabi Miami’den bir saatlik uçuşla kolayca adalara ulaşan Amerikalı turistlerin etkisini de görmemezlikten gelmemeli. Bahamalılar aslında bir İngiliz, Amerikalı, Afrikalı ve “Adalı” kombinasyonu. Sıradışı geliyor kulağa, öyle değil mi?

Adalarda geçirdiğim günler boyunca adalı olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Adalı olmak demek herkesin üç aşağı beş yukarı birbirini tanıması demek. Hele de bizim kaldığımız 2000’den az sayıda nüfusa sahip Harbour Adası gibi küçük bir ada ise! Dar sokaklarda dört tarafı açık golf arabalarına benzer küçük arabalarla vızır vızır dolaşan yerli halkın, birbirine selam vermeden birkaç yüz metre gitmesi mümkün görünmüyor. Herkesin birbirini tanıdığı bir adada yaşayınca insan yalnızlık çeker mi acaba diye düşünüyorum. Oysa Latince “insula” kelimesinden türemiş olan, İtalyanca’da “isola”, İngilizce’de “island” olarak geçen “ada” kelimesinin anlamı bile “yalnızlık” veya “izole etmek” demek. Adalılık yüzyıllar boyunca izole olmak kavramı ile özdeşleşmiş. Adalıların coğrafi özelliklerinden dolayı dışarıya kapalı olmaları kendi içlerinde onları nasıl etkiliyor diye merak ediyorum. Ana karada yaşayanlara yansıyan ada görüntüsü, genellikle sokaklarda veya evlerinin önlerinde vakit geçiren, birbirleriyle sohbet eden ve yüksek sesli müzikleriyle ortalığı çınlatan neşeli insanlardan oluşur. Kuzeyde olmadıkları sürece adaların iklim koşulları çoğunlukla sıcak ve nemlidir. Çoğu adada küçücük evlerin içinde kapalı kalmak hayatı çekilmez kılabilir. Belki de bu coşkulu görüntü, şartların sonucunda gelen bir sosyalleşmedir ve adalarda da herkes bir şekilde kendi adasına çekilebilmenin yolunu arıyordur, kimbilir…

Adalı olmak aynı zamanda kısıtlı kaynaklarla, kısıtlı imkanlarla yaşayabilmek ve paylaşmayı öğrenmek demek. Adaların dört yanı suyla çevrili ama düşünün ki günlük ihtiyaçlar için kullanılacak, hatta içilecek su bile kısıtlı. Sadece bizim orada olduğumuz birkaç günde bile bir kez sular, bir kez de elektrikler kesildi. Tüm bu kısıtlı kaynaklarla kanaatkar bir şekilde yaşayabilmek bir nevi toplumsal dayanışma duygusunu da getiriyor olsa gerek. 

Adalarda suç ve şiddet oranı göreceli olarak düşük. Suç işlense de kaçış yok, herkesin günahı da sevabı da adanın sınırları içinde kalmaya ve er ya da geç su yüzüne çıkmaya mahkum.

Okyanusun ortasında olmanın bir de korkutucu çaresizliği var ki, ben ne yazık ki adada kaldığımız sürede bir iki saatliğine de olsa bu duyguyu tecrübe ettim. Denize birkaç yüz metre mesafede  konumlanmış olan otelimizde kalırken, Cayman Adaları’nda oluşan büyük depremin ardından Bahamalar da dahil pek çok adanın birkaç saat boyunca tsunami riski altında olduğu bilgisini alır almaz resepsiyona koştum. Resepsiyon Müdürü olan uzun rastalı saçlı Link’in konudan haberi bile yoktu ve bilgiyi paylaştığımda da ertesi gün havanın güneşli olacağını söylemişim gibi sakin bir şekilde, yarım saat boyunca bir yerlerden daha fazla bilgi almak için beyhude uğraştı durdu. Tehlike anında hızlı aksiyon almaya, proaktif olmaya neredeyse takıntılı olan benim gibi bir kişilik için bu tasasız profesyonellik sakinleştirici, ama bir o kadar da sınırları zorlayıcı idi. Neyse ki bir iki saat sonra yayınlanan duyuru ile tehlikenin geçtiğini öğrenip rahat bir nefes aldık. 

