Connect with us

Köşe Yazıları

EN POPÜLER MODA AKIMLARI

yazar

Published

on

31.05.2025

MODA AKIMLARININ YARATTIĞI EN POPÜLER TARZLAR

Moda kavramı; tarihler boyunca insanların giyinme ihtiyacının ötesine çıkarak; yaşam koşullarına, dönemsel olaylara, endüstriyel ve ekonomik gelişimlerine, doğa ve doğa üstü koşullara ve onları etkileyen her doneden etkilenerek farklı giyimlerin ve giyim tarzlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Günümüze geldiğimizde ise popüler kültürün, hızlı tüketimin, güncel yaşamsal olayların, siyasi, ekonomi ve coğrafi koşulların, teknolojinin gelişmesiyle birlikte, en çok etkileyen faktörlerden olan dijital-sanal dünyanın ve tabiki sosyal medyanın etkisiyle hızla değişkenlik gösteren “moda” kavramının güncel değişkenliğe indirgendiği bir dönemi yaşamaktayız. Buna göre de hızla değişen trendlere, hızla değişen tarzlar eklenmeye devam ediyor.

Z kuşağının Y kuşağının hatta bütün kuşakların giyim tarzlarının iç içe girdiğini de söylemeliyiz.

Siz moda akıllarından hangisini benimsiyorsunuz? Yada farkından olmadan hangi moda akımı sizin tarzınız olmuş? Şimdi anlatmaya başlayalım…

SESSİZ LÜKS (QUIET LUXURY)

Son iki yıldır özellikle en öne çıkan trendlerden biri olan “Sessiz Lüks”; sadelikten gelen şıklığın, zarafetin, asil görünmenin tonlarının olduğu ve asla kocaman bir lüks markanın logosuna ihtiyaç duyulmayan, zengin görünmenin aslında tamda bu minimalist ve çabasız şıklıktan geçmesinin tanımıdır.

Dünya moda markalarının tasarımcıları tarafından lüks moda markalarının defilelerinde “Sessiz Lüks” vurgusu tasarımlara yansırken artık sokak stilinin vazgeçilmez bir tarzı haline geldi.

OLD MONEY tarz AKIMI

Old Money; köklerden gelen zenginliği temsil eden, elit , soylu bir yaşam tarzını yansıtmayı amaçlayan, genellikle uzun süreli zengin ailelerle ilişkilendirilen bir giyim ve yaşam tarzıdır. Bu tarzın hedefi gösterişten uzak kaliteli yaşam tarzını yansıtan parçalardan oluşan kombinler yaratmayı , sade, şık ve zarafeti vurgulamaktadır.

Renk paletinde beyaz, nötr tonlar, bejler, ten tonları, kahveler, lacivert, gri renkler ve pastel tonlar kullanılır. Kombinlerde asla canlı ve parlak renkler kullanılmaz.

KORE K-POP TARZI

Kore tarzı; son yıllarda popüler olan Kore müzik grubu K-POP ve Kore dizilerinden ilham alarak ortaya çıkmış bir tarzdır. Bu tarz minimal etkiler taşıdığı gibi rahat görünümü yansıtan şık parçalardan oluşur. Bol pantolonlar, oversize üstler, yırtık kot pantolon, sweatshirtler, gömlekler, tişörtler ve kombinlerde üst üste giyerek yaratılan bir tarz olarak benimsenmiştir.

RETRO TARZ

Retro tarz; yakın geçmişte moda olan akımların tekrar popüler trendler arasına ggirmesidır. Örneğin 60’li, 70’li yıllarda giyilen bol paça pantolon, platform ayakkabı, puantiyeli elbiseler gibi parçaların günümüzde tekrar moda olarak giyilmesidir. Retro ve Vintage giyim sıkca karıştırılabilir. Retro, yakın bir geçmişte oluşmuş moda akımlarının tekrar ortaya çıkmasıdır. Vintage ise bir dönemden günümüze kalmış kıyafet ve aksesuarların oluşturduğu bir giyim tarzıdır.

