Köşe Yazıları
Geçen Zamanın Anatomisi
Son zamanlarda sık sık aklıma düşen bir konu “zaman” . Ya ben farketmeden kendisiyle olan ilişkimiz değişti ya da nasıl olduysa zaman, birdenbire yaşamımızda var olma hızını artırma kararı aldı!

Zihnimde beliren “kontrolden çıkmışcasına koşan zaman” algısı kendini daha sık hatırlatmaya başladığından beri, bir yerlerde yanlış yapıp yapmadığımı düşünüyorum. Mesela günlere çok mu fazla şey sığdırmaya çalışıyorum? Hayatımı yavaşlatma konusunda hatırı sayılır bir yol katettiğimi düşünsem de frene biraz daha güçlü mü basmam gerekiyor? Diğer taraftan, görünen o ki benzer hislere sahip olan bir tek ben değilim. Kiminle konuşsam benzer serzeniş; “haftaların, ayların hızına yetişemiyorum!” Söz konusu kalan sürenin azalması olunca “adaam sen de” diyemiyor elbette insan. Bir sona yaklaşma hissi kaçınılmaz ve hızlı geçen zaman pek de dört gözle beklenmeyen yaşlılığı müjdeleyip duruyor!
Hız ve zaman üzerine yazılıp çizilene biraz göz atınca, odaklanma, fiziksel durum, ruh halimiz, yaşla birlikte azalan bilgiyi işleme hızı gibi farklı etmenlerin zaman algımızı değiştirdiğini gösteren araştırmalar insanın önüne yığılıyor. Ancak kanımca, tüm bu iyi niyetli bilgilerin ötesinde “zaman”la uzlaşmak adına tek bir önemli nokta var; onunla nasıl bir kişisel ilişki kurduğumuz.
Kimilerinin savunduğu gibi bu hayattaki amacımız geçen zamana yenilmemek mi olmalı? Peki ama bu, hayat boyu sürecek yorucu bir mücadele anlamına gelmez mi? Ya da biz zamanı unutursak o da bizim yakamızı bırakır ve herşey öylece istediğimiz anda donar mı?

Akreple yelkovanın gıpta edilesi bir görev sorumluluğu içinde birbirleriyle yarışırcasına gerçekleştirdikleri performanslarının değişmeyeceği aşikar. Bu hırslı ikiliyle bir olup onların peşinden koşmak yerine, geçen zamana kendimize özgü, anlamlı ve farkındalıklı bir bakış açısı getirebilmeye odaklanmalı.
Julian Barnes’in bellek ve hatırlamayı irdelediği “Bir Son Duygusu” romanında üç yakın arkadaş bir anlaşma yaparak kol saatlerini, yüzü bileklerinin içine dönük olacak şekilde takarlar. Böylece zaman, onlar için farklı bir kimliğe bürünerek sadece üçüne ait özel bir ilişkinin bir parçası olur. Bu, üç yakın arkadaşın zamanı kişisel, hatta gizli bir şey gibi duyumsamalarını sağlar. Romanın ana karakteri Tony şöyle der “Ben şu kadarını biliyorum: bir nesnel zaman, aynı zamanda da öznel zaman olduğunu. Bileğinin iç tarafına, nabzın bulunduğu yere bitişik taktığın saatin zamanı. Gerçek zaman olan bu kişisel zaman, bellekle ilişkisi içinde ölçülür.”
Fransız düşünür Henri Bergson, gerçek zamanın ölçülebilen, saat kadranının çevresine indirgenen zaman ile aynı şey olmadığını söyler. Ona göre mekanik zaman anlayışından farklı olarak, gerçek zaman bölünemeyen, iç deneyimlerimiz ve bilincimizde devamlı akıp giden bir süreklilik halidir. Bir diğer deyişle gerçek zaman yaşanan zamandır, bilinç halleridir, “süre”dir.
„Zamanın peşinden giden yazar“ olarak anılan Ahmet Hamdi Tanpınar da unutulmaz eserlerinde Bergson’un felsefesine benzer bir zaman algısı yansıtır. Tanpınar, geçmiş-şimdi-gelecek gibi ayrımlara pek takılmaz çünkü geçmişi ve şimdiyi birbirine bağlayan zaman ona göre bölünemez bir bütündür. “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizelerine de yansır bu düşünce. Ona göre geçmişe özlem duymamalıyız çünkü zaten zamanın sürekliliğiyle geçmiş de yanıbaşımızdadır. Gelecek için ise de kaygılanmak yersizdir, zaman önümüze çeşitli olaylarla seçenekler sunar.
Kolay olmasa da yaşanan gerçek zamanı farkındalıkla algılamayı başardık diyelim, peki ya geçen zamanın hepimizin üzerinde bıraktığı fiziksel izlerin bize nasıl hissettirdiği? Hemen herkesin telaşla bu izlerden kurtulmaya çalışarak tek tip ve yaşsız görünmeyi hedeflediği günümüzde bu konu pek çok kişi tarafından çoktan önceliklendirilmiş görünüyor! Hani Ayten Alpman’ın o çok sevdiğim şarkısında söylediği gibi her yaşın ayrı bir güzelliği vardı? Şimdi herkes birbirine benziyor ve kim hayatının hangi döneminin güzelliğinde, çok bilinmeyenli bir denklem sorusu sanki. Oysa herbirimizi biricik yapan sadece kişiliğimiz değil aynı zamanda yüzümüze yansayan karakteristik özelliklerimizdir de.
Okul hayatım boyunca devre arkadaşlarımdan bir yaş küçük oldum. Çok zeki bir çocuk olduğum için okula erken başlattılar demek kulağa oldukça havalı gelebilirdi! Ancak benim durumumda çok net bir pratik sebep vardı; çalışan anne-baba çocuğuydum ve öğretmen olan annem evde beni bırakacak kimse bulamadığı için yaşım dolmadan kendi sınıfına başlatmıştı.
Okul yıllarında bu sınıfın küçüğü olma duygusu peşimi bırakmadı. O kocaman bir yıllık yaş farkının üstüne bir de ufak tefek bir çocuk olmak, bir an önce büyüme isteğinin yıllarca okul sıralarında bana eşlik etmesine neden oldu. Orta yaşa çoktan adım atmış olduğumuz bu yıllarda ise bu konu, devre arkadaşlarıma böbürlenerek yaptığım bir espriye dönüşmüş durumda; “Ben hala sizden bir yıl gencim!” Bir devreye ait olmak, bize kendimizi sadece birbirine her koşulda destek olan dayanışma içindeki bir grubun parçası hissettirmekle kalmaz (çok şanslıyım ki ben bu duyguyu lise arkadaşlarımla doyasıya yaşıyorum), aynı zamanda bir “ayna” görevi de görür. Zaman geçtikçe gözleri az gören, saçlarına aklar düşmeye başlayan sadece biz değil, aynı zamanda çocukluklarını bildiğimiz devre arkadaşlarımızdır. Sessizce kendimizi gruptaki diğerleri ile kıyaslar, onları referans alırız. Orada hala iyi giden şeyler -biraz bencilce sebeple de olsa-bize de moral verir. “Devre, kimliğin kalıcı bir parçasıdır” der Marc Auge “Yaşsız Zaman”da. İnsanın devresi her sene değişmediğinden zamandan bağımsız olarak tek bir referans noktası vardır; “Hangi dönemdensiniz?” Ne rahatlatıcı bir cümle!