Soru sorduğumuz tüm yerli halkın elindeki herşeyi bırakıp yardım etmeye çalışması ve güleryüzlü tutumları adalarda kaldığımız süre boyunca dikkatimi çeken bir başka konu oluyor. Aramak istediğimiz numaraya bir türlü ulaşamadığımızda elindeki cep telefonuyla bizim için arama yapan tekne görevlisinden, tezgahının fotoğrafını çekerken “Fotoğraf çekmek yasak” diye çıkışıp, hemen ardından kahkahayı basıp “Şaka yapıyorum, tabi ki istediğin kadar çekebilirsin” diye neşeyle şakıyan balıkçı kadına, bizi tersleyen bir Bahamalı’ya bile rastlamıyoruz.

Başlarda insan yadırgasa da bu tatlı rehavet ve tasasızlık duygusu iyi geliyor insana. Tatilin ilerleyen günlerinde yerli halkın rahatlığı bize de bulaşmaya başlıyor. Adalılarla sohbet fırsatını kaçırmıyoruz. Kendimizi, kiraladığımız arabayı bize teslim eden zarif şirket görevlisi Jackie ile yola çıkmadan uzun uzun sohbet ederken veya otelin restoranında geciken yemek servisine rağmen sürekli kıkırdayan garsonumuz Romica ile şakalaşırken buluyoruz. 

Adaların bu sakinleştirici ortamının yıllar boyu sanatçılara da ilham olması şaşırtıcı değil. Geçen yıldan bu yana Milano’dan Key West’e izini sürdüğüm Hemingway, Bahamalar’da da karşıma çıkıyor. Ünlü yazarın 1930’larda üç yıl süreyle Bahamalar’da yaşadığını, küçük Bimini adasında, günlerini teknesi “Pilar” ile balığa çıkarak geçirdiğini öğreniyorum.

Türk edebiyatında da “ada”nın yeri özeldir. Pek çok ada tutkunu sanatçıdan ilk aklıma gelen isim çok sevdiğim usta öykücü Sait Faik Abasıyanık. Burgazada sevdası ile bilinen Sait Faik, ne zaman bir harita görse gözünün hemen maviliklerin ortasında bir ada aradığını anlatırmış. Ada onun sığınağı olmuş, en güzel eserlerine ilham vermiş. Mavi sular, balıkçılar, martılar öykülerinde can bulmuş. Sait Faik ve adadan bahsedince Zülfü Livaneli’nin o güzelim “Ada” şarkısı aklıma geliyor. Tam da bugünlerde edebiyat sevdalısı arkadaşım Özden’den “Ada” şarkısının Sait Faik’in “Alemdağında Var Bir Yılan” öyküsünden bir cümle içerdiğini öğreniyorum. Yazımı bitirmek için bu özel şarkının sözlerinden daha güzel satırlar olamaz diye düşünüyorum:

Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz avucumda sedef
Bir mavilik bir açıklık
Özgürlük hasreti
Yüreğime vuruyor
Nerede nerede insanlar

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey”

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Müziğin Ruhu Nereye Gitti?

yazar

Yayınlayan

on

Tam göz kapaklarım ağırlaşmış uykuya dalmak üzereydim ki, o tanıdık melodinin karşı koyamayacağım daveti ile gözlerimi açtım. Freddy Mercury, grubu Queen ile birlikte efsane şarkısı Bohemian Rhapsody’nin yıllardır ezbere bildiğim sözlerinin ilk kuplelerini kulağıma fısıldıyordu:

Is this the real life? Is this the fantasy? (Bu gerçek hayat mı ? Yoksa bir hayal mi?)
Caught in a landslide, no escape from reality (Bir felaketin ortasında kalakalmışım, gerçeklikten kaçış yok)

Heyecanla sesi sonuna kadar açtım.