PIN-UP TARZI

 1940 ve 1950’lerdeki dergi kapak kızlarından ilham alan onların giyim tarzını benimseyen bir moda akımıdır. Döneme damgasını vuran Hollywood yıldızı Marilyn Monroe’nun tarzı tam olarak bu akımı yansıtmaktadır. Günümüzde Pin-Up tarzı olarak geçen bu stile sahip olmak istiyorsanız , vücut hatlarını ön plana çıkaran elbiseler, bluzlar, diz altında biten etekler, elbiseler, Maryjane ayakkabılar ve tabiki dönemi yansıtan saç ve makyajla sizde pin up kadını olabilirsiniz..

BOHEM TARZI

Bohem tarzı; rahat, bol, dökümlü, salaş kıyafetlerden oluşan, etnik desenlerle zenginleştirilmiş elbiseler, bluzlar, pantolonlar, deri sandalet ve aksesuarlarla kombinlenen bir tarzdır.

Özgür ruhlu bir imajı temsil eden Bohem tarz:aynı zamanda sanatsal etkilerde taşır. Özellikle rahatlığın ön plana çıkardığı için bahar ve yaz aylarının vazgeçilmez stilleri arasında yer alır. Uçuş uçuş etnik desenli elbiseler, tahta renkli boncuklu kolyeler, bereler, saç bantlarıyla kombinlenerek giyilir.

GOTİK TARZ

Gotik ögeleri barındıran, karanlık, esrarengiz, dramatik bir görünümü yansıtan bir moda akımıdır. Siyah giyinmek en temel özelliğidir. Tüller, deri, kadifelerden yapılmış deri ceketler, etekler, uzun marjinal kesimli elbiseler bu tarzı yansıtan en önemli parçalardır. Kalın tabanlı bot tarzları, piercingler, file çoraplar, gösterişli takılar, deri şapkalar gibi aksesuarlar gotik giyimin en önemli tamamlayıcılarıdır.

En az aksesuarlar kadar koyu renkli makyajlarda soluk ten imajı da bu akımın en belirgin özelliğidir.

YAZAN VE HAZIRLAYAN : AYŞENUR DEMİRKAN

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Üsküdar’da Zamanı Durduran Mekân:Bahtiyar Sahaf ile Söyleşi

yazar

Published

on

istanbul denince akla genelde hiç durmayan bir karmaşa ve şehir gürültüsü gelir. Oysa Üsküdar’ın tam kalbinde öyle bir yer var ki Mimar Sinan imzalı o zamansız eserlerin gölgesinde, şehrin tüm gürültüsünü ve karmaşasını dışarıda bırakıyor: Tarihin ve eski kitap kokularının harmanlandığı Üsküdar Sahaflar Çarşısı.

„Kitaplar geçmişin unutulmuş seslerini saklar,“ der Rilke. O seslerin peşine düşüp Bahtiyar Sahaf’ın kapısını çaldım; unutulmuş mektupların, kenarına not düşülmüş sevdaların ve tarihin tozlu raflarında bekleşen insan hikâyelerinin izini sürelim istedim. Bir sahaf dükkânının bir mektebe, bir mektubun koca bir tarihe dönüştüğü bu samimi söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

1. İsmail Bahtiyar İstekli, namıdiğer Bahtiyar Sahaf kimdir? Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

— Yaklaşık kırk yıldır sahaflık yapıyorum. Kadıköy’de başlayan yolculuğum, son 4-5 yıldır Üsküdar’da devam ediyor. Halen Üsküdar Sahaflar Derneği Başkanlığı görevini yürütüyorum. Kitabı, kitap okumayı halkımıza sevdirmeye çalışan, işi gücü kitap olan bir fakirim.

