Connect with us

Köşe Yazıları

Adalı Olmak Ve Güleryüzlü Bahamalılar

yazar

Published

on

Hafifçe esen ada meltemi hiç üstelemeden, beni zorlamadan tenime şefkatle dokunup geçiyor. Güneş ise çok oyuncu. Öyle ısrarla kendini gösterip “yeter artık” dedirten bıktırmaları yok. Ara sıra yüzünü utangaç bir edayla küçük bulut öbeklerinin ardına gizlemeyi biliyor. Bu mevsimde hava tam da olmasını arzu ettiğim gibi. 

Bir haftadır Atlantik Okyanusu’nda, Bahamalar’dayız. 700 adadan oluşan bu turkuaz ülkenin ikinci adasına geçtik. Kalan 698 adaya istesek de ömrümüz yetmeyebilir! Bahamalar yaklaşık 500 yıl önce Avrupa’nın Amerika kıtası ile ilk bağını kurduğu yer. Okul bilgilerimden Kristof Kolomb’un ilk olarak buraya ayak bastığını hatırlıyorum. Hafızamda kalan bilgi kırıntıları bilmiş chatGBT tarafından teyid edildiğinde seviniyorum. 

Bahamalar hakkında anlatacak çok şey var elbette ama bana bu yazıyı yazdıran Bahamalar’ın sonsuzluğa uzanan sahilleri değil. Bu satırların ilhamı ada halkı, nam-ı diğer “Bahamalılar” ve onları gözlemlerken adalı olma halinin bana düşündürdükleri. 

Bu telaşsız ve içlerinden geldiği gibi davranan ada halkı ile ilk tanışmamız, bugüne kadar gördüğüm en küçük uluslararası havaalanında; Eleuthera Havaalanı’nda oldu. Kendilerine özgü kurdukları pratik bavul teslim sistemiyle “Erkekleriniz yan tarafa bavullarınızı almaya, siz kadınlar pasaport sırasına!” diye bağıran kabarık saçlı tombul kadın görevliye “Ya erkeğimiz yoksa?” dediğimde, onun kahkahayı basıp “Güzel soru!” diye cevaplaması ile başladı ada halkı ile iletişimimiz. Yan tarafta bavulları taşıyan erkeklerin yüzlerini görmeden pasaportlarına damga vurduklarına şahit olduğum ilk havaalanı görevlileri de Bahamalılar oldu!

Adada olmak, adalı olmak insanı başkalaştırıyor sanki. Hayatın bilindik telaşları buralara uğramamış gibi. Naif bir tasasızlık, hızlı hayatı varolmanın değişmez koşulu sananların bazen sabrını zorlayabilecek bir sakinlik hali. Adeta “Okyanusun ortasındayız, acele etsek ne olur, etmesek ne olur” diyor bu güleryüzlü ada halkı. Restoranlarda bir saat kadar yemeği beklemek yadırganmıyor örneğin, garsonlar yaşanan gecikmelerin endişesinden uzak, size bakıp gülümsemeye devam ediyorlar. Yaklaşık üç yüz yıl İngiliz sömürgesinde yaşamış ve haliyle İngiliz kültüründen payını almış bir halk olduğunu düşünürsek sonuçta ada etkisi açık farkla üstün gelmiş görünüyor. Tabi Miami’den bir saatlik uçuşla kolayca adalara ulaşan Amerikalı turistlerin etkisini de görmemezlikten gelmemeli. Bahamalılar aslında bir İngiliz, Amerikalı, Afrikalı ve “Adalı” kombinasyonu. Sıradışı geliyor kulağa, öyle değil mi?