Yaş, ilerledikçe daha az telaffuz edilesi bir hal de alır. Bununla da kalmayıp kadınlara en sorulmaması gereken sorunun öznesi konumuna yerleşir! Geçen sene yayımlanan ilk kitabımın kapağına “Ve 50 yaş” yazıp yazmama ikilemi sırasında başta genç yeğenim olmak üzere pek çok kişiden eleştiri aldım; “Ne gerek var ki bu yaş konusunu bağırmaya?” Kitapla ilgili olarak katıldığım bir canlı radyo programında da genç sunucu “Yaşla ilgili sorununuz yok diye anlıyorum, doğru mu?” diye sormuştu. Olmalı mı ki? “Rakamı değil, bu hayatta geçirdiğim sürenin bana ne kattığını ve ne hissettirdiğini önemsiyorum” cevabı çok mu ütopik, ya da fazla mı iyimser gelmişti ki dinleyenlerin kulağına? Kitabın, kapağında yaşımı bağırarak basılmasına karar vermemin ardından okuduğum Simone de Beauvoir’un (gençlik yıllarımdan bana ilham olmuş isimlerden biridir) şu cümlesi ise hislerime tercüman oldu adeta: “Zamanı incelemek her şeyden önce kendini araştırmanın bir aracıdır. Yaşını belirtmenin tek amacı kendini araştırmak için bir işaret noktası belirlemektir.”

Geçen yıllarla birlikte insan ömrü uzadıkça sanki bizim telaşımız da artıyor. Hızlandırılmış yaşayarak yaşamı olduğundan daha kısa algılıyoruz. Bilimde gerçekleşen gelişmelerle birlikte son zamanlarda çok konuşulmaya başlanan bir konu olan “longevity” (dilimize çoktan İngilizce olarak yerleşmiş olan bu terim için bulabildiğim en açıklayıcı tanım “sağlıklı yaş alarak yaşanan uzun ömür” oldu), “zaman nasıl yavaşlatılır” sorusuna cevap ararken, yaşamın sağlıklı evresinin uzayacağı haberini göz kırpıyor bize. Hatta bilimsel öngörülere göre yaşlanma eşiğini atlayacağımız döneme o kadar yaklaştık ki, çok değil 6 yıl sonra 2030’un bu konuda bir dönüm noktası olacağının müjdesi paylaşılıyor. Güzel haber!
Madem bu dünyada sağlıklı geçirecek biraz daha fazla vaktimiz olacak, o zaman telaşa kapılmayıp, rakamlara da takılmadan, zamanı serbest bırakarak “yaşanan an”ın keyfini çıkarabiliriz. Telaş yapıp hızlandıkça aslında hiçbir konuya da yeterince odaklanamadan yaşıyoruz. Odaklanmadıklarımız ise hafızamızdan silinip gidiyor. Biz keyifli bir an yaşarken belleğimiz de o anları bir gün anılarımız olacak şekilde kaydeder. Bizi biz yapan ve hayatımıza anlam veren de bir yerde bilinçli bir farkındalıkla o anda tecrübe edilip sonradan hatırladığımız işte bu anılardır. Anılarımızı kalıcı kılmayı başardığımızda belki de“zaman”la olan ilişkimizde umutla beklediğimiz uzlaşma da gelecektir.

Köşe Yazıları
İlham Veren Hikayeler – Kubilay Kızıldenizli
Bana ilham veren hikayelerde bugünkü konuğum 28 yıllık arkadaşım Kubilay Kızıldenizli. Kubilay, 7 çocuklu Adanalı bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. İnci gibi el yazısıyla evin harcamalarını tek tek defterine işleyen ve oğluna “erkek adam borcunu asla unutmaz” desturunu ezberletmiş bir baba ile, 14 yaşlarında evlendirilip, 7 çocuğun ardından 30’larında çoktan olgunluk çağına gelmiş bir annenin el bebek, gül bebek oğulları olarak büyümüş.
Kubilay’la yıllar önce aynı ilaç firmasında bir süre birlikte çalıştık. O zamanlar ben henüz çok genç bir Ürün Müdürü iken, Kubilay da çiçeği burnunda bir Satış Müdürü idi. Daha sonra ikimizin de çalıştığı şirketler değişse de, arkadaşlığımız kopmadı ve bugünlere kadar geldi.
Kubilay, ilaç sektöründe farklı şirketlerde ve farklı yöneticilik pozisyonlarında geçen 30 yıllık başarılı bir kariyerin ardından emekli olunca, asıl tutkusuna- Ziraat Mühendisliği’ne dönmüş. Ama ne dönüş! Bir de üstüne Tarım Ekonomisi master’ı yaparak! Bugün, Kızılçiftlik adını verdiği çiftliğinde, iyi tarım uygulamalarına odaklanarak ve çiftçilere danışmanlık yaparak, onu 100 yaşına kadar yaşatacağına inandığı tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyor.
Sevgili Kubilay, üniversite eğitimini Ziraat Mühendisliği olarak yapmışken ilaç sektöründe çalışmaya başladın. Tercihin neden bu yönde oldu?
Bu konuda en sondan başa doğru birkaç şey söyleyeyim. Master yaparken hocam Prof. Şule Turhan bana şu teklifle geldi : “Bizim Tarım Ekonomisi öğrenci topluluğumuz var, onlara kariyer günlerinde konuşma yapar mısın?”. “Olur ama sizi şaşırtabilirim” dedim, “Zaten tersini beklemiyorum” dedi. Rahmetli İlber Ortaylı’nın kitabına atıfla “Bu Hayat Nasıl Yaşanmalı” diye bir başlık attım. Ve konuşmama şöyle başladım: “Benden duyacaklarınız sizleri şaşırtabilir ama benim hatalarımdan öğrenmenizi isterim. Aslında karşınızda başarısız biri duruyor. Çünkü 35 sene önce yapılması gereken bir şeyi şimdi yapıyorum. Burada bir başarısızlığın tespiti var. 1987’de mezun olduğumda bu master’ı yapsaydım size ilham olmayacaktı ama şu anda büyük bir kaybın karşılığı oldu”.
Sonra şöyle devam ettim: “Okulu bitirdim, iş arıyorum. Devlet İşletme’den işe giremiyoruz, her yıl TUS benzeri bir sınavımız vardı ancak Özal döneminde kapatıldı. Daha önceleri Tarım Bakanlığı, sınav açardı ve sınavı geçenler görevlendirilirdi. Biz de gazeteleri açıp bulabildiğimiz her ilana başvurduk. Master yapınca bir alanda genç yaşta uzmanlaşmış oluyorsunuz, örneğin ben tarla bitkileri bölümü öğrencisi olarak pamuk üzerine çalışabilirdim; buğday, mısır, yem bitkileri, yonca, kenevir, keten gibi alanlarda uzmanlaşmış biri olarak bir çok yerde pamuk konusunda tez yazdım diyerek iş bulma şansım vardı. Ama benim gibi düz ziraat mühendisi olan birinin şansı yoktu. Genel ziraat bilgisi ile kim sizi seçerse oraya gidersiniz. Sadece nerede iş varsa oraya koşuyorsunuz. Ben de kim işe aldıysa oraya gittim. 40 yıl sonra master yapan birinden ilham alacağınız bir şey yok aslında , asıl ilhamı siz bugün kendiniz master yapmak, konunuzda uzmanlaşmak için almalısınız. Yoksa hayat sizi nereye götürmek isterse oraya gidersiniz. Bunun da yolu, bir alanda uzmanlaşmak.” Konuşmamın ana konusu buydu. Ama 60 yaşından sonra bunu yapınca da ilham oluyor. Şöyle düşünebilir gençler : “O bu yaşta yapmış , demek ki biz gençken yapabiliriz.”