2. Sahaf olmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?

— Ben karar vererek sahaflığa başlamadım; kitap merakım, kitap sevgim ve okuma alışkanlığım beni bu işin içine yavaş yavaş çekti. İstanbul’a üniversiteyi kazanarak geldim. Kitaba olan tutkum yolumu sahaflara düşürdü. Sahaflara gidip gelirken kitaba olan merakım bir şekilde işin içine girmeme yol açtı. Bu işe başlarken yalnız değildim. Birkaç yurt arkadaşımla beraber 90 yılının başında sokakta sergicilik yaparak başladık. Yine aynı dönemde, o dönemin en önemli sahaf çarşılarından biri olan Kadıköy Akmar Pasajı’nda dükkân açarak sahaflığa başlamış olduk.

3. „Arkeologluk ve sahaflık birbirine benzer meslekler.“ şeklinde bir yorumunuz var. Sahaflık ile arkeoloji arasındaki bu benzerlikten hareketle, bugüne kadar elinizden geçen en heyecan verici ya da en önemli eser hangisiydi?

— Yıllar önce dile getirdiğim bir benzetmeydi bu. Hakikaten de yaptığımız iş arkeoloji ile çok benzerlik gösteriyor. Toplumda birtakım eski kitap, evrak vb. malzemeler birikiyor. Özellikle köklü ailelerde dededen, büyük dededen, yüzyıllar öncesinden devreden belgeler ve kitaplar tarihsel bir birikim oluşturuyor. Sahaflar olarak bizler bunları titizlikle inceleyip içerisinden mühim vesikaları ortaya çıkarıyoruz. Bu sebeple sahafları „kâğıt arkeologu“ olarak tanımlayabiliriz.

Nitekim yıllar içinde elimden çok kıymetli evraklar geçti; kimini aldım sattım, kimini de satmaya kıyamayıp kendime sakladım. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Alatini Köşkü’nden Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı iki sayfalık mektup elime ulaştığında hissettiğim heyecan tarifsizdi. Yine Abdülhamid’in hanımlarının Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı mektuplar, Enver Paşa’nın mektupları gibi fevkalade müstesna parçalarla buluştu yolum. Bunları Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığına devrettim.

4. Meslek hayatınız boyunca iz bırakan, „Keşke hikâyesini tam olarak öğrenebilseydim.“ dediğiniz bir kitap ya da belge oldu mu?

— Elime geçen her malzemenin önce hikâyesini öğrenirim; ne olduğunu tam anlamadan, ruhunu kavramadan satmam. Bu benim temel ilkemdir. Ama bu bilince ulaşmamın arkasında, mesleğin ilk yıllarından kalma derin bir ukde yatar.

İzmir’de bir sahafta Ahlâk-ı Alâî’nin bir nüshasına rastlamıştım. Üzerindeki tarih, literatürde „yazılış tarihi“ olarak geçen zamandan tam 20 yıl öncesini işaret ediyordu. Üstelik Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya takdim edilmiş özel bir nüshaydı bu.

O dönem meslekte ilk yıllarım… Hem tecrübesizlik hem fiyattaki yükseklik sebebiyle almadım/alamadım. O nüshayı alıp incelemek, bu işteki sırra vakıf olmak isterdim.

5. Bir sahafın en büyük yeteneği bilgi midir, sezgi mi? Nadir bir eserin veya belgenin değerini belirlerken piyasasından ziyade hissiyatınız nasıl devreye girer?

— Sezgi çok önemli. Eski bir mektup ya da resmî bir vesika geldiğinde, daha ilk bakışta onun arkasında nasıl bir hikâye veya değer saklı olduğuna dair güçlü bir hissiyat uyanıyor bende. Ancak sadece sezgiyle yol alamazsınız; bu hissin mutlaka tarihsel bilgi, belge okuma yeteneği ve donanımla desteklenmesi gerekir.

Zaman içerisinde bazı kriterler oluştu bende. Örneğin savaşla ilgili bir asker malzemesi gördünüz; hangi dönemde, hangi cephede görev yapıldığını bildiğinizde o objenin potansiyelini az çok kestirebiliyorsunuz. Ya da bir vefatın ardından önünüze gelen bir terekeyi düşünün… Bırakılan evraktan ve eşyadan o insanın bir müftü mü, subay mı, şair mi, yoksa bir politikacı mı olduğunu; hangi tarih aralığında ne kıymette eserler toplamış olabileceğini okuyabiliyorsunuz. Tabii bu zamanla, tecrüyle oturan bir bakış açısı.