Avusturya-İsviçre arasında, iki yanımız dağlarla çevrili bölgenin sessizliğiyle tezat, arabanın içi saniyeler içinde Queen’in o törensel ezgileri ile doldu. Anneme coşkulu bir sesle bu şarkının ve bu grubun müzik tarihinde ne kadar önemli olduğunu anlatırken ortaokul-lise yıllarıma gittim ve

müziğin hayatımızda vazgeçilmez bir şekilde ön planda olduğu,

hepimizin cebine biraz cep harçlığı girdiğinde listeler oluşturup ilk iş kaset doldurtmaya koştuğumuz,

Madonna, Michael Jackson, Prince, George Michael gibi isimlerle dünya pop müziğini keşfettiğimiz,

yılbaşı gecelerinde bile radyonun başına oturup yılın hitleri listesini dinlediğim,

hayatımda çok önemli bir yer kaplayan Kadıkoy Anadolu Lisesi’nden çıkan kaliteli müzik grupları ile Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’na katıldığımız,

okula servisle gidip gelirken dinlediğimiz müziklerin servis kültürünün en önemli rengi olduğu, Self Control çalarken camları sonuna kadar açarak bağıra bağıra hep birlikte Laura Branigan’a eşlik ettiğimiz,

daha sonraları radyodan müzik kliplerine terfi ettiğimiz,

MTV ve Kral Fm’in şimdilerde internetten indirilen şömine görseli gibi gün boyu ekranda sürekli açık olduğu,

Mazhar-Fuat-Özkan, Bon Jovi, U2, The Alan Parsons Project, Scorpions gibi gruplarla büyüdüğümüz,

ardından üniversite döneminde 90’ların pop müzikleriyle yatıp, onlarla kalktığımız, Duman, Mor ve Ötesi gibi dönemin parlayan gruplarını heyecanla keşfettiğimiz,

bir müzisyenle evli olmam ve onun stüdyosuna kayıt icin gelen şarkıcı ve besteciler nedeniyle Tarkan, Nil Karaibrahimgil, Hande Yener gibi isimlerin günlük hayatımın bir parçası olduğu,

eve tam istediğim gibi bir cd player ve muzik sistemi alıp en fazla birkaç yıl sonra dijital platformlara geçince tüm biriktirdiğim CD’lerimle birlikte hepsini üzülerek rafa kaldırdığım,

hep bir müzik enstrümanı çalmak istediğim için iş hayatına başladıktan sonra Okay Temiz’ in ritim atölyesinde bir yıl perküsyon dersleri aldığım ve sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirip sahnede tüm öğrencilerle konser verdiğimiz,

o müzik dolu yıllar birbiri ardına aklımdan geçiverdi.

Kişisel müzik tarihime baktığımda son 20 yıl içinde müzik zevkim, adım adım “caz”a evrilse de, müzik dünyasındaki gelişmeleri eskisi gibi değilse bile kendimce takip etme çabası içindeyim.

Çok kez kalem ile kaset sarmış, okuldan kaçıp Moda’daki çay bahçelerinde kulaklarında
walkman’lerle müzik dinlemiş, 90’larda CD’lere terfi etmiş, 2000’lerde iPod’ları görür görmez
benimsemiş, ardından da dijital platformlara ve “streaming”e uyum sağlamış bir neslin çocuğu olarak maceralı ve değişim dolu bir müzik yolculuğundan geçtiğimi düşünüyorum.

Bu yolculukta müzik herkes için hiç bugünkü kadar ulaşılabilir olmadı. Dünyada pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de “bolluk” içindeyiz. Dinlemek istediğimiz her şarkı, her müzisyen, sanki bir sihirli değneğimiz varmışcasına elimizin altında beliriveriyor.

Eskiden sanatçı odaklı müzik dinler ve sevdiğimiz şarkıcının albümünün çıkmasını aylarca beklerken, artık dijital platformlarda “tür” odaklı müzik dinliyoruz. Bu da seçtiğimiz türlerin içinde hep daha iyisini arama, daha iyisine ulaşma avantajı sağlıyor.