Kesinlikle, herkesin “Yeter, artık oturayım” dediği zamanda sen sil baştan başlamışsın. Tren kaçmış ama treni tekrar yakalayabilirim demişsin.
Kendi alanımda master yapmadım. Orada öğreneceğim çok şey yok. Çok kaynak toplayıp, bilgiyi sentezleyip kendine bir ürün seçersen (ben üzümü seçtim) o alanda çok hızlı gelişmen mümkün. Eksikleri kendin tamamlıyorsun. 40 sene önce bu yoktu. Kaynak da yoktu. Bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi yapay zeka ile tartışıyorum. “Şu konuda literatür derlemesi yap” diyorum. Eskiden ancak bir hocayı bulup ne okuyalım diye sorardık veya kütüphaneye giderdik. Ama şimdi kaynağa ulaşmak kolay. İki ayrı yapay zeka ile karşılıklı arama yapıp eşleşenleri alıyorum. Konuya vakıfsan yanlışı yakalarsın ama örneğin ben tarih alanında fikrini sormam, sadece kaynak sorarım ve kendim yorumlarım.
Uzmanlaşmak için neden Tarım Ekonomisi’ni seçtin?
Tarım ekonomisini seçtim çünkü ekonomiyi bilmezsen ticaret yapma şansın yok. Tarım ürünü nasıl pazarlanır, pazarlama kanalları nelerdir veya çok yıllık bir bitkide planlama neye göre yapılmalı (çok yıllık bitkiler hemen ürün vermezler, örneğin üzüm için 3 yıl, zeytin için 7-8 yıl, şeftali için 5 yıl beklemek gerek), kaç yılda sana geri döner gibi konuları hesaplayabilmen lazım. Bilim, ekonomi ve finansta bitiyor, bunları öğrendim, daha önce bilmiyordum.
Uzun yıllar çalıştığım şirketlerden ayrılarak yeni bir hayat kurdum. Acele etmedim. Küçük bir yer aldım, yaklaşık 1 dönümlük. İçine de ahşap bir ev yaptım, önce orada birkaç deneme ile başladım. Aşık olduğum sebzelerden biri enginardır benim, tat olarak değil ama. Tat olarak taze fasulye. Ama enginarın kendisi o kadar güzel ki! Bir enginar bahçesine uzaktan baktığında sanki uzaylılar var zannedersin; ET gibi yeşil kafalı yaratıklar gibi görünürler. Enginar ona saygı duymanı sağlar, dizlerinle seni yere çöktürür çünkü enginarın etrafındaki bütün vejetatif sürgünleri sökmen gerekir. Yemyeşildir, hiç beklemediğin anda o kadar hızlı gelişir ki! Şimdi bir ay içinde burada enginar hasatı olacak. Coğrafi işaretli bir enginarımız var- Bursa Hasanağa enginarı. Bugünden sonra 6 hafta sürer. Daha hiç bir enginarda kafa oluşmadı, nüvesi bile yok. Ama birdenbire, bir ay içinde, kocaman bir şeye dönüşüverir.
Enginarın zaten ömrü de kısa, değil mi?
3 hafta içinde topluyorum, bitiyor. Türkiye’deki enginarlar çok yıllık ve kökeni Kaliforniya’dır. Bayrampaşa enginarı diye geçer ama asıl kökeni Kaliforniya’dır. İlk olarak İstanbul’da Bayrampaşa’da yetiştirilmiş, sonra Bursa’ya taşınmış, Hasanağa’da coğrafi işaret almış. İklimine ve toprağına uyum sağlayan başka bir çeşidi, yani bir alt grubu. Gerçekten de buradaki köylüler iyi yetiştiriyor, lifsiz harikulade enginarlar var. Enginarı denedim ben ama portakal, limon gibi meyve ağaçlarına hiç ilgi duymadım. Zeytini ayırıyorum, onu bir başka yere koyuyorum. Mesela güzel, kocaman şeftalilerim olsun diye bir isteğim olmadı hiç -ama güzel şeftalilerim, güzel elmalarım da var burada. Ben böyle daha içli dışlı olacağım şeyleri sevdim.
Meltem, Abbot’ta çalışırken bir dergi çıkarırdık: Anadolu Dergisi. Arkadaşlar benimle röportaj yapmışlardı. Şöyle bir ölüm istiyorum demiştim o röportajda-sene 1999-2000; “Bir akşamüstü, güneş batmamış ama devrilmiş, asma yapraklarının arasından onu görüyorsun. Öylece, üzüm sıralarının arasında ölmeyi isterim” demiştim ta o zamanlar. Üzüme karşı Hitit Uygarlığı’nın da getirdiği bir etkilenme var galiba, onları çok okudum çünkü. Bizim bereket tanrıçamız zeytin falan denir ama üzüm, zeytinle yarışacak kadar uzun ömürlü olmasa da bereketli bir üründür çünkü Anadolu’nun tanrıçası üzümdür. Bereket tanrıçası heykellerini bilirsin değil mi, hani bir sürü göğsü vardır. Onların her biri üzümdür. Hititler’den etkilendiğimi düşünüyorum çünkü Adana’da asma ile pek ilgim yoktu. Evimizde bir asma vardı ama modern tarımı kastediyorum daha çok. Burada önce iki sıra yaptım, olacak mı diye baktım. Üzüm 800 metreye kadar her iklime adapte olur. Ama az, ama çok verir ama yaşar. 3 yılımı aldı bu, sonra geçen yıl dedim ki artık buranın tamamını üzüm yapacağım. Geçtiğimiz 10 gün gittim bu iş için yapılmış profesyonel materyalleri aldım. Üzüm sıralarını bilirsin, sıra sıradır, başlarda demir T direkler vardır, onların arasında da teller gider. O aslında telli terbiye sistemidir. Terbiye ederken ilk iki yıl hiç ellemezsin, kendisi yukarı doğru uzar. Birinci yılın sonunda yeteri kadar çıktıysa, onu tellere yatırır dolar, istediğin şekli verirsin. Amacımız bir; boy hizamızda onunla calışalım, iki; tellere doğru yapraklarını ve dallarını yönlendirelim, ortası açık kalsın, rüzgar girsin ve mantar hastalıkları oluşmasın. Bu arada, mantar hastalıkları bitkiler aleminin en korkunç düşmanlarıdır, mantarlar bitkileri çok severler. 9 gün bu konuda çalıştım, onları kurdum, bununla ilgili küçük de bir video çektim. Hassas tarım yapmak istiyorum, nem sensörleri yerleştirdim kablosuz. Sulamayı yine bu nem sensörlerine bağladım. Toprak nemi yüzde 20’ye düşüyorsa başla, 30’da kes, 20’ye düşünce başla, 30’da yeniden kes şeklindeki sistemi kablosuz olarak kurdum. Bunları araştırıp satın aldım ve kendim kurdum ki, bir problem çıktığı zaman da anında çözebileyim.
Ne güzel deneyimler! Seni sahaya bağlayanlar nelerdir? Orada seni en çok şaşırtan, öğrenmeni sağlayan tecrübelerin neler oldu?
Bak bitkilerden mesela neyi öğreniyorsun; bir bebeğin yetişmesi gibi sabırla, her yıl o sürgünü bekliyorsun. O yıl don olduysa donlardan etkilendi mi, etkilenmedi mi diye takip ediyorsun. Buruşuk bir kumaş gibi çıkıyor ve inanılmaz şekilde büyüyüp yaprağa dönüşüyor. O yaprak belli bir büyüklüğe gelince çiçeklenme başlıyor çünkü çiçeği belirleyecek olan yaprak-yani fotosentez. Ondan önce toprak ısısının belli bir raddeye ulaşması lazım- 10-12 derece gibi-ki kökler uyansın, kök hücresi aktifleşsin. Kök hücresi aktifleşince suyu emmeye başlıyor. Su, iletim demetlerinden yukarı doğru çıkıyor. Yaprak sürgün uyanmaya başlar, ardından bitki, fotosenteze başlar- bu sefer karşılıklı. Bir yandan suyu köklerden alırken, bir yandan da köklere şeker gönderir-bildiğimiz glikoz üretir yani fotosentezde.