Bu yüzden birisi bana gelip „Elimizde kitaplar var, satmak istiyoruz.“ dediğinde, doğrudan kitaplara bakmadan önce „Bu kişinin mesleği neydi?“ diye sorarım. Ailenin şeceresini ve geçmişini öğrendiğiniz an, o evden veya kütüphaneden nelerin çıkabileceğini az çok öngörürsünüz. Bazen ufak tefek yanılmalar, sürprizler elbette oluyor ama genel olarak daha ilk anda doğru teşhisi koyabiliyorsunuz.

6. Eskimez yazı (Osmanlıca) ile okur-yazar olmak bir sahaf olarak dünyanıza ve mesleğinize neler kattı; size nasıl ufuklar açtı?

— Bir sahaf olarak geldiğim yeri ve meslekte katettiğim tüm mesafeyi Osmanlıca bilmeme borçluyum diyebilirim. Harf İnkılabı’nın ardından yazı sisteminin değişmesi, insanımızla eski yazılı metinler arasına derin bir mesafe koydu. Bugün pek çok kişi dedesinden, babasından kalan bir mektubu, kitabı ya da evrakı ne yazık ki okuyamıyor.

Hiç unutamadığım bir hatıram var: Bir gün kitaplarına bakmam için bir eve davet edilmiştim. Ortadaki evraklar arasında 1930’lu yıllardan kalma Osmanlıca mektuplar dikkatimi çekti. Şöyle bir inceleyip kimden kime yazıldığını söyleyince ev sahibi kadın büyük bir şaşkınlıkla, „Aaa, babam anneme yazmış!“ dedi. Mektuplardan birini ona okuduğumda gözlerindeki şaşkınlığı unutamam: „Babam askerdi; son derece sert, disiplinli bir adamdı. Anneme böyle romantik mektuplar yazabileceği hiç aklıma gelmezdi…“

Eskisi kadar sık olmasa da bugün hâlâ bu tür belgeler, günlükler, hatıratlar ve mektuplar karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu metinleri çözebilen sahaf arkadaşlarımızın sayısı oldukça az. Oysa elinize eski bir belge aldığınızda sadece yazıyı okumak yetmez; onun kim tarafından, hangi dönemde yazıldığını, muhtevasının tarihî bir kıymet taşıp taşımadığını ve kimin işine yarayacağını teşhis edebilmelisiniz. Yani Osmanlıca bilgisini güçlü bir genel kültür ve donanımla desteklemek şart. Ben elime geçen malzemeyi doğru analiz edip nerede, nasıl değerlendireceğime bu sayede karar verdim. Bir kısmını kendi çalışmalarımda değerlendirirken, bir kısmını da değerlendirebilecek kıymetli ellere teslim ettim. Böylece hem kendim için hem de mesleğim adına kıymetli bir hafızanın korunmasına vesile oldum.

7. Yayın dünyasına kazandırdığınız eserlere baktığımızda geniş bir arşiv görüyoruz: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar, Bir Teğmenin Doğu Cephesi Günlüğü, 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü, Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi Kûtülamâre, Çanakkale Cephe Gerisinde Savaş ve İstanbul’da Savaş Günleri bunlardan bazıları… Bunların dışında yayımlanmış veya okurla buluşmayı bekleyen başka eserleriniz var mıdır?

— Listede yer alan eserlerin yanı sıra Mehmet Ali Fetgeri Bey’in Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan İstanbul’dan Basra’ya Harp ve Seyahat Günlüğü adlı hatıratı da var. Elime ulaşan arşiv malzemesi vesilesiyle yayına hazırladığım eserlerin büyük kısmı savaş yıllarına ait. Örneğin Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar da tam olarak o dönemin ruhunu taşıyor.

