Connect with us

Köşe Yazıları

Geçen Zamanın Anatomisi

yazar

Published

on

Son zamanlarda sık sık aklıma düşen bir konu “zaman” . Ya ben farketmeden kendisiyle olan ilişkimiz değişti ya da nasıl olduysa zaman, birdenbire yaşamımızda var olma hızını artırma kararı aldı!

Zihnimde beliren “kontrolden çıkmışcasına koşan zaman” algısı kendini daha sık hatırlatmaya başladığından beri, bir yerlerde yanlış yapıp yapmadığımı düşünüyorum. Mesela günlere çok mu fazla şey sığdırmaya çalışıyorum? Hayatımı yavaşlatma konusunda hatırı sayılır bir yol katettiğimi düşünsem de frene biraz daha güçlü mü basmam gerekiyor? Diğer taraftan, görünen o ki benzer hislere sahip olan bir tek ben değilim. Kiminle konuşsam benzer serzeniş; “haftaların, ayların hızına yetişemiyorum!” Söz konusu kalan sürenin azalması olunca “adaam sen de” diyemiyor elbette insan. Bir sona yaklaşma hissi kaçınılmaz ve hızlı geçen zaman pek de dört gözle beklenmeyen yaşlılığı müjdeleyip duruyor!

Hız ve zaman üzerine yazılıp çizilene biraz göz atınca, odaklanma, fiziksel durum, ruh halimiz, yaşla birlikte azalan bilgiyi işleme hızı gibi farklı etmenlerin zaman algımızı değiştirdiğini gösteren araştırmalar insanın önüne yığılıyor. Ancak kanımca, tüm bu iyi niyetli bilgilerin ötesinde “zaman”la uzlaşmak adına tek bir önemli nokta var; onunla nasıl bir kişisel ilişki kurduğumuz.

Kimilerinin savunduğu gibi bu hayattaki amacımız geçen zamana yenilmemek mi olmalı? Peki ama bu, hayat boyu sürecek yorucu bir mücadele anlamına gelmez mi? Ya da biz zamanı unutursak o da bizim yakamızı bırakır ve herşey öylece istediğimiz anda donar mı?

Akreple yelkovanın gıpta edilesi bir görev sorumluluğu içinde birbirleriyle yarışırcasına gerçekleştirdikleri performanslarının değişmeyeceği aşikar. Bu hırslı ikiliyle bir olup onların peşinden koşmak yerine, geçen zamana kendimize özgü, anlamlı ve farkındalıklı bir bakış açısı getirebilmeye odaklanmalı.   

Julian Barnes’in bellek ve hatırlamayı irdelediği “Bir Son Duygusu romanında üç yakın arkadaş bir anlaşma yaparak kol saatlerini, yüzü bileklerinin içine dönük olacak şekilde takarlar.  Böylece zaman, onlar için farklı bir kimliğe bürünerek sadece üçüne ait özel bir ilişkinin bir parçası olur. Bu, üç yakın arkadaşın zamanı kişisel, hatta gizli bir şey gibi duyumsamalarını sağlar. Romanın ana karakteri Tony şöyle der “Ben şu kadarını biliyorum: bir nesnel zaman, aynı zamanda da öznel zaman olduğunu. Bileğinin iç tarafına, nabzın bulunduğu yere bitişik taktığın saatin zamanı. Gerçek zaman olan bu kişisel zaman, bellekle ilişkisi içinde ölçülür.” 

Fransız düşünür Henri Bergson, gerçek zamanın ölçülebilen, saat kadranının çevresine indirgenen zaman ile aynı şey olmadığını söyler. Ona göre mekanik zaman anlayışından farklı olarak, gerçek zaman bölünemeyen, iç deneyimlerimiz ve bilincimizde devamlı akıp giden bir süreklilik halidir. Bir diğer deyişle gerçek zaman yaşanan zamandır, bilinç halleridir, “süre”dir.

„Zamanın peşinden giden yazar“ olarak anılan Ahmet Hamdi Tanpınar da unutulmaz eserlerinde Bergson’un felsefesine benzer bir zaman algısı yansıtır. Tanpınar, geçmiş-şimdi-gelecek gibi ayrımlara pek takılmaz çünkü geçmişi ve şimdiyi birbirine bağlayan zaman ona göre bölünemez bir bütündür. “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizelerine de yansır bu düşünce. Ona göre geçmişe özlem duymamalıyız çünkü zaten zamanın sürekliliğiyle geçmiş de yanıbaşımızdadır. Gelecek için ise de kaygılanmak yersizdir, zaman önümüze çeşitli olaylarla seçenekler sunar.

Kolay olmasa da yaşanan gerçek zamanı farkındalıkla algılamayı başardık diyelim, peki ya geçen zamanın hepimizin üzerinde bıraktığı fiziksel izlerin bize nasıl hissettirdiği? Hemen herkesin telaşla bu izlerden kurtulmaya çalışarak tek tip ve yaşsız görünmeyi hedeflediği günümüzde bu konu pek çok kişi tarafından çoktan önceliklendirilmiş görünüyor! Hani Ayten Alpman’ın o çok sevdiğim şarkısında söylediği gibi her yaşın ayrı bir güzelliği vardı? Şimdi herkes birbirine benziyor ve kim hayatının hangi döneminin güzelliğinde, çok bilinmeyenli bir denklem sorusu sanki. Oysa herbirimizi biricik yapan sadece kişiliğimiz değil aynı zamanda yüzümüze yansayan karakteristik özelliklerimizdir de.