Bu süreç bana sabrı öğretiyor, sabırla bekliyorsun çünkü. O sürgüne her gün gidip bakıyorsun. Mesela bu dönem yağmur-sıcak-yağmur-sıcak derken tam mantar hastalıklarının fırlama dönemi. Şu an 10-18 derece arası ve Türkiye mantar cenneti.
Ne kadar sürüyor bu mantar sezonu?
Türlerine göre değişmekle birlikte 30 derecenin üzerine doğru mantarlar durur; bazıları 18’in üzerinde, bazıları 30’un üzerinde durur- ta sonbahara kadar. O yüzden de farklı hastalıklar farklı dönemde karşına çıkar. Ama yine bitkiye dönecek olursak, onların gelişimini izlerken sabretmeyi öğreniyorsun çünkü elinde onları büyütecek başka cihaz yok. Yani “ben yaptım, oldu” demiyorsun. Ve öğreniyorsun; şu mevsimde sürgünler başlar, şu ayda çiçeği olacak, şu ayda meyvesi olacak, şu ayda olgunlaşacak ve bu aylarda da – fenolojik gelişim diyoruz biz ona -şu hastalıklar çıkacak diyorsun. Ama bunu bahçeye gitmeden görme şansın yok. Tecrübeli çiftçilerimiz arazilerini hep gezerler; çok büyükse bir araçla, küçükse yürüyerek. Eli, o yavrusunun hep üzerinde olmalıdır, bu bir sabır ve bu sabrı her yıl yeniden yaşıyorsun.
Bir de bitkiler bana şunu öğretti; “Ben buyum” diyorlar, yani “Malzemem bu, bu malzemeyi fazla karıştırma, fazla şey bekleme ama benim ihtiyaçlarımı da karşıla- işte gübre vs gibi”.
Bir de Meltemciğim, her dönemde farklı şey istiyor, mesela bu dönemde azot ister-yani yeşil aksamın gelişebilmesi için azota ihtiyaç duyar. Çiçeklenmeye doğru giderken fosfor ister daha çok, mesela meyve oluşum döneminde potasyum ver bana der. Meyvenin kalibresini belirleyen potasyum ve bunlara eşlik eden 15-20 tane iz element var. Bu iz elementlerle birlikte gelişim evrelerinde istediğini vermen lazım. Tıpkı hani çocuklar için folik asitin beyin gelişimindeki önemi anlatılır- o dönem verdin verdin- burada da benzer bir durum var. Bitkilerin gelişimi de tıpkı insanlar gibi. Bu sabır, acele etmemeyi öğretiyor çünkü başka aşamalara geçildiğinde, bitkilerin başka ihtiyaçları gündeme geliyor.
Aslında tam da bu yaşlara uygun bir şey değil mi, gençken insan ne kadar sabredebilir onu bilemiyorum. Bu yaşların tecrübesi olması sebebiyle de anlamlı bence senin için.
Evet, evet.
Peki çiftçilerden bahsettin ya, onlarla temas halindesin tabi, bir de gönüllü danışmanlık yapıyorsun. Buradaki motivasyon neydi senin için, nasıl karar verdin? Eksikleri mi gördün, yoksa “benim tatminim budur” mu dedin?
İşe yaradığımı düşünüyorum. En önemlisi o. Hani şu Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde en tepede kendini gerçekleştirmek vardır ya… Bazı şeyleri zaman planına koyuyorum ancak iki şeyi koymuyorum; kim beni ararsa şuraya bir bakalım derse, ben işimi gücümü bırakıp mutlaka gidiyorum. Ama tabi ancak kendi bitkilerimle ilgili bir şey varsa. Ben ilaçlama yapmıyorum. Gübreleme ya da çapalama, budama, bunları saymıyorum. Onun dışında hemen gidiyorum. Oradan da öğreniyorum. Mesela benim alanım tarla bitkileri, ben meyveci değilim ama şu anda meyveyle uğraşıyorum. Bu dönemde kayısıda çil hastalığı diye bir hastalık görülür. Bu hastalığı da geçen hafta öğrendim. Önce yapraklarda siyah bir nokta çıkar, sonra etrafında açık renkli bir hale oluşur (zeytindeki halkalı lekede de benzer bir durum vardır, o da iç içe geçmiş iki halkadır). Şimdi ben gösterdiklerinde bunu gördüm, “Bana izin ver, birkaç saat sonra seninle konuşacağım” dedim ve hocamı aradım, “Bunun şu hastalık olduğunu düşünüyorum, doğru mu ?” dedim, “Doğru” dedi. Gittim bilgiyi verdim. “Ben olsam buna ilaçlama yapmam ama sen ticari iş yapıyorsun, pestisit kullanacaksın başka çaren yok. Bu yıl bu pestisiti kullan, gelecek yıl seninle bunu organik olarak çözeriz, onu konuşalım” dedim. Çünkü bunu engelleyecek, hasarı azaltacak yöntemler var. Hiç bir şeyi de sıfıra indirmek de mümkün değil. Bana bahçe öğretiyor, tarla öğretiyor. Herşeyden önemlisi insanlarla ilişki kuruyorum; sıcacık eli nasırlı abiler, amcalar, ya da kardeşler. Ama atadan gördüklerini uygulama eğilimleri çok yüksek.
Şimdi tam da onu soracaktım- çiftçinin üretim şeklini değiştirmek çok kolay bir şey olmasa gerek, onları ikna etmek için nasıl bir yol izliyorsun?
Bilmediğini öğretebiliyorsun, bildiğini sandığını değiştiremiyorsun. Pragmatik aslında bizim Türk köylümüz, mutlaka görecek. Yani adama sen kendi bahçende onu göstereceksin. Tutuculuğunun aslında iki nedeni var. Bir tanesi “Ben biliyorum” ama daha da önemlisi ürünü riske atmak istememesi. “Ben bu bilgimle her yıl iki ton alıyorum” diyor mesela. Ama yeni bir şey uygulaması aynı zamanda onu kaybetmesi, borca batması demek, ailesini geçindirememesi demek. Birincisi birey olarak bana güvenmeleri lazım, ikincisi de asıl devletin örnek çiftliklerle bu işi çözüyor olması lazım. Ayrıca bu çiftliklere sürekli olarak köylüleri götürüp ağacın, bitkinin başında bunları anlatması, “Bak biz böyle yaptık, şöyle oldu, bu kadar ürün aldık” demesi gerekir. Geçmiş yıllarda zaman zaman Tarım Bakanlığı bunları yapmış, yani örnek çiftçi geliştirilmesi konusunda çalışmış. Gelişmeye açık, biraz mürekkep yalamış insanları eğitmek daha kolay oluyor, o eski geleneksel metotların değiştirilmesini sağlamak ancak bu şekilde mümkün. Bir başka risk-mesela çok üzülürüm bu konuya- köylü, ürünün üzerindeki önergeyi uygulamıyor. 1 tonluk ilaçlama deposuna 300 ml koyacaksın denen önergede o, 600 koyuyor.
Köylü kendi doğrusu neyse onu uyguluyor yani.