Adalarda geçirdiğim günler boyunca adalı olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Adalı olmak demek herkesin üç aşağı beş yukarı birbirini tanıması demek. Hele de bizim kaldığımız 2000’den az sayıda nüfusa sahip Harbour Adası gibi küçük bir ada ise! Dar sokaklarda dört tarafı açık golf arabalarına benzer küçük arabalarla vızır vızır dolaşan yerli halkın, birbirine selam vermeden birkaç yüz metre gitmesi mümkün görünmüyor. Herkesin birbirini tanıdığı bir adada yaşayınca insan yalnızlık çeker mi acaba diye düşünüyorum. Oysa Latince “insula” kelimesinden türemiş olan, İtalyanca’da “isola”, İngilizce’de “island” olarak geçen “ada” kelimesinin anlamı bile “yalnızlık” veya “izole etmek” demek. Adalılık yüzyıllar boyunca izole olmak kavramı ile özdeşleşmiş. Adalıların coğrafi özelliklerinden dolayı dışarıya kapalı olmaları kendi içlerinde onları nasıl etkiliyor diye merak ediyorum. Ana karada yaşayanlara yansıyan ada görüntüsü, genellikle sokaklarda veya evlerinin önlerinde vakit geçiren, birbirleriyle sohbet eden ve yüksek sesli müzikleriyle ortalığı çınlatan neşeli insanlardan oluşur. Kuzeyde olmadıkları sürece adaların iklim koşulları çoğunlukla sıcak ve nemlidir. Çoğu adada küçücük evlerin içinde kapalı kalmak hayatı çekilmez kılabilir. Belki de bu coşkulu görüntü, şartların sonucunda gelen bir sosyalleşmedir ve adalarda da herkes bir şekilde kendi adasına çekilebilmenin yolunu arıyordur, kimbilir…

Adalı olmak aynı zamanda kısıtlı kaynaklarla, kısıtlı imkanlarla yaşayabilmek ve paylaşmayı öğrenmek demek. Adaların dört yanı suyla çevrili ama düşünün ki günlük ihtiyaçlar için kullanılacak, hatta içilecek su bile kısıtlı. Sadece bizim orada olduğumuz birkaç günde bile bir kez sular, bir kez de elektrikler kesildi. Tüm bu kısıtlı kaynaklarla kanaatkar bir şekilde yaşayabilmek bir nevi toplumsal dayanışma duygusunu da getiriyor olsa gerek. 

Adalarda suç ve şiddet oranı göreceli olarak düşük. Suç işlense de kaçış yok, herkesin günahı da sevabı da adanın sınırları içinde kalmaya ve er ya da geç su yüzüne çıkmaya mahkum.

Okyanusun ortasında olmanın bir de korkutucu çaresizliği var ki, ben ne yazık ki adada kaldığımız sürede bir iki saatliğine de olsa bu duyguyu tecrübe ettim. Denize birkaç yüz metre mesafede  konumlanmış olan otelimizde kalırken, Cayman Adaları’nda oluşan büyük depremin ardından Bahamalar da dahil pek çok adanın birkaç saat boyunca tsunami riski altında olduğu bilgisini alır almaz resepsiyona koştum. Resepsiyon Müdürü olan uzun rastalı saçlı Link’in konudan haberi bile yoktu ve bilgiyi paylaştığımda da ertesi gün havanın güneşli olacağını söylemişim gibi sakin bir şekilde, yarım saat boyunca bir yerlerden daha fazla bilgi almak için beyhude uğraştı durdu. Tehlike anında hızlı aksiyon almaya, proaktif olmaya neredeyse takıntılı olan benim gibi bir kişilik için bu tasasız profesyonellik sakinleştirici, ama bir o kadar da sınırları zorlayıcı idi. Neyse ki bir iki saat sonra yayınlanan duyuru ile tehlikenin geçtiğini öğrenip rahat bir nefes aldık. 

Soru sorduğumuz tüm yerli halkın elindeki herşeyi bırakıp yardım etmeye çalışması ve güleryüzlü tutumları adalarda kaldığımız süre boyunca dikkatimi çeken bir başka konu oluyor. Aramak istediğimiz numaraya bir türlü ulaşamadığımızda elindeki cep telefonuyla bizim için arama yapan tekne görevlisinden, tezgahının fotoğrafını çekerken “Fotoğraf çekmek yasak” diye çıkışıp, hemen ardından kahkahayı basıp “Şaka yapıyorum, tabi ki istediğin kadar çekebilirsin” diye neşeyle şakıyan balıkçı kadına, bizi tersleyen bir Bahamalı’ya bile rastlamıyoruz.