Bu belgeleri incelerken vardığım en belirgin sonuç şu oldu: Osmanlı’nın son dönemleri ile yeni cumhuriyetin kuruluş sancılarının yaşandığı o yıllarda, insanlar fevkalade tarihî bir eşikten geçtiklerinin bilincindeydiler. Bu hisle, tanık oldukları olayları günlükler ve mektuplar aracılığıyla titizlikle kaydetmişler. Bugün o satırların arasından çok kıymetli tarihsel detaylar çıkarabiliyoruz.

Şu sıralar yine benzer bir hatırat üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum; Filistin cephesinde, Gazze ve Kudüs civarında İngilizlere karşı savaşmış bir yedek subayın (ihtiyat zabıt vekilinin) anılarını kitaplaştırma sürecindeyim. Elimde belgelenmeyi bekleyen daha pek çok hatırat var, fırsat buldukça hepsini okurla buluşturmayı hedefliyorum.

8. Tüm bu nitelikli külliyatı ortaya çıkaran o derin birikimin yanında, bir de mesleğin bugün dönüştüğü biçim var. Artık internetten eski kitap toplayıp satan herkes kendine sahaf diyor. Sizce „eski usul sahaf“ olmak ile günümüzdeki kitap tüccarlığı arasındaki asıl ayrım nedir?

— Piyasada çok sayıda sahaf var ama hepsini bir tutamayız. Zira her sahafın meşrebi de mesleğini icra ediş biçimi de zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer özel bir merakınız ve bir gayretiniz yoksa sahaflık, ikinci el kitap alıp satan bir esnaflıktan öteye geçmez. Ancak o merak bir tutkuya dönüşürse sahaflığın şekli de mahiyeti de değişir.

Sahaflığı zamanın şartları belirliyor. 1950’lerden önce farklı bir sahaflık anlayışı vardı; Osmanlı’nın değişik dönemlerinde de yine farklı sahaflık biçimleri söz konusuydu. İlk ortaya çıkışından itibaren sahaflık, değişen şartlarla birlikte dönüşüm gösterdi. Matbaanın icadı, matbu kitap dönemi, yayıncı ve sahaf ilişkisi gibi etkenler bu değişimi yönlendirdi.

Fakat „eski usul sahaflık“ denince 1950’ler ile 1990’lar arasındaki dönemi kastedebiliriz. Bu dönemin sahaflığı, ağırlıklı olarak Osmanlı bakiyesi eserlerin el değiştirmesiyle şekillendi. Çuvallarla ve kamyonlarla gelen eski harfli kitapların piyasada dolaşıma girdiği bir dönemdi bu. Gelen bu eserlerin bir kısmı iç piyasada değerlendirilirken bir kısmı da yabancılar tarafından alınıp satılıyordu.

90’lardan sonra bu kaynaklar doğal olarak azaldı. Dolayısıyla sahaflık da kendine yeni mecralar aradı. Osmanlıca bir esere bugün ne yazık ki sadece bir merak objesi olarak bakılıyor; alıp okumak ya da Osmanlıca öğrenmek isteyenlerin sayısı yok denecek kadar az. Kıymetli yazmalar, mühim evraklar, efemeralar artık dükkân vitrinlerinde müşterisini beklemiyor; daha çok antikacılar, müzayedeler ya da el altından doğrudan meraklısına yapılan servislerle el değiştiriyor. Geniş kitlelere hitap eden sahaflık ise yerini ikinci el kitap satıcılığına bıraktı. Bu değişim sahaflığın niteliğini farklılaştırsa da yeni kitapları okurla uygun fiyatla buluşturması bakımından hâlâ kültür hayatımızın önemli bir parçasıdır.

9. Eskiden sahaflar sadece kitap satılan yerler değil; yazarların, şairlerin, entelektüellerin buluşup fikrî sohbetler ettiği mekânlardı. Bahtiyar Sahaf’ın bugün hâlâ bu ruhu muhafaza ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında bu kültürü nasıl koruyabildiniz?