Fazla vereyim çözülsün diyor. Ama öyle olmuyor tabi, doğa böyle işlemiyor. O noktada çiftçiyi iyi tarım uygulamaları ile tanıştırmak, sertifikalı tohum kullanmak, bütün yönergelere uymak önemli. Şimdi biz pestisitleri tarımdan tamamen çekersek dünya nüfusunu besleyemeyiz- yani aç kalırız.
Yani şart mı pestisitleri tutmak? Hepimizin eleştirdiği bir konu ya bu.
Şöyle; dozunda ve zamanında uygularsan genelde sorun yok, yan etkiler yüksek dozda ortaya çıkıyor. Şimdi tarım ilaçlarında şu tür araştırmalar var, önemli olan hasattan önce son uygulama süreleri. Kimisi hasattan en son 15 gün önce vermelisin der, kimisi 3 ay der-meyveler öyledir. Sen şimdi hasata 1 hafta kala, üstelik de yüksek doz verirsen bütün sofralara pestisitli meyveyi göndermiş olursun. Bunların yarılanma ömürleri üzerinden gider bu hesaplamalar. 15 gün sonra olması gereken maksimum miktarın altına inecek diye bakılır, hesaplar hep bunun üzerinden gider. İyi tarım uygulamalarından kastettiğimiz de odur.
Bir de yayıcı yapıştırıcılar var. Bu yayıcı yapıştırıcılar, ilaçların bitkinin yaprak ve dallarına iyice yapışmasını sağlayıp, rüzgar veya farklı iklim koşullarında kalım sürelerini uzatıyor. Bunların hep yasaklanması lazım. Birincisi o. İkincisi de pestisit kullanımında gerçekten ticari amaçlarla üretilenleri bir tarafa bırakıp, uygulanması gerektiği anda uygulamayı sağlayacak bir eğitim programına ihtiyacı var Türk çiftçisinin.
Devlet desteği konusunu da sormak isterim. Nasıl bir devlet desteği var? Doğru yerlere dokunabiliyorlar mı, yoksa çok büyük bir boşluk mu var?
Devlet desteği var ama yeterli değil. Birincisi o. Ziraat Odası’na kayıt olacaksın, oradan bir belge alıp, o belgeyi götürüp, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmesi’ne, bağlı bulunduğun ilçe müdürlüklerine ürünlerini kayıt ettireceksin, bundan sonra devlet desteği ufak tefek başlıyor. Ama o kadar az ki bunlar, mesela dönüme 100 TL gübre desteği veriliyor, işte mazot desteği veriyor diyelim. Bugün mesela öyle kötü dönemden geçiyoruz ki şu anda Meltem, körfez kapandı ama dünyadaki gübre üretiminin yüzde 40’lara yakını o bölgeden elde ediliyor. İran bu konuda çok önemli kaynak, körfez ülkeleri de. E şimdi gübre fiyatları artacak, mazot dün 75 TL idi Türkiye’de- dizel yakıt yani, traktörler dizel yakıt kullanır. Bunlar maliyet artışı demek. Ve herşeyden önemlisi de, tamam maliyet artsın, çiftçi bunu kullansın ama çiftçi bunu kendi istediği fiyata satamıyor. Yani şöyle düşün; ürünü sen üretiyorsun, fiyatını sen belirleyemiyorsun.
Türkiye’deki tarımın temel sorunları nelerdir? Sen gelecekten umutlu musun, önümüzdeki yıl için nasıl bir tablo öngörüyorsun?
Türk tarımının günlük değil yapısal sorunları var, bu bir. Yüzde 80’i küçük aile işletmeleri, 5-40 dönüm arasında arazisi olan çiftçiler, 20 baş ineği olan insanlar diye düşün. 20 baş, 30 baş, 40 baş inek zenginlik demektir yani. Arazilerin küçük parçalara ayrılmış oluşu, işlenmesinin ekonomik olmayışı da sorun- mesela 5 dönüm arazi bir aileyi geçindiremez. O zaman köylü topraktan kopuyor, arazi boş kalıyor. İşlenmeyen araziler var. Bu yıl devlet “Bir önlem alacağım, istenmeyen arazileri ben kiraya vereceğim” dedi, başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela köyden böyle bir bilgi hiç gelmedi, “Benim arazimi devlet kiraya verdi” falan demiyor kimse, anlatabiliyor muyum? Bir iyi niyet var ama organizasyonel yapıyı kurma konusu epey sıkıntılı. Sonra hobi bahçeciliği Türkiye’de pandemiden sonra arttı ama bahçecilik konusu eve dönüşmeye başladı. Ayrıca Türkiye bir traktör mezarlığı. Yılda 40 saat çalışıyor traktörler sadece. Çünkü her 20 dönüm arazisi olanın traktörü var. Birinin 20 dönüm arazisi var, traktörü var, öbürünün 15 dönüm arazisi var, yine traktörü var. Halbuki bütün bu alanı tek bir traktörle işleyebilirsin. Bir traktörle 500 dönüm araziyi sürebilirsin kolaylıkla. Ama 500 dönüm arazi, 30 parçada her birinin traktörü var. Burada benim önerim arazi işletme kooperatiflerinin oluşturulması. Bu sosyalist sistemde vardı.
Peki tarımda üretim nasıl artırılabilir ?
Birincisi ekonomik olmalı. Türkiye tarımı ekonomik işlemiyor. Mesela bizim bahçelerimizde mekanizasyon işlemiyor -tarladan bahsetmiyorum tabi, tarlada yüzde yüz mekanizasyon var şu anda. Sürmek için ve hasat için araçlar var ama bahçecilikte mekanizasyon işlemiyor. Mesela İspanya’daki zeytinliklerde daha bodur tipi zeytinler yaptılar, Türkiye’ye de geldi o zeytin çeşitleri. Hasat makinaları, ya da budama makinaları ağacı altına alıp geçerken, budamasını yapıyor. Ama Türkiye’de her bir ağacı tek tek budamak zorundasın. İşçilik maliyeti korkunç. Mesela zeytincilikte en büyük maliyet budama ve toplamadır.
Peki bu makinaların temini bu kadar zor mu?
E bahçelerini buna göre yapman lazım. O tren kaçmış bir kez. Mesela Suudi Arabistan 20 milyon tane zeytin ağacı dikti, böyle yapıyor. Dünyanın en büyük zeytinyağı üretim tesislerinden biri o bölgede kuruldu. 20 milyon ağacı yağa çeviriyorlar.