Bazılarımız bir laptop, bir mikrofon ve birkaç yazılımla evde kendi müziğini yapıp anında paylaşıma sunabiliyor. Yaratma, üretme ve paylaşma ihtiyaçlarımızın tatmini açısından müthiş bir lüks!

Ayrıca maddi açıdan da müzik dinlemek eskisinden çok daha kolay. Dijital platformlardan birini seçip abone olduğumuzda dünyanın müziği, Indie’den, Soul’a, Blues’dan K-Pop’a emrimize amade. Biz ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, müzik, hayatımızın arka planında sürekli devam eden bir akış halinde. Artık ne yeni çıkacak albümü beklemek durumundayız , ne de “acaba radyoda benim sevdiğim şarkı çalacak mı” diye merak ediyoruz.

Peki bu kadar avantaja sahip olduğumuz dijital çağda neden müziğin tadı eskisi gibi gelmiyor?

Bunca bolluğun ve teknolojinin olduğu ortamda çok tatmin edici eserlerin çıkmasını beklemek
normalken, müzik 30 yıl öncesine göre neden kulağa daha kalitesiz ve yüzeysel geliyor? Bunun benim müzik zevkim veya ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin değişmesi ile ilgili olabileceğini düşünsem de, yaptığım sohbetlerden, okuduğum yazılardan bu konuda yalnız olmadığımı farkediyorum.

Elbette ki dinlediğim her şarkıda Bohemian Rhapsody’nin katmanlı müziğini, oradaki eşsiz senfoniyi aramıyorum! Ancak günümüzün popüler olan şarkılarında çoğunlukla gördüğümüz, gittikçe yalınlaşan müzik aletleri çeşitliliği, duygu derinliği barındırmayan düz altyapı ve melodiler, çoğu zaman birbirine benzeyen vokaller ve gitgide daha çok tekrar eden basit sözler oluyor.

Şarkı sözleri ile ilgili internette bakınırken, 2024’te Scientific Reports’ta yayınlanan, Innsbruck Üniversitesi’nden Dr. Eva Zangerle ve ekibi tarafından yapılmış bir çalışmayı görüyorum. 12.000 İngilizce şarkının dahil edilip analizlendiği bu çalışmada, popüler şarkı sözlerinin son 40 yılda giderek daha basit ve tekrarlayıcı hale geldiğinden ve aynı zamanda da gittikçe daha fazla öfke içerdiğinden bahsediliyor.  

Tüm bunlar kalite algımızı etkilese de, benim en çok eksikliğini duyduğum müziğin zenginliğini hissettiren o “gruplar”. Hep daha iyisini üretmeye çalışan, stüdyolarda defalarca yaptıkları provalar ile konserlerde mükemmelliği hedefleyen, sahnede birlik hissini yansıtan ve duyguyu tüm derinliğiyle dinleyiciye geçirmeyi başaran o güzel gruplar. Bireysel müzik yapmanın bu kadar kolaylaştığı günümüz teknolojisinde sanırım grupların gitgide yok olması yeri doldurulmayacak bir eksiklik benim için. Benzer vokallerin, benzer altyapıların algoritmalar tarafından ödüllendirildiği bugünün dijital müzik dünyasında bir rock grubunun veya farklı müzik yapan müzisyenlerin parlaması veya dikkatimizi çekmesi de mucizeye dönüşüyor.

Bu yazıyı yazarken merak edip en popüler “streaming” platformunun son bir iki yılda en çok dinlenenler listelerine göz atıyorum. Bazı isimleri hayatımda duymamış olsam da objektif olarak dinleyip şans vermek istiyorum ama ardı ardına gelen benzer melodilerden içim sıkılıyor, kapatıyorum. Derken listede yıllar öncesinden o tanıdık ismi görüyorum, Sting’in The Police olduğu zamanlardan; “Every Breath You Take” (Aldığın her nefes) ! Heyecanla dinlemeye başlıyorum. Anında iç sıkıntım gidiyor, nefes aldığımı hissediyorum. Sanırım ben iflah olmaz bir “eski müzikçi”yim!

