Köşe Yazıları
Zehir gibi bir “Z” nesli!
Onlar son haftalarda ülkemizin kahramanları oldular. İnançları ve azimleri ile kendilerini ifade etmekten, seslerini duyurmaktan korkmadılar. Sokaklara dökülerek birlik olup meramlarını dile getirdiler.
Onları merakla, en çok da umutla izledik, izliyoruz. İsimlerinin “Z kuşağı” olduğu zihinlerimize kazındı.
İtiraf edelim, bazılarımızın (belki de pek çoğumuzun) bu gençler ile ilgili oradan buradan duyduğumuz bilgilere, veya anne baba evlerindeki çocuksu nazlı davranışlarının gözlemine dayanan soyut bir algımız- belki de önyargımız vardı.
“Ah bu yeni nesil! Ellerindeki telefonlardan kafalarını kaldırmazlar, sorumluluk almayı sevmezler, sıkıntıya gelemez hemen yakınırlar, dirençli değildirler” vs vs…….
Oysa şu son birkaç haftadaki duruşları hafızalarda yeni bir “Z kuşağı algısı” yarattı, önyargılar kırıldı. Adeta bambaşka bir yeni nesil kimliği oluştu.
Bu hayatta ne çok önyargımız var değil mi? Gördüğümüzü, bildiğimizi sandığımız hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini aklımıza getirmeyebiliyoruz. Belki de “biraz miskin” bulduğumuz bu gençlerin müthiş bir örgütlenme yeteneği ile taşkınlık çıkarmadan koordine olabildiklerini, kendilerini cesurca ifade ettiklerini, bunu yaparken de sağduyu ve birbirlerine saygıyı elden bırakmadıklarını gördük. Grup halinde metroda giderken bağırarak attıkları sloganlardan korkan bir küçük çocuğu eğlendirmek icin hep birlikte “Kırmızı Balık” şarkısını söyleyebilecek kadar da empati yeteneği yüksek bir gençlik izledik.
İçimizde geleceğe dair UMUT filizlendi.
Peki kim bu Z nesli denilen gençler?
“Z” harfi ile anılmalarının sebebi nesillerin isimlendirilmesinde alfabetik sıralamanın kullanılması ve onların da Y kuşağının arkasından gelen nesil olmaları. Alfabenin son harfine ek olarak aynı zamanda IGen, Post Gen, Digital Natives gibi isimleri de var. Doğum aralığına ilişkin çeşitli tartışmalar ve farklı veriler olsa da ortalama olarak 1997 ve 2012 yılları arasında doğduklarını söyleyebiliriz.
Dünyaya geldikleri andan itibaren internetle iç içe olmuş, internetsiz hayatı hiç tanımamış bir nesilden söz ediyoruz. “Digital Natives” ünvanı da buradan geliyor.
Bilgisayar dünyasının gelişimini adım adım yaşayan anne babaları “X”ler, veya cep telefonları, WiFi gibi teknolojik yenilikleri büyürken yaşayan kendilerinden önceki “Y”lerden farklı olarak, tüm dijital gelişmelere doğumdan beri tanık olan bir kuşak Z’ler. Ceplerindeki telefonları onların en değerli ganimetleri. Alışverişten oyuna, flörtten iş başvurularına kadar her işlerini cep telefonlarıyla halletmeye alışkınlar.
Z kuşağı ve dünya
“Z” çocuklarının gözlerini açtıkları dünya sadece dijital yeniliklere ev sahipliği yapan bir yer değil elbette. Savaşlar, ekonomik krizler, terör olayları ve iklim sorunlarının olduğu bir dünyayı tanıdılar onlar. Farklı kuşaklardan olanlarımız belki çok farketmese de, daha gencecik yaşlarında şahit oldukları COVID-19 pandemisi, yüksek işsizlik oranları, siyasi kargaşalar ve yapay zekanın iş dünyasını tamamen değiştirme potansiyeli gibi şartlar, bu gençleri kaygılı ve belki de yalnız bir nesil haline getirdi.
Evet kaygılılar ama diğer taraftan, ellerindeki araçları ve hızlı ulaşabildikleri bilgiyi nasıl etkili kullanacaklarını da biliyorlar. Dolayısıyla sorunların hızlıca farkına varıp çözüm üretmeye yönelebiliyorlar. X ve Y’lere zor gelip gözlerinde büyüyen bir konuyu bir Z gencinin zorlanmadan anında çözmesi pek de şaşırtıcı değil!