Türkiye bir çok alanda liderliğini kaybedecek, üretimde İspanya başta geliyor, yanlış hatırlamıyorsam biz 3. veya 4.’yüz. Türkiye’de mesela fındığı kaybediyoruz, dünya lideriyiz biliyorsun ama liderliği kaybediyoruz. Demek istediğim şu; üretimin verimliliğini artırmanın yolu öncelikle ölçekten geçiyor. İkincisi de, ölçekle birlikte tarımsal girdiyi azaltmak gerekiyor. Sadece traktörü sürme olarak düşünme, ilaçlama yapacaksın-aynı tipte ürün desenleri bunlar, işte buğday ekimi. Zaten hepsine aynı ilaçlar verilecek, bir defada ilaçlamış oluyorsun ama tek makinayla. Ve tek bir işçilikle, ayrı ayrı mazot harcamıyorsun, ayrı ayrı makina amortismanına kaynak ayırmıyorsun. Ayrı ayrı işçi görevlendirmek zorunda kalmıyorsun. Dolayısıyla önce ölçek olacak. Ayrıca, devletin su ekonomisini sağlamak için havza başlı üretim planlaması yapması lazım. Su yönetim planları yapılmalı. Mesela şimdi şükür, Konya’da mısır ekimine su desteğini kaldırdılar. Mısır çok su harcar, Konya’da mısır ekiminin yasaklanması lazım. Yeraltı suyu, yerine konabilen bir şey değildir bugünden yarına. Biz hep bin yıllık, on bin yıllık antik suları kullanıyoruz, 300-400 metreden su çekiliyor. Kocaman 20 metre obruklar düşün, adamın evinin yanında obruk var. Su boşaldıkça o alanlarda çökme başlıyor. Adamın evi de çökebilir. Dayanıklı kayalıklı yapılar değil oralar, su boşaldıkça ağırlığı taşıyamıyor, parkerler çöküyor. Su ekonomisi için havza başına üretim, yani bu havzadaki suyun sulayabileceği miktarda üretim gerekiyor. O bölgeye uygun ürünlerin seçilerek uygun bir üretim planlaması yapılmalı. Makro ölçekli şeylerden bahsediyorum şu anda. Mikro düzeyde bakarsan da, çiftçi eğitimi ve pestisit eğitimi mutlaka verilmeli. Yani biz bunu kullanıyoruz, evet (ben kullanmıyorum bu arada, pestisitsiz idare ediyorum ve gayet de güzel gidiyor) ama bu devrimsel bir şey. Benim arazim küçük sonuçta, bunu büyük alanlarda belli bir sıraya koyarak, azalan miktarlara getirerek yapmak lazım.
Ama organik tarımın bir hayal olduğunu söyleyebilirim.
Ne açıdan hayal?
Organik tarımın mevzuatını okuduğun zaman görüyorsun ki ancak Atlas Okyanusu’nun ortasındaki bir adada yapabilirsin bunu. Yani kendi ihtiyacını karşılamak için.
Niye hala bu kadar popüler peki?
Çünkü beyaz yakalılarımız bu ürünlere para vermeyi çok seviyor! Orada bir niş pazar hedefi var. O pazara ürün sağlıyor. Bir organik çiftlik deniyor, içinde herşey var. Bu kadar ürünü yetiştirme şansları yok. Sağdan soldan toplayıp getiriyorlar bunları. Toplananların da organik olup olmadığını bilmiyoruz.
Bir tüketim tuzağı diyebilir miyiz yani organik ürünlere?
Bir yönüyle tüketim tuzağı. Sen bahçende domates yetiştirirken hiçbir şey kullanmayabilirsin, onun beneklerine falan da razısındır. Şimdi diyelim Meltem markete gidiyor, raflara bakıyor. Üzerinde hiç leke olmayan meyve var, bir de üzerinde lekeler olan meyve var. Meltem hangisini satın alır önce ona bakacaksın, sonrasını konuşuruz. İkincisi, organik ürünler pahalı ve belli bir tüketici kitlesine hitap ediyor- yüzde 5 gibi. İstanbul’da beyaz yakalı arkadaşların çoğu online alışverişlerini öyle yapıyor ancak aldıkları ürün tarif edilen ürün değil.
Bunu öğrenmemiz çok iyi oldu.
Organik ürün üretmek mümkün ama dünyanın sorunlarını çözebilecek olan şey organik ürün değil, iyi tarım uygulamaları, yerinde kullanma. Mesela akşam saatlerinde ilaçlama yapın deriz çünkü bal arıları artık yuvalarına çekilirler yani ortada faydalı böcek kalmaz. Yani sadece bitki var ve sen varsın. Rüzgarlı havalarda ilaçlama yapmayın deriz, niye? Hedefin dışına gitmesin, başka yerlere gidip başka yerleri zehirlemesin diye ve yine sadece mecbursanız kullanın deriz.
Mesela basit bir nokta var, mantar hastalıkları çok ciddi hastalıklardır. Bizim bakırlı ilaçlar dediğimiz ilaçlar vardır-organik tarımda da kullanılırlar- belki isim olarak bordo bulamacını duymuşsundur, kireç ve bakır karışımıdır. Bunları hasattan sonra sonbaharda, yaprak dökümünün ardından meyve ağaçlarına uygularsan, yine kışın ortasında bir ilaçlama daha yapıp, yazın da, ilkbaharda da sürgün vermeden yine bu ilaçlamayı yaparsan, mantarlar girip ağacında hastalık yaratamıyor. Yani ağacı bakırlı bir bileşikle kaplıyorsun, bu da koruyucu bir tabaka oluyor.
Sonra bir de zararlı mücadelesi var; böcekler gibi. Kaolin kili denen bir organik bileşik var, bildiğimiz kil. Aynı zamanda seramik sanayinde de kullanılır. İlk kez Çinliler tespit etmişler. Türkiye’de de var kaolin yatakları. Kaolin kiliyle bitkilerini korursan, bitkinin rengi beyazımsı renge dönüyor. Mesela zararlı, yeşil bekliyor ya, diyelim zeytin sineği ya da güvesi zeytine doğru uçuyor ama son anda “yav bu bizim zeytin değil” diyor geçip gidiyor!
Çok hoş, doğal yanıltma.
Tabii. İkincisi, akıllı bir zeytin sineği ya da güve olduğunu düşünelim. Konduğu anda hayvanın sağına, soluna, bacaklarına falan bulaşıyor, yumurta bırakmasını engelliyor. Doğal mücadele ediyorsun.
Bunlar zor işlemler mi peki?
Hayır, ilacı nasıl püskürtüyorsan bunu da öyle püskürtüyorsun.
Peki bu konuda bilinç mi yok, neden yaygınlaşamıyor?
İşte geleneksel tarım, bir de şu yeşil devrimin –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hani yeşil devrim diye çıktı ya azot, fosfor, potasyum gübrelemesi ve pestisit kullanımı- bize hediyesi. Bilinçsiz tek yanlı yapmak söz konusu. Kullanan çiftçi “İlaç attım öldürdüm” diyor mesela. Öbüründe de diyorsun ki “Bu da bunu veriyor sana” ama göremiyor. Anlatıyorsun inanmıyor. Sıkıntı burada.
Bu bile başlı başına bir iş, senin gibi bilinçli ve eğitimli kişilerin diğerlerini yönlendirmesi konusu.
Şimdi ben mesela hafif tomurcuklar belirmeye başladığında kaolin kiliyle ilaçlama yapacağım çiçeklenmeden önce. Çiçeklenme bittikten sonra bir daha kaolin kili vereceğim. Yağmur yağmazsa sorun yok, yağmurda yıkanıyor doğal madde ya. Sezonda 3 kez bu uygulamayı yaparsam zararlı mücadelesinde çok ciddi bir başarı elde ediyorum. İkincisi, bir de tuzaklar var pestisit yerine kullanacağın.
Belki görmüşsündür ağaçlarda bu tuzakları, oraya zararlıları çeker. Bazılarının üstüne üre konuyor veya sanayi tipi üretimler de var. Kokusu onları çekiyor ve cezbediyor, şişenin içine girince de çıkamıyorlar. Evet öldürüyorsun yani o kadar da çevreci olma şansımız yok, çünkü öbür türlü de ölüyorlar. Ama kaolin kili hakkında çok araştırma okudum bununla ilgili, zararlı mücadelesinde bizim iyi tarım uygulamaları içersinde kalan önemli bir mücadele aracı ama yeteri kadar Türkiye’de yaygınlaşmış değil. Bilinçli ciftçi bunu yapıyor. Bir de bu, aynı zamanda meyvenin yanmasını da engelliyor, örneğin narda çatlamalar olur görmüşsündür, onların birinci nedeni aşırı sulama, ikinci nedeni de güneş yanıkları nedeniyle kabuğun kuruması ve çatlamasıdır. Meyvelerdeki çatlamaların önemli bir nedeni yanlış sulama ve güneş yanıklarıdır. Mesela bitkilerin gövdelerini ve dallarını yanıklardan korur, ışığı yansıtır, 5-6 derece civarında bitkinin ısısını düşürür, bu çok önemli bir şey. Yine Temmuz- Ağustos’ta, 35 derece üzerindeki sıcaklarda, fotosentez yavaşlar, yani solunum yavaşlar. Su kaybını engellemek için bitki kendini kıtlığa doğru çeker, burada fotosentezin de aktif olarak devam etmesini sağlamış oluyorsun.