Başlarda insan yadırgasa da bu tatlı rehavet ve tasasızlık duygusu iyi geliyor insana. Tatilin ilerleyen günlerinde yerli halkın rahatlığı bize de bulaşmaya başlıyor. Adalılarla sohbet fırsatını kaçırmıyoruz. Kendimizi, kiraladığımız arabayı bize teslim eden zarif şirket görevlisi Jackie ile yola çıkmadan uzun uzun sohbet ederken veya otelin restoranında geciken yemek servisine rağmen sürekli kıkırdayan garsonumuz Romica ile şakalaşırken buluyoruz. 

Adaların bu sakinleştirici ortamının yıllar boyu sanatçılara da ilham olması şaşırtıcı değil. Geçen yıldan bu yana Milano’dan Key West’e izini sürdüğüm Hemingway, Bahamalar’da da karşıma çıkıyor. Ünlü yazarın 1930’larda üç yıl süreyle Bahamalar’da yaşadığını, küçük Bimini adasında, günlerini teknesi “Pilar” ile balığa çıkarak geçirdiğini öğreniyorum.

Türk edebiyatında da “ada”nın yeri özeldir. Pek çok ada tutkunu sanatçıdan ilk aklıma gelen isim çok sevdiğim usta öykücü Sait Faik Abasıyanık. Burgazada sevdası ile bilinen Sait Faik, ne zaman bir harita görse gözünün hemen maviliklerin ortasında bir ada aradığını anlatırmış. Ada onun sığınağı olmuş, en güzel eserlerine ilham vermiş. Mavi sular, balıkçılar, martılar öykülerinde can bulmuş. Sait Faik ve adadan bahsedince Zülfü Livaneli’nin o güzelim “Ada” şarkısı aklıma geliyor. Tam da bugünlerde edebiyat sevdalısı arkadaşım Özden’den “Ada” şarkısının Sait Faik’in “Alemdağında Var Bir Yılan” öyküsünden bir cümle içerdiğini öğreniyorum. Yazımı bitirmek için bu özel şarkının sözlerinden daha güzel satırlar olamaz diye düşünüyorum:

“Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz avucumda sedef
Bir mavilik bir açıklık
Özgürlük hasreti
Yüreğime vuruyor
Nerede nerede insanlar

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey”

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar

yazar

Published

on

Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.

Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.

Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.

Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?

Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri. 

Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.

Future Library – Geleceğin Kütüphanesi

Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.

Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler. 

Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?

Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.

Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.

Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.

2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.

Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.

Bir kitap için yüz yıl bekleyiş

Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.

Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.

Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.

Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.

Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.

Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bir Değer Gibi Hatırlanmak

yazar

Published

on

Ioanna Kuçuradi’nin İzinde

“Birisinin seni düşündüğünü bilmek önemli bir şeydir; çok sıcacık bir şeydir. İnsanlara zorlamadan sevgi örneklerini göstermek… Sevgi ne başarabiliyor ya da saygı ne başarabiliyor, güven ne başarabiliyor? Yani insanların neleri yapmalarına destek oluyor bu duygular? Duygular çok önemlidir; akıl ve duygu çatışmasından vazgeçmemiz gerekiyor.”

Bu ifadeler, insanlığa bıraktığı derin izlerin ardından geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Felsefe Profesörü Ioanna Kuçuradi’ye ait. Akılla duyguyu, değerlerle insanı birbirinden ayırmayan Ioanna Hanım’ın anısına saygıyla…

Kalabalıkların içinde birinin zihninde pat diye belirivermek…

Unutmaya bu kadar meyilli olduğumuz bir çağda, bir zihinde iz bırakabilmek ne kadar kıymetli! Bir ihtimal değil de bir değer gibi hatırlanmak…

“Aklıma geldin” sözlerini duyduğunda insanın içine yerleşen o ılık şefkat, belki de bu çağın en büyük lükslerinden biri. Hatırlanmak, var olduğunu hissettiren en naif sarılma biçimi.