Güven veren bir nesil
Y kuşağını gücendirmek istemem ama kuşaklarla ilgili araştırmalara bakınca Z nesli Y kuşağına göre daha girişimci, güvenilir, hoşgörülü, para ile motivasyona karşı daha düşük beklentili, dürüstlüğe önem veren ve gelecek konusunda Y kuşağından çok daha iyimser bir tutuma sahip şeklinde tanımlanıyor. Çevre sorunları ile de genel olarak yakından ilgililer. Farkındalıkları yüksek. Doğaya ve doğal kaynaklara karşı sorumluluklarının farkındalar.
İşin ilginç yanı, beklenenin aksine Z kuşağı hemen kendilerinden önce gelen Y kuşağına değil de anne babaları kabul edilebilecek X kuşağına daha çok benzetiliyorlar. Aslında bunun altında basit bir sebep yatıyor; kuşaksal özelliklerin döngüsel olması ve nesillerin ebeveynlerinin davranışsal özellikleriyle şekillenmesi. Dolayısıyla Z nesli de kuşkulu ve bireysellik odağı olan X kuşağı ebeveynlerine, yaşlarının yakın olduğu Y kuşağından daha fazla benziyorlar.
Diğer taraftan anne babalarından çok daha sabırsız gençler bu Z’ler. Yokluk, zorluk, tahammül, sabır gibi kavramlara yabancılar. Kaynaklara hızlı ulaşabilmenin getirdiği bir özellik olsa gerek. Herşeyin hızlandığı bu dijital çağda beklemeye tahammülleri yok. Tüm kaynaklara ulaşabilmek onlara hem avantaj hem de dezavantaj olarak dönebiliyor. Örneğin kendilerinden önceki kuşakların biraz da kuşkuyla yaklaştığı, kullansalar bile açıkça itiraf edemedikleri flört uygulamaları Z’lerin hayatlarının olağan bir parçası. Teknoloji, mesafelerden bağımsız olarak karşı cinsle tanışma olasılığını o kadar artırıyor ki, bu aynı zamanda fazla sayıda reddedilme olasılığı olarak da dönebiliyor! Büyük umutlar ve belki de ardından gelen büyük hüsranlar. Benzer durum profesyonel hayat ve iş başvuruları için de geçerli. İş ilanlarına ve eleman arayan şirketlere ulaşabilmek eskisinden çok daha kolay görünse de, dijital platformlar üzerinden başvuru yapan gençler, yüksek sayıdaki adayın içinde sıradanlaşıp çoğu zaman bir yanıt bile alamıyor.
Dünyadaki finansal krizlere rağmen iyimser tutumları sayesinde Z kuşağı bugünün ekonomisinde girişimcilik arzuları yüksek. XYZ University araştırmasına göre, bu kuşağın yüzde 58’si gelecekte kendi işinin sahibi olmak istiyor.
Onlar ülkemizin geleceği
Türkiye’mizin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik kaosun Z kuşağını çok zorladığı bir gerçek. Öngörülebilirlik, güvenilirlik ve özgürlük arayışıyla yurtdışına gitmek isteyen çok fazla genç var. Diğer taraftan siyasi sistemimizdeki kaos, onlara dahil olmak ve fark yaratmak konusunda fırsat da verdi. Toplum sorunlarından uzak kalmamak, çözümün parçası olmak ve yarınları yaratabilmek istiyorlar. Cüretliler. Tutkulular. Tam da bunlara ihtiyacımızın olduğu şu günlerde ülkemizin geleceği adına insana nasıl da güven veriyor bu his…
Bu zehir gibi gençlere Türkiye’mizin, hepimizin ihtiyacı var!
Köşe Yazıları
Bazı Vedalar Gül Kokar
Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.
Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.
Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.
Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.
İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.
Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.
Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Köşe Yazıları
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
Cemil Baysal
Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok
“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar
Cemil Baysal
Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.
O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.
Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?
“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.
Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.
Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?
Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.
Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.
Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.
Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.
Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.
İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.
Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Köşe Yazıları
NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?
Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.
Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.
Bu alışkanlık nereden geliyor?
Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.
Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.
Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.
Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.
Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.
Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?
Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.
Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?
Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?
İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?
İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.
Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.
İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.
O hâlde doğru tanımlama nedir?
Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.
Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.
Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.
Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:
“Parası çoktur.”
“Türkiye’yi bilmez.”
“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”
“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”
Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.
Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.
Peki bu insan tam olarak nereye ait?
Asıl sorun da burada başlıyor.
Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.
Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.
Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.
Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.
Bizler Almancı değiliz.
Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.
Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.
Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.
Biz tek tip değiliz.
Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.
Doğru ifade mi?
En sade şekliyle:
Yurt dışında yaşayan Türkler…
Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:
İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…
Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.
Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Sema
27 April 2025 at 05:07
Çok güzel bir yazı, aktüel ve gerçekçi. Teşekkürler
Meltem Soğuk Stropoli
27 April 2025 at 07:03
Çok teşekkürler, beğendiğinize sevindim.