Gerçekten ilham verici bilgiler Kubilay. Peki iyi tarım senin için ne demektir diye sorsam?
İlk soruda iyi tarım benim için toplumun ihtiyaçlarını karşılayan ve sofrasına pestisitsiz ürün gönderen tarımdır. Bu kadar. Ama ihtiyaçları karşılayabilecek tarım biçimi, bu iyi tarım uygulamaları ile olabilecek bir şey. Organik tarımla bunu karşılamak mümkün değil, herkes ölür açlıktan, nüfusun yarısı gider yani 3-5 yıl içinde.
Tarım politikalarını yeniden tasarlayacak olsan önereceğin ilk 3 değişiklik ne olurdu?
Tek bir şey yapardım; yaptırımı olan üretim kooperatifleri kurmak. Yani yaptırım dediğim şu; bölgeler düzeyinde mesela bir havza diyelim veya Bursa bölgesini 3 üretim bölgesine ayırdık diyelim; buralardaki toprağı işlemeyi, hasatı hep birlikte yapacak, girdiyi azaltacak üretim kooperatifleri kurardım. Üretici değil bak- üretim kooperatifleri.
Halihazırda yok mu peki?
Yok. Mesela zeytinciler kooperatifi Marmara Birlik var ama üretici ona ürününü satar, o kadar. Burada o üretimi planlayacak bir merkezi akıl, o bölgelerde aynı çeşit ürünü üretecek çiftçileri birleştiren ve arazileri bir araya toplayan bir yöntem uygulamak isterdim. Üretim kooperatifi-üretici değil. Üretim dediğimiz zaman bütün girdileri hesaplayacak, toplam organik madde miktarına varana kadar göz önünde bulunduracak, hasat ekimini bu kooperatif arazileri ile hep birlikte yapacak, imecenin merkezinde olduğu kooperatifler. Biz Bulgaristan’ın 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’ye göç eden Türkler’le konuşun, orada tarımla ilgili inanılmaz güzel meslek liseleri kurmuşlar ve kooperatifler aracılığıyla tüm arazileri işlemişler. Köylünün traktörü yok, biçerdöveri yok.
Peki sen bu konuya önayak olabilir misin?
Bunun için burada daha çok kök salmak lazım. O biraz uzun bir süreç, devlet eliyle yürütülebilecek bir şey bu. Ya da burada 10 tane kafa dengi büyük arazisi olan işçiyle birleşip bu işi yapabilirsin. Çiftçilere daha henüz “Şu ilacı şu şekilde kulan” dediğimiz zaman bile ulaşamıyoruz. Yani üretim kooperatifi kurmak ve tarımı Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre planlamak diyebilirim. O döneme kadar da bütün çiftçileri koruyacak sözleşmeli üretim yaptırmak çiftçinin çıkarları açısından önemli olurdu.
Seni diğer ziraat mühendislerinden ayıran temel yaklaşımın nedir?
Biz mühendisler bilimin dediğini yapıyoruz. Beni diğerlerinden ayıran diyemem ama ben bilimi rehber alıyorum yaptığım her şeyde. Hocam bile söylese gerçekten doğru mu, saha bilgisini içeriyor mu diye kontrol ediyorum. Merak diyebiliriz belki. Hepsinden değil ama bir bölümünden ayıracak şey bilimsel merak diyebilirim. O yüzden Kızılçiftlik You Tube kanalını kurdum. Orada okumadığım, bilmediğim hiç bir şeyi yapmıyorum ve paylaşmıyorum.
Kanalın da müthiş bu arada, tebrik ederim.
Teşekkürler. Bir çiftçi, bir ziraat kanalı -küçük bir alan diye bakalım ona biz- 4200’leri geçti şu anda. Amacım bu yılın sonunda 10 binlere ulaşmak, ütopik gibi görünüyor ama ben yine de amacıma ulaşmak istiyorum.
Eski bir satışçı olrak hedefleri büyük koyalım diyorsun!
Peki gençlerle ilgili de konuşalım mı biraz, gençlerin tarıma ilgisi düşük deniyor, bu doğru mu? Böyle bir algı varsa bunu değiştirmek mümkün mü?
Doğru, bu algıyı şöyle değiştirebiliriz; tarım aslında en nitelikli insana ihtiyaç duyulan bir alan. Tarım, bir tohumu atıp büyümesini izlemek değil, o tohumla birlikte, onun gelişimi ile birlikte çalışmak demek. Bu da çok derinlikli bir ilgi gerektiriyor. İkincisi, çok büyük bir toplumsal sorumluluk aynı zamanda. Yani içinden çıktığın topluma karşı da bir sorumluluk, onunla birlikte hareket etmek, çünkü onunla birlikte hareket ettiğin zaman nitelikli ürünler elde ediyorsun- bu da çocuğunun ya da yeni nesillerin sofrasına sağlıklı besinlerin gitmesi demek. Yani benim bu konuda söyleyebileceğim budur. Mesela ziraat algısı 20 sene önceki gibi değil. Bütün teknolojiyi uygulayabildiğin bir alan ve bu dijital altyapıyla çalışan adamlar da mühendisler.
Dijitalleşme işe yarıyor ve kullanılıyor o halde tarımda.
Evet, hem hayvancılıkta, hem bitki yetiştiriciliği alanında kullanılıyor ve su tasarrufu başta olmak üzere su ve gübre gibi bir çok konuda tasarruf etmeni sağlıyor, hem de işgücünü düşürüyor. Sana başka şeyler üzerinde düşünme imkanı yaratıyor. Dijital dünya tarlanda senin için çalışırken, o işi yönetirken, sen bir sonraki yılı planlama şansına sahip oluyorsun. Hassas tarım konusunu ayrıca seninle konuşmak isterim Meltem, hassas tarım dünyanın geleceği ve yine iyi tarım uygulamalari içinde. Bunu uygularsan daha az pestisit kullanırsın. İnsektisit dediğimiz böcek ilaçlarını daha az kullanırsın, daha az gübreyi bitkinin zaman diliminde ulaştırmış olursun. Hassas tarım bunları yapıyor. Bak benim arazimde hiç kablo yok ama her şey birbiri ile konuşuyor. Benimki küçük bir yer, bir buçuk dönüm. Ben bunu burada modelledim, asıl amacım bu bağı çok büyütmek, mesela yaban mersini üretmek ve yine bunlar hep hassas tarımla yürüyen konular. Yani araziyi ve bitkiyi okuyan sistemlerle bunu yapan şeyler var. Bu hem ölçeği büyütmeye olanak sağlıyor, hem de bütün araziyi okuyabiliyor. Daha “drone”ları hiç konuşmadık bile! Uydudan araziyi görmek ve bitki hastalıklarını tespit etmek mümkün. Mesela çiftçi gübreyi alıyor, ilacı püskürtüyor ama bazı yerlerin ihtiyacı yok. Bunu drone teknolojisi ile, yani araziyi okuma teknolojileri ile de görebiliyorsun. Hassas tarım inanılmaz bir şey ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Kendini geliştiren, okuyan, öğrenen kişiye ihtiyaç var.