Çevremize dönüp baktığımızda sevgi, saygı ve güven gibi kavramları bile birer zorunluluk, birer talep nesnesi hâline getirdik. Oysa zorlamadan verilen sevgi, dayatılmayan saygı ve kendiliğinden filizlenen güven, insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkaran görünmez güçlerdir.

İnsan sevildiğini hissettiği yerde cesurlaşır. Hata yapmaktan daha az korkar, hayallerinin peşinden daha özgürce gidebilir. Güven yükü hafifletir; başkasına sırtını yaslayabileceğini bilen biri adımlarını daha kararlı atar. Saygı ise insana kendi benliğiyle var olma hakkı sunar. Belki de bütün bu duygular, insanın kendi sınırlarını aşmasını, “Asla yapamam” dediği eşikleri geçmesini sağlar.

Yıllardır bir efsaneye uyup içimizde bir savaş büyüttük. Aklı bir kefeye koyduk, duyguları ötekine… İkisini birbirine amansız düşman ettik. Mantığı yüceltip duyguları zayıflık saydık. Kalbimizin sesini kısıp susturmayı bilgelik zannettik.

Oysa bu sığ düşünce bizi duygu fakiri varlıklara dönüştürmekten başka ne işe yaradı?

Belki de kabul etmemiz gereken şu: Akıl yönü çizer; o yolda yürümek, engelleri aşmak ve gerçekten ilerlemek için gereken gücü ise çoğu zaman duygular verir.

Bu yüzden birinin sizi düşündüğünü, kalbinde ve zihninde bir yeriniz olduğunu bilmek önemlidir. Hatırlanmak önemlidir.

Akılla duyguyu birbirine düşman etmekten vazgeçelim. Bırakalım kalbimiz de konuşsun. Birini düşünmenin ve düşünüldüğünü bilmenin o şefkatli sıcaklığı içimizi kaplasın.

Çünkü insan belki de ancak sevginin, saygının ve güvenin dönüştürücü gücünü hissettiğinde, yalnızca ayakta kalmanın ötesine geçip gerçekten yaşamaya başlar.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Gustav Klimt’in Dünyasına Kısa Bir Yolculuk

yazar

Published

on

Bir süredir şehirleri gezerken yalnızca müzelerin, meydanların ya da turistik rotaların peşine düşmüyorum. O şehrin hafızasını taşıyan hikayelere de kulak veriyorum.

Yaşadıkları dönemin ruhunu taşıyan eserleri görmek, o yıllara damga vuran mimari yapıları keşfetmek ve en çok da bütün bunların ardındaki hikayeleri dinlemek beni o şehre biraz daha yaklaştırıyor. Bir şehri, ona iz bırakmış insanların gözünden tanımak, sanki o şehrin kapısını içeriden aralamak gibi. Viyana gezimde de peşine düştüğüm isim Gustav Klimt oldu.

Gustav Klimt’in hayatı aslında tam bir dönüşüm hikayesi. 1862’de Viyana’da, altın gravür ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Henüz on dört yaşındayken Viyana Sanat ve Zanaat Okulu’na kabul ediliyor. Bugün özgür, erotik ve sıra dışı resimleriyle tanıdığımız Klimt, sanat hayatına oldukça akademik ve geleneksel bir eğitimle başlıyor.

Kariyerinin ilk yıllarında saraylar, tiyatrolar ve kamusal yapılar için dekoratif resimler yapıyor. 1888’de İmparator Franz Joseph tarafından Altın Liyakat Haçı ile de ödüllendiriliyor. Henüz genç yaşta devletin takdir ettiği, önemli siparişler alan saygın bir ressam haline geliyor.