Okul hayatım boyunca devre arkadaşlarımdan bir yaş küçük oldum. Çok zeki bir çocuk olduğum için okula erken başlattılar demek kulağa oldukça havalı gelebilirdi! Ancak benim durumumda çok net bir pratik sebep vardı; çalışan anne-baba çocuğuydum ve öğretmen olan annem evde beni bırakacak kimse bulamadığı için yaşım dolmadan kendi sınıfına başlatmıştı.

Okul yıllarında bu sınıfın küçüğü olma duygusu peşimi bırakmadı. O kocaman bir yıllık yaş farkının üstüne bir de ufak tefek bir çocuk olmak, bir an önce büyüme isteğinin yıllarca okul sıralarında bana eşlik etmesine neden oldu. Orta yaşa çoktan adım atmış olduğumuz bu yıllarda ise bu konu, devre arkadaşlarıma böbürlenerek yaptığım bir espriye dönüşmüş durumda; “Ben hala sizden bir yıl gencim!” Bir devreye ait olmak, bize kendimizi sadece birbirine her koşulda destek olan dayanışma içindeki bir grubun parçası hissettirmekle kalmaz (çok şanslıyım ki ben bu duyguyu lise arkadaşlarımla doyasıya yaşıyorum), aynı zamanda bir “ayna” görevi de görür. Zaman geçtikçe gözleri az gören, saçlarına aklar düşmeye başlayan sadece biz değil, aynı zamanda çocukluklarını bildiğimiz devre arkadaşlarımızdır. Sessizce kendimizi gruptaki diğerleri ile kıyaslar, onları referans alırız. Orada hala iyi giden şeyler -biraz bencilce sebeple de olsa-bize de moral verir. “Devre, kimliğin kalıcı bir parçasıdır” der Marc Auge “Yaşsız Zamanda. İnsanın devresi her sene değişmediğinden zamandan bağımsız olarak tek bir referans noktası vardır; “Hangi dönemdensiniz?” Ne rahatlatıcı bir cümle!

Yaş, ilerledikçe daha az telaffuz edilesi bir hal de alır. Bununla da kalmayıp kadınlara en sorulmaması gereken sorunun öznesi konumuna yerleşir! Geçen sene yayımlanan ilk kitabımın kapağına “Ve 50 yaş” yazıp yazmama ikilemi sırasında başta genç yeğenim olmak üzere pek çok kişiden eleştiri aldım; “Ne gerek var ki bu yaş konusunu bağırmaya?” Kitapla ilgili olarak katıldığım bir canlı radyo programında da genç sunucu “Yaşla ilgili sorununuz yok diye anlıyorum, doğru mu? diye sormuştu. Olmalı mı ki? “Rakamı değil, bu hayatta geçirdiğim sürenin bana ne kattığını ve ne hissettirdiğini önemsiyorum” cevabı çok mu ütopik, ya da fazla mı iyimser gelmişti ki dinleyenlerin kulağına? Kitabın, kapağında yaşımı bağırarak basılmasına karar vermemin ardından okuduğum Simone de Beauvoir’un (gençlik yıllarımdan bana ilham olmuş isimlerden biridir) şu cümlesi ise hislerime tercüman oldu adeta: “Zamanı incelemek her şeyden önce kendini araştırmanın bir aracıdır. Yaşını belirtmenin tek amacı kendini araştırmak için bir işaret noktası belirlemektir.”

Geçen yıllarla birlikte insan ömrü uzadıkça sanki bizim telaşımız da artıyor. Hızlandırılmış yaşayarak yaşamı olduğundan daha kısa algılıyoruz. Bilimde gerçekleşen gelişmelerle birlikte son zamanlarda çok konuşulmaya başlanan bir konu olan “longevity” (dilimize çoktan İngilizce olarak yerleşmiş olan bu terim için bulabildiğim en açıklayıcı tanım “sağlıklı yaş alarak yaşanan uzun ömür” oldu), “zaman nasıl yavaşlatılır” sorusuna cevap ararken, yaşamın sağlıklı evresinin uzayacağı haberini göz kırpıyor bize. Hatta bilimsel öngörülere göre yaşlanma eşiğini atlayacağımız döneme o kadar yaklaştık ki, çok değil 6 yıl sonra 2030’un bu konuda bir dönüm noktası olacağının müjdesi paylaşılıyor. Güzel haber!

Madem bu dünyada sağlıklı geçirecek biraz daha fazla vaktimiz olacak, o zaman telaşa kapılmayıp, rakamlara da takılmadan, zamanı serbest bırakarak “yaşanan an”ın keyfini çıkarabiliriz. Telaş yapıp hızlandıkça aslında hiçbir konuya da yeterince odaklanamadan yaşıyoruz. Odaklanmadıklarımız ise hafızamızdan silinip gidiyor. Biz keyifli bir an yaşarken belleğimiz de o anları bir gün anılarımız olacak şekilde kaydeder. Bizi biz yapan ve hayatımıza anlam veren de bir yerde bilinçli bir farkındalıkla o anda tecrübe edilip sonradan hatırladığımız işte bu anılardır. Anılarımızı kalıcı kılmayı başardığımızda belki de“zaman”la olan ilişkimizde umutla beklediğimiz uzlaşma da gelecektir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Trendler