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Ruhun en zarif sığınağı: Edebiyat ve Şiir

yazar

Yayınlayan

on

Bence edebiyatın ve şiirin insan ruhuna dokunan çok zarif bir tarafı var. Uzun uzun cümleler kurmak yerine; kısa cümleler yahut dizelerle birçok duyguyu anlatabilmesi hakikaten muazzam.

“Bazı insanlar hayatımıza bir bahar havasıyla girer; gülüşleri güneşli, kelimeleri tazedir. Biz onları o hâlleriyle tanır, sever, ‘güvenli’ ilan ederiz. Sonra zaman geçer; dünya döner, rüzgâr yön değiştirir ve o insan değişmeye başlar.” demek yerine; “Nasıl sevdiyse insan öyle kalmalı; değişmek mevsimlere yakışır.” denmiş.

Sezai Karakoç, “Ah benim körler ülkesinde ayna satan kalbim,” demiş. Anlaşılamamanın beyhude çabasına dikkat çekerken aynı zamanda hayal kırıklığı, mahcubiyet, kırgınlık; belki de bir mağlubiyet yaşadığını hissettirmek istemiş. “Kırgınım” demeden kırgınlığını, “mağlubum” demeden mağlubiyetini ve kendi değerini onu anlamayan bir pazarın ortasına çıkardığı için kendine olan o derin mahcubiyetini fısıldıyor satırlarında.

“Hayat kısa, kuşlar uçuyor,” dizelerinin sahibi Cemal Süreya ise bir nevi hayat felsefesinden bahsetmiş. “Hayat kısa” derken zaman biriminden ziyade bir hissiyattan, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömürden bahsetmiş. Buradaki mesele sadece kuşların uçması değil, uçan kuşları fark edecek bir ruha sahip olabilmek; yahut sırtımızdaki yükleri, hırsları veya dindiremediğimiz öfkeleri kuşların kanatlarında gökyüzüne gönderebilmektir. Bir anlık bir uçuş, bir bakışlık bir manzara ve ardından gelen o derin, sonsuz huzur…

“Ey benim bahtı yârim, gönlümün tahtı yârim / Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim,” diyen Karacaoğlan, aşkın en saf hâlini işlemiş. Sevdiğini hayatının hem kaderi hem de hükümdarı ilan eden Karacaoğlan, yabancı bir bakışın o yüzde bir iz bırakacağını dile getirirken aslında aşkın o en insani zaafını fısıldamış: Paylaşamamak.

Benim en sevdiğim şiirlerden biri olan “Gülce”de ise Ömer Lütfi Mete şöyle der:​”Ateşten, kalleşten, mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan, Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben,

Tir tir titriyorum Gülce’den…

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan,

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum…”

Şiirin tamamını okuduğunuzda bir şiirden ziyade bir teslimiyet beyanı okuyormuş hissine kapılırsınız. Fakat şiirin bu bölümünde şair, aslında korkunun tanımını yeniden yapar. Dünyevi tüm tehditlere, savaşlara, hatta kıyamet alametlerine karşı göğüs geren o mağrur ruhun, bir isim karşısında nasıl savunmasız kaldığını itiraf eder. Şair burada “korku” kelimesini bildiğimiz anlamıyla, yani bir kaçış dürtüsü olarak kullanmaz; aksine sevginin büyüklüğü karşısında duyulan o kutsal titreyişi anlatır. Birine “korkuyorum” demek, aslında ona “sen benim bütün savunma mekanizmalarımı yıkan tek güçsün” demektir. Bu, mağlubiyetin en asil hâli, iradenin artık kalbe devredildiği andır.

Bu sebeple edebiyat ve şiir yalnızca bir iletişim aracı değil, bir ruh aynasıdır. İnsanın kendi içindeki karmaşayı, fırtınaları ve baharları sadeleştirebilme sanatıdır. Uzun yollar yürümeye, bitmeyen açıklamalara gerek kalmadan; sadece bir mısranın eşiğinden geçerek kendimizi bulabiliriz. Ve kalp, çoğu zaman bir şairin ya da yazarın kaleminden dökülen o dizelerde/ satırlarda atar.

Haberin Devamını Oku

Trendler