Ama Klimt’in asıl hikayesi tam da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendisine sunulan bu güvenli ve saygın sanatçı kimliğinin dışına çıkıyor.

Viyana Üniversitesi için hazırladığı Felsefe, Tıp ve Hukuk adlı resimler dönemin ahlak anlayışını altüst ediyor. Çıplak bedenlerin yer aldığı erotizm dolu bu eserler büyük tepki çekiyor. Tartışma sanat çevrelerini aşıp kamuoyuna kadar taşınıyor. Klimt ise geri adım atmıyor. Sipariş için aldığı parayı geri ödüyor ve resmi kurumların kendisine ne çizmesi gerektiğini söylemesine izin vermemeyi seçiyor.

Tam da bu dönemde bir grup sanatçıyla birlikte Viyana Secession’unu kuruyor ve ilk başkanı oluyor. Akademilerin ve geleneksel sanat kurumlarının çizdiği sınırları kırmayı amaçlayan bu hareket, Art Nouveau sanat akımının gelişmesinin de en önemli adımlarından biri oluyor.

Devletle yolları ayrılırken Viyana sosyetesi Klimt’e kapılarını sonuna kadar açıyor. Varlıklı aileler, özellikle de dönemin güçlü ve zengin aileleri portrelerini ona yaptırmak için sıraya giriyor. Kısa sürede ünü Viyana sınırlarını aşıyor ve Avrupa sanat çevrelerinde konuşulan bir isme dönüşüyor.

Ve Klimt denince kadınlardan söz etmemek neredeyse imkansız. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ama çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu biliniyor. Ölümünden sonra farklı kadınlar tarafından onun çocuğu olduğu ileri sürülen on dört çocuk ortaya çıkıyor. Atölyesi de en az özel hayatı kadar sıra dışı. Çalışırken çevresinde sürekli çıplak modeller ve onlarca kedi bulunuyor.

Sonra o meşhur altın geliyor.

Altın gravür ustası bir babanın oğlu olan Klimt’in altına duyduğu ilgi tesadüf değil. İtalya seyahatlerinde, özellikle Ravenna’da gördüğü Bizans mozaiklerinin etkisiyle altın varağı modern resmin merkezine taşıyor. Altını yalnızca bir süsleme unsuru olarak değil, resmin bütün yüzeyini ve etkisini değiştiren bir malzeme olarak kullanıyor. Judith, Adele Bloch Bauer ve tabii ki Kiss, bu dönemin en unutulmaz eserleri arasına giriyor.

Üstelik Klimt’in hikayesi ölümüyle de bitmiyor. Nazi döneminde Yahudi koleksiyonerlerin sahip olduğu çok sayıda Klimt eseri zorla el değiştiriyor. Savaşın son günlerinde, 1945’te eserlerinin bir bölümünün saklandığı Immendorf Şatosu yanıyor. Bu yangında yaklaşık 200 Klimt eserinin yok olduğu öne sürülüyor. Bu büyük kayıp nedeniyle Klimt’in eserlerinin önemli bir bölümü günümüze ulaşamıyor.

Ben de yaşadığı dönemin nevi şahsına münhasır sanatçılarından biri olan Klimt’in, savaşların ve zamanın içinden günümüze ulaşmayı başaran eserlerini görmek için soluğu Viyana’nın en görkemli Barok yapılarından biri olan Belvedere Sarayı’nda alıyorum.

Daha bahçesine adım atar atmaz insanı başka bir zamana taşıyan bir ihtişam karşılıyor. Kusursuzca düzenlenmiş bahçeler, heykeller, havuzlar ve karşıda bütün zarafetiyle yükselen saray. Viyana’nın o eski görkemini daha kapıdan içeri girmeden hissetmeye başlıyorsunuz. Ama benim için bu kez sarayın kendisinden çok, içeride beni bekleyen Klimt önemli. Çünkü birazdan, yıllardır kitaplarda ve ekranlarda gördüğüm o altın dünyanın tam karşısında duracağım.