O halde tarımın geleceği hassas tarımdır diyebilir miyiz?
Zaten dünyada artık bütün gelişmiş ülkelerde öyle yürüyor, bizde de çok güzel örnekleri var. Büyük ölçekli yerlerde- mesela Adana’da bazı yerlerde- var. Eski toprak ağalarının eğitim görmüş çocukları, büyük topraklı (10 bin, 20 bin dönümlük) köylüler hassas tarımla çalışıyorlar ve yaşadıkları yerlerde tabloyu değiştirdiler. Küçük ölçekte bunu yapabilmen mümkün değil, ilk değiştireceğim şey ölçek olurdu. Biraz önceki sorduğun soruyla bağlantılı olarak söylüyorum.
Beni yaşatacak olan da o. Ben 100 yaşımı göreceğim. Bu işte sabrı öğreniyorsun, negatif elektriklenmeyi atıyorsun. Araziye girdiğim anda akşam oluyor, hiç bilmiyorum nasıl geçtiğini. Kendimi bitkinin dibinde buluyorum perişan halde, sonra da “Ya bu sen değilsin, sen plaza böceğiydin” diyorum (gülüyor). Kafamda şapka, yerde oturup gülüyorum kendi kendime. Orada bağda kalınca 4-5 gün kimseyi görmüyorum. Benim bekçilerim var: Toros’la Toprak. Toprak erkek köpeğim, tam bizim gibidir, hiçbir işe yaramaz! Ama Toros hep beni izler. Ben sendelediğim zaman yanıma koşar, ben nereye gidersem gideyim hep takip eder. 20-25 metreden fazla uzaklaşmamı istemez, bir dolanır gelir tabi arasıra ama aklı hep bendedir.
Bu arada Türkiye’de bu yıl gerçekten tarımsal üretim parlayacak, inanılmaz yağış var, güzel yağış. Su sıkıntımız olacak gibi değil, barajlar dolu. Umuyorum Temmuz ve Ağustos’ta birer defa da yağsa yeter. 10-12 milimetrekareye yağışı toprak emer, fazlası toprağın üzerinden akar. 10-12 milimetre yağarsa birer defa da olsa zeyinlerimize de iyi gelir çünkü onlar sulanmıyor. Yani genel olarak iyi bir yıl. Dünya için savaşlar nedeniyle kötü ama tarım açısından Türkiye’de güzel bir yıl.
Türkiye adına bu umut dolu kelimeleri duymak çok güzel oldu, buna hepimizin ihtiyacı var doğrusu.
Kubilaycığım, bu güzel bilgileri paylaştığın için çok teşekkür ederim. Hevesin, bilgin, tutkun hiç sönmesin. Uygulamaya, öğretmeye, başkalarına ilham olmaya hep devam etmeni dilerim.







Köşe Yazıları
Hayatın “ Paldır Küldür“ Gelen Bilgeliği, Değişmeyen yüz, Dönüşen Ruh
Bazı sabahlar vardır, her şey yerli yerindedir: Çay ocağın üzerinde, pencereler açılmış, ev havalanır; güneş ışıkları sadece odanızı değil, sizi de aydınlatır. Ama hayatın o planlanmamış, „paldır küldür“ gelen diyalogları zihninizde bir beyin fırtınası koparıverir. Karşınızdakinin sizinle bir hesabı yoktur; bu yüzden kelimeleri tartmadan, gönül rahatlığıyla döküverir ortaya.
Geçtiğimiz sabah tam olarak böyle bir şey yaşadım. Esnaf selamlaması yapmak için girdiğim mahalle börekçisinde eski bir tanıdıkla karşılaştım. „Zeynep hiç değişmemişsin,“ dedi, „yedi yıl önce nasılsan şimdi de aynısın.“ Bu her ne kadar bir iltifat gibi gelse de ruh dünyamda bir fırtınaya dönüştü.
O an zaman durdu. Elimdeki mis gibi dereotlu poğaçanın buharı havada asılı kaldı. Tanıdığım kişi yedi yıl öncesinden bahsederken sadece dış görünüşümden dem vurmuştu. Değişmemişlik bahsi belki yüzüm, belki de giyim tarzım içindi… Ama ben o saniyede yedi yıl önceki ruhuma yolculuk ettim.
“Gerçekten aynı mıydım?“
Aynı değildim, olamazdım da. Mesela yedi yıl önce dünyaya bu kadar gerçekçi bakmıyordum. O zamanlar bakış açım daha hayalperest, hatta biraz „Polyanna-vari“ bile denilebilecek düzeydeydi. Acılar daha geçici, insanlar daha kolaydı. Henüz yıllar yüzüme çizgileriyle bu denli iz bırakmamış; kaz ayaklarıyla tanışmamış, beyazlar saçlarıma henüz uğramamıştı.
Ben o yedi yıla kaç veda, kaç yeniden başlayış sığdırmıştım… Kaybettiğim hevesler, kazandığım zaferler vardı. Hayata karşı kaç kez yumruk savurdum kim bilir? O hırçın yumruklar yerini zamanla açık avuçlara, o bitmek bilmeyen kavgalar ise vakur bir kabullenişe bıraktı. Teslimiyetin yenilgiden değil; aksine her şeyi olduğu gibi kabul etmenin getirdiği o muazzam güçten doğduğunu öğrendim.
Şunu da ekleyeyim: Dışarıdan „aynı“ kalmış olmama biraz sevindim. Demek ki bunca fırtına, bunca içsel sarsıntı, o ilk bakıştaki çocuksu ışıltıyı söndürmeye yetmemişti. Zamanın ruhumuzda bıraktığı izler, aynadaki çizgilerden çok daha derin; meğer yaş almak değil, „yaşamak“mış önemli olan. Yedi yıl önce her rüzgâra yelken açan o yorulmaz hayalperest, bugün yerini kıyının dinginliğini keşfetmiş bir kaptana bıraktı. Artık fırtınayı dindirmeye çalışmıyorum; rüzgârın tenime değmesine izin verip sesine eşlik etmeye çalışıyorum.
Kelimelerim daha az ama daha ağır; adımlarım daha yavaş ama daha kararlı. Her veda, ruhumdaki bir fazlalığın tasfiyesiymiş meğer; her yeniden başlayış ise kendime itiraf edemediğim birer cesaret sınavı. Eskiden kaybettiğim heveslerin yasını tutar, gidenin arkasından kapıları kapatırdım. Şimdilerde ise gideni bir misafir uğurlar gibi sükûnetle yolcu ediyorum. Çünkü anladım ki hayat, elini boşaltmadan sana yeni bir şey sunmuyor.
Şimdi o buharı tüten poğaçadan bir lokma alırken yedi yıl önceki halime uzaktan el sallıyorum. Ona artık „Korkma, geçecek,“ demiyorum; „Yaşa, hepsini yaşa ki bu dinginlik hak edilmiş bir huzur olsun,“ diyorum.
Çünkü asıl mesele hiç değişmemek değil, her şeye rağmen „kendin“ kalabilme cesaretiymiş. Dünya dönüyor, biz büyüyoruz, fırtınalar devam ediyor; ama sonunda vardığın yer, o mağrur özün oluyor.


Köşe Yazıları
Martin Eden
İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.
6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.
Bir Hayalin Çöküşü
Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.
Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.
Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.
Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.
Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.
Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.
Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.
Elveda Martinciğim.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