— Açıkçası bulunduğumuz mekân, konumu ve alıp sattığımız eserlerin niteliği bu ortamın kendiliğinden oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü sahaf dükkânları sadece bir alışveriş mekânı değil; bir nevi mektebin yan kolu gibidir. Buraya gelen öğrenciler bir şey satın almasalar bile raflardaki eserleri inceleyerek bir fikir sahibi olabiliyor, burada vakit geçiren insanlarla sohbet ederek çok kıymetli bilgiler edinebiliyorlar.

Bize zaman zaman piyasada kolay kolay bulunmayan nadir eserler gelir. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ya da hocalar almayacak olsalar bile sırf o eseri görmek için uğrarlar. Çünkü esere temas etmek, onu görmek bile öğrenmenin önemli bir parçasıdır. İşi kültür üretmek ve bunu çoğaltmak olan insanlar dükkânda karşılaşınca kendiliğinden çok güzel bir sohbet ortamı doğuyor. Dışarıdan gelen herkes de bu sohbetin bir parçası olabiliyor. Okur burada sevdiği yazarla karşılaşabiliyor; yazarlar, araştırmacılar ve farklı alanlardan koleksiyonerler birbirleriyle tanışıp bilgi alışverişinde bulunuyor. Özetle burası sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil; sohbetin, muhabbetin ve kültürün paylaşıldığı canlı bir mekân.

10. Dışarıdaki dünyada hüküm süren gürültü ve hızdan sonra dükkânınıza adım atmak insanın ruhuna huzur veriyor. Siz modern dedikleri bu çağda kalbinizin nahifliğini ve sakinliğinizi neye borçlusunuz?

— Bu durum benden kaynaklanmıyor; kitaplarımdan ve alıp sattığım şeylerden kaynaklanıyor.

11. Bugün sahaflık mesleğini merak eden gençlere vereceğiniz en samimi tavsiye ve en büyük uyarı ne olurdu?

— Geçmişi, kitabı, eski yazılı kaynakları gerçekten sevenler yapsın bu işi. „Sevmeden de olsa bir işim olsun.“ düşüncesiyle kimse girmesin. Merakla, sevgiyle, aşkla yapılabilecek bir meslek bu. Zengin olmak isteyen hiç niyetlenmesin bile; nitekim tarihte sahaflık yaparak zengin olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Bu iş insanı aç bırakmaz, geçindirir; ama her şeyden önce büyük bir sevgi işidir. Aşkla yapmak isteyen buyursun gelsin; hem çok başarılı olur hem de işinden keyif alır, mutlu olur. Ama sadece kazancı düşünerek giren insan mutsuz olur; çünkü çok kazandıran bir meslek değildir. Hele ki kitaba olan ilginin günden güne düştüğü şu zamanda, işleri çok daha zor olacaktır.

Heyecanımı sezip daha ilk anda „Bir kahve içelim,“ diyerek yüreğimi ferahlatan Bahtiyar Sahaf ile geçirdiğim vakit, sadece bir röportaj değil; ruhunda kitap kokusu taşıyan bir dost ile hemhâl olmak gibiydi.

Boş vakitlerinde İstanbul’un renklerini ve kedilerini fotoğraflayan Bahtiyar Bey ile sohbetimizde, kendisi gibi Kadıköy’de sahaf olan eşi Hayrunnisa Hanım’ın zarafetle kulaklarını çınlattık. Sohbetin en tatlı tanığı ise bir poşetin içinde mışıl mışıl uyuyan kedisi Lütfü oldu. Bu muazzam atmosfere veda etmek hiç kolay olmadı. Üsküdar’ın Mimar Sinan imzalı o zamansız gölgesinden ayrılıp yeniden şehrin uğultusuna adım atarken arkamda kırk yıllık bir emeğin aşka dönüştüğü muazzam bir vakit bıraktım.

Bahtiyar Sahaf’ın kapısından çıkarken Rilke’nin o sözü zihnimde bir kez daha yankılandı: „Kitaplar geçmişin sesini saklar,“ evet; ama o sesleri duymak için kitaba değil, ruhunda kitap kokusu taşıyan insanlara ihtiyaç vardır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Trendler