Usul usul salonları gezerken Klimt’in farklı dönemlerine ait eserleri birbiri ardına çıkıyor karşıma. Sonja Knips’in zarif portresi, Fritza Riedler, yarım kalmış Adam and Eve, çiçeklerle bezeli Cottage Garden with Sunflowers ve Attersee günlerinden izler taşıyan manzaraları. Klimt’in yalnızca altınlardan ve kadın portrelerinden ibaret olmadığını, doğaya ve renge bambaşka bir gözle baktığını da burada daha iyi anlıyorum.

Kiss: Zamanı Aşan Bir Öpücük

Salonları usul usul gezerken, her eserin önünde biraz daha oyalanarak Klimt’in dünyasının içine çekiliyorum. Sonra orta salona geldiğimde kalabalığın toplandığı o tabloyu görüyorum. Daha ilk anda altının içinden birbirine sarılmış iki beden çekiyor beni kendine. Karşımda Kiss var. Yıllardır kitaplarda, afişlerde, kartpostallarda defalarca gördüğüm bir eser ama insan karşısında durunca neden zamanın ötesine geçtiğini daha iyi anlıyor.

Klimt, tartışmasız en ünlü eseri olan Kiss’i altın döneminin zirvesinde, 1907-1908 yıllarında yapıyor. Önceki yıllarda geliştirdiği desenler, altın kullanımı, Bizans mozaiklerinden aldığı ilham ve kadın bedenine duyduğu ilgi sanki bu tabloda tek bir yerde buluşuyor. Gerçek altın varak kullandığı eser, ilk bakışta bir tablodan çok mücevher ya da değerli taşlarla işlenmiş büyük bir sanat objesini andırıyor.

Çiçeklerle kaplı bir zeminin üzerinde, altın bir halkanın içine alınmış iki aşık neredeyse tek bir bedene dönüşmüş durumda. Kadın ve erkeği birbirinden ayıran en belirgin şey giysilerindeki desenler. Erkek kadını dudaklarından değil yanağından öpüyor; bütün o yakınlığa rağmen sahnede erotizmden çok dingin, hatta kutsal bir sevgi hissi var.

Eserdeki çiftin Klimt ve hayatındaki en önemli kadınlardan Emilie Flöge olabileceği yıllardır konuşuluyor. Hatta erkek figürünün Klimt’in kendisi olduğu, yani tablonun dolaylı bir otoportre niteliği taşıdığı da ileri sürülüyor. Ancak Klimt bu figürlerin kimliğini hiçbir zaman açıkça doğrulamadığı için bütün bunlar yorum olarak kalıyor. Belki de Kiss’i bu kadar zamansız yapan şey de tam burada saklı. Karşımızdaki iki kişinin kim olduğundan çok, Klimt’in aşkı herkesin kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir görüntüye dönüştürmesi.

Tablonun hikayesi de en az kendisi kadar ilginç. Klimt eseri herhangi bir özel sipariş almadan yapıyor ve 1908’de ilk kez “Aşıklar” adıyla sergiliyor. Daha sergi devam ederken Avusturya devleti eseri satın alıyor. 1909’da ise bugün bütün dünyanın bildiği adına kavuşuyor: Kiss. Ve o günden bugüne, ait olduğu yerde, Belvedere’nin en kıymetli eserlerinden biri olarak duruyor.

Ben, bazen kitaplar aracılığıyla, bazen de gezip gördüğüm şehirlerde bir yazar evi veya müze ile onlarca hayata konuk oluyorum. Bazen bir yazarın cümlesinde, bazen bir ressamın tuvalinde, bazen de yüz yıl öncesinden kalmış bir sarayın sessizliğinde başka bir zamana geçiyorum.

Belvedere’nin salonlarında dolaşıp Klimt’in tablolarının büyüsüne kapılmışken yine aynı şeyi hissediyorum: Ben yalnızca gezmiyorum, zamanın içinde dolaşıyorum. Ben bir zaman yolcusuyum.:)

Continue Reading

